"Hanımağa"
Hayatta bazı anlar vardır öylece yok olmak istediğiniz kimsenin size istesede ulaşamayacağı anlar. Tam olarak öyle bir andaydım. Sol tarafımdaki masada sözde kuma gideceğim adamın ailesi karşımda ise ailem ve babaannem vardı kucağımda tuttuğum çocuk mızmızlanmasa belkide onun kucağımda olduğunu bile hatırlamayacaktım.
Jiyan amcam elinde valizlerle, abim arkasında torbalarla girdi içeri, bana dönen bakışlarında tedirginlik olsada bunca misafir arasında sesimi çıkarmayacağımı bilmeliydiler.
Babaannem kapının önünde ben avlunun ortasındayken sırf öpmem için uzattığı eline baktım inadı yüzünden hâlâ indirmiyordu ve istediğini yaptırma peşindeydi, onunla aram asla iyi olmamıştı benim gibi birine sürekli emirler yağdırıp belli bir kalıba sokmaya çalışan bir kadınla aram tabikide iyi olamazdı. Kucağımdaki bebeğimin yanağına sıkı bir öpücük kondurdum ve yavaşça aşağı indirdim muhtemelen henüz annesinin ve babasının geldiğinden habersizdi yoksa şimdiye çoktan ağlayarak onlara tek bırakılmanın bedelini ödetirdi. Ödetsindi bi zahmet hele de bu kadar iş çevirirlerken arkamızdan.
Ellerimin avuçlarını belli belirsiz elbiseme sürttüm herkes bana bakarken stres olmamalıydım kesinlikle ama onun elinede gitmek istemiyordum ama o itinayla elini indirmiyordu üstelik annemin ve babamın bakışları bile bunu yapmamı isterken. Daha fazla duramayacağımı ve elbette bu kadar insanın içinde onunla inatlaşmayacağımı bildiğimden bir adım attım ona doğru lakin bir şey oldu masadan birisi kalktı bakışlarım hızla oraya döndüğünde Boran Ağa'nın ayaklandığını farkettim bakışlarımızın kesişmesiyle gülümsedi, belli belirsiz olan bu gülümsemeyi sanırım daha çok gözlerinden anlamıştım çünkü aynı zamanda güven verir gibi açıp kapamıştı soluklarımın hızlandığını bile anlamamıştım.
Yürüdü, yürüdü ve babaannemin yanına vardı, "Hoşgelmişsiniz Buke hanım, sizi Mardin'de görmek ne büyük şeref." dedi ve benim için uzatılan eli öptü. Bu hareketinin nedeni açıkça ortadaydı resmen beni kurtarmıştı bu durumdan, bunu nasıl anlamıştı ve nasıl böyle bir harekette bulunmuştu anlamadım.
Babaannem şaşırsada halinden memnundu, Boran Ağa doğrulduğunda Babaannem öptüğü elini omuzuna yerleştirip vurdu iki kere, "Sağ olasın Boran Ağa ama duyduk ki gelmemiz icap edermiş bizde geldik." Söyledikleri Boran Ağa'ya olsada gözleri bendeydi.
Bertan Ağa'da ayaklandı ondan büyük bir kadın duruyordu ve saygı gösterilmesi gerektiğini biliyorlardı muhtemelen benim yaptığıma içten içe kızıyorlardı da ve ben birde bununla uğraşamazdım hem fazlasıyla şaşırmıştım bu duruma o yüzden kalakalmıştım zaten yüksek ihtimalle onlar gittikten sonra bunun bahsi üst üste bir milyonuncu kez açılıcak ve ben akıl sağlığımı kaybedecektim çünkü babaannem sen bir konuyu anladığını belirtsende sana tekrar tekrar anlatmaktan ve nutuk çekmekten vazgeçmezdi.
Bıktırır, bunaltır ve bezdirirdi.
En nihayetinde ayağımdaki topuklu terliklerin sesini çıkara çıkara ona doğru ilerledim, Boran Ağa'nın yanında onunla ise karşı karşıya gelmiştik, önüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım nazikçe, "Elini öpeyim babaanne." Elini Boran Ağa'nın omuzundan indirdi ama bana uzatmadı, öfkeli gözleri bana dönerken, "Elimi zamanında öpmeliydin, şimdi istesende uzatmam." Herkesin içinde bu kadar kırıcı olmak zorundamıydı cidden, gözlerimin dolmasıda cabasıydı üst üste kırpıştırdım gözümü görmemesi için üstelik yan tarafımdaki bedenin kasıldığının farkındaydım.
"Seni yanımdan ayırmayada gelmiyor hemen bir değişiyorsun, şaşırmakmış açık açık seni hiçbir yerime takmıyorum desene şuna sen." Herkesin içinde bunu yapmak zorundamıydı cidden bu kadar mı acımasızdı yani.
"Yine hey heylerin tepende babaanne, bu kadar yol gelmekten nefret ediyorsan yormasaydın kendini kalsaydın Urfa'da." Dedim kendimi tutamayarak. Gözleri karardı öfkelendi.
Boran Ağa'ya yandan kısa bir anlığına baktığımda onun sırıttığını görmüştüm. "E kapıda kaldın babaanne, lütfen gir konağa çekinme kendi yerin gibi davran." Önünden çekildim kolumda bir el hissettiğimde sahibine döndüm abimdi, "Rahat dursana kızım!" Kolumu çektim elinden sertçe, "Sen hiç konuşma abi!" Gözlerini sıkıca yumarken babaannemin hareketlenip yavaş adımlarla ilerlediğini gördüm.
Kısa sürede herkes ile selamlaşmış yemek masasına kurulmuşlardı bile bütün erkekler ve babaannem oradayken biz kadınlar mutfakta yiyorduk yemeğimizi, tabi yengemin kendini aklamasınıda saymazsak, "Kız vallaha bak bizde anlamadık baban bir aradı Buke ana geliyor diye otogara karşılamaya gidiyorlardı bizide aldılar yanlarına seninde aradığını gördüm ama ben yalan atamam sana. Biz bile daha bugün öğrendik." Kendince açıklama yapıyordu ama dinleyen kimdi.
"Etlerini ayıklama mı ister misin?" diye sordum yanımda oturan Renas'a aslında gayet iyi yiyordu ama tavuğuna dokunmamıştı, "Gerek yok teşekkür ederim Gece." Sadece ayran çorbasını içiyor ve bulgur salata yiyordu, "İyi ama hiç etine dokunmamışsın." Biraz fazla zayıftı bu çocuk sanki ya da ben evhamlıydım.
"Ben tavuk sevmem o yüzden yemiyorum." Şaşkınlıkla bakakaldım tavuk sevmeyen çocukmu vardı?! Gerçi neye şaşırıyorsam ben hiçbir et türünü yemezdim yani olsa yerdim ama aramazdım olsa da yesek demezdim daha çok sulu yemekleri severdim, birde fastfood, off!
"Başka bir şey hazırlayayım mı sana?" sordum saçını parmaklarımla arkaya doğru tararken bu çocuğun saçları fazla güzeldi ve sevmek fazla hoşuma gidiyordu. "I-ıh ben doydum zaten çok güzeldi." desede bitiremediği tabaklarını biraz zorlayarak yedirdim.
Sofralar kalkarken çaylar bırakılmıştı önlerine ve ben bu süre boyunca mutfaktan çıkmamıştım daha doğrusu biz kadınlar, bir tek babaannem onların yanındaydı. Bacaklarımı üst üste atmış otururken buharı tüten çayımı izliyordum yengem ve annemde yüksek ihtimalle bakmasamda beni izliyorlardı bir yerde kendimi içten içe telkin ediyordum bunu bilerek yapmış olmamalarını dileyerek ama işe yaramıyordu ayağımın ucunu sallamaktan uyuşmaya başladığını hissediyordum ama umursamıyordum.
En nihayetinde dayanamayıp başımı kaldırıp anneme baktığımda yüzünde ona soracaklarımı anlayan bir ifade vardı gerçekten nasıl olabiliyordu nefes alışımdan bile ne yapacağımı anlayabiliyordu? Üstelik yıllardır doğru dürüst yan yana bile gelmiyorken.
"Babaannemi buraya siz mi çağırdınız?!" sorduğum soruya tepki vermedi muhtemelen cevabı hazırdı, "Geleceğinden haberimiz vardı, biz çağırmadık." dedi gayet sakin bir tavırla ve bu daha da öfkelendiriyordu beni üstelik Hevdem'in olayından haberi özellikle yoktu.
"Bende buna inandım zaten! Her iddasına girerim ki bilerek çağırdınız onu buraya." dedim çıkışarak.
"O nasıl söz burası onunda evi unutma!"
"Elbette onunda evi aslında hatırlamaya çalışıyorumda acaba en son ne zaman geldi buraya?"
"Neden gelmediğini gayet iyi biliyorsun Gece." Dedi sabırla bastırarak.
"Bende tam olarak bundan bahsediyorum işte. Ben zaten her yıl gidiyordum onun yanına yetmiyormuş gibi birde buraya getirttiniz onu! Neden peki Gece'yi dizginlesin diye." Sona doğru yükselen sesimle onunla birlikte doğruldum yüzümde bilmiş bir tavır belirdi, "Ama biliyor musun anne bu beni daha da delirtiyor bundan sonra gör sen beni kim dizginleyebiliyor!" Sandalyeyi sertçe iterken masanın etrafını dolandım ve mutfaktan çıktım.
Hırs ve sinirle fazlamı hızlı çıkmıştım bilmiyorum ama iri bir bedenle karşı karşıya değil burun buruna gelmiştim ucu ucuna. Hızla geri çekildim. Boran Ağa çatık kaşlarıyla bana bakarken diğerlerinin gitmek için ayaklandığını anlamıştım bakışlarım babamla buluştuğunda daha da öfkelendim bunu çok iyi anlamıştı onlara arkamı döndüm ve merdivenlerden yukarı tüm hırsımla çıktım. Nasıl bu kadar rahat olabiliyorlardı anlamıyordum. Her şey çok normalmiş gibi davranmalarına tahammül edemiyordum. Bir tek benim mi ruhum daralıyor nefesim kesiliyordu cidden. İçimde kalbimi sarıp sarmalamış bir yılan vardı sanki ve her gün kademe kademe biraz daha sıkıyordu beni ve bunu kimse göremiyor muydu?!
Titreyen elimle odamın kapısını açıp içeri girdiğimde yatağımda uyuklayan bir Renas beklemiyordum, onu buraya göndermiştim ama daha çok resim falan yapar diye bekliyordum ancak görünüşe göre beyfendi biraz fazla yorgun olduğundan hemen uyumuştu, az önce sinirden ellerim titrerken Renas'ı görünce hemen geçmişti sanki ayağımdaki terlikleri çıkardım ve onun yanına uzandım yatağın ayak ucundaki battaniyeyi çekerek üzerimize serdim Renas'la yüz yüzeydik ellerini ellerim arasına aldım ve başlarımızı birbirine değdirdiğimde gözlerimide kapatmıştım, fazlasıyla yorucu bir günü kapatmam gerekiyordu artık.
🗝️🔗🗝️
Hissettiğim sıcaklama ile yatağımda kıpırdandım üzerimdeki örtüyü ayaklarımla itekledim ve belime kadar düşmesini sağladım, sabah olduğunu hissedebiliyordum ama uyanmak istemiyordum uykum olduğundan görüşeceklerim yüzündendi, sağ tarafıma yüzüstü döndüm ve yatakta daha da yayıldım bu yatağın aslında bu kadar boş olmaması lazımdı galiba?
Yani en azından akşam biriyle yatmıştım değil mi? Gözlerim hızla açılırken yataktan kalktım hemen, yapışmış göz kapaklarım zorla aralanırken yatağın boş olması ile kaşlarımı çattım, bu çocuk benimle yatmıyor muydu ya kim aldı ki şimdi. W olacak şekilde yatakta oturduğumda Oflayarak saçlarımı karıştırdım, muhtemelen akşam abim almıştı yanımdan burada bırakıcak değillerdi, aslında bıraksalar fena olmazdı o ısırmalık yanaklarını belki biraz sıkabilir öpebilir hatta izin verirse ısıradabilirdim. Karnım acıkmıştı ve hiç mantıklı olamıyordum.
Komidin üzerindeki telefonumu elime aldığımda şarjının az olduğunu gördüm daha sonra Boran Ağa ile dünkü konuşmalar geldi aklıma ne demişti en son, hah! 'Eğer o engelleri kaldırmazsan senin istemediğin benim ise çok hoşuma gidecek şeyler yaparımdı' değil mi?
Ah birde yavrum dediğinide unutmamalıydım tabiki!
Ona karşı ne kadar öfkeli ve nefret dolu olduğumu görüyordu ama biraz olsun geri çekilmiyor daha da üzerime geliyordu utanmadan.
Peki kaldıracak mıydım engelleri?
Bu konuda onunla yüz göz olmak istemiyordum aslında çünkü fazla inatçı ve dediğimi yaptırırım diyenlerdendi, hem zaten alt tarafı bir engeldi ne olabilirdiki en fazla o yine yazar ben cevap vermezdim olur biterdi. Zaten böyle gereksiz işlerlede uğraşamazdım o yüzden tüm engelleri kaldırdım telefondan.
Üstümü çıkardım ve dolaptan çıkardığım dar lacivert kot pantolon üstünede çilek desenli salaş krem rengi bir gömlek giydim gömleği pantolonumun içine soktum, ayakkabılarımdan gömleğimle uyumlu çilek desenli bağlamalı topuklu ayakkabılarımı giydim.
Saçlarımı taradım, kabarmıştı ama hiç sorun etmezdim onlara su dalgası şekli verip kalçalarıma kadar inmesine izin verdim hafif bir makyaj yaptığımda artık hazırdım babaannemin karşısına çıkmaya.
Kalp krizi geçirmezse iyiydi, kendileri kıyafetlerime abimden babamdan çok karışırdı ama ben inadına dahada üstüne giderdim. Banane.
Odayı hızla topladım sonra dışarı çıktım merdivenlere yöneldim etrafta kuşların sesleri kulaklarıma o kadar hoş geliyorduki henüz kimse uyanmamıştı ama uyanmak üzere olduklarını biliyordum. Merdivenleri bitirdiğimde mutfağa göz attım girmeden Cansu abla yüksek ihtimalle tandırda ekmek pişirmeye gitmişti. Sedirlerin olduğu kısma çevirdim bakışlarımı, anında beklenilenle buluştu, babaannem sedirlere oturmuş bir dizini kendine çekmiş elini üzerine koymuşken diğeri ile bastonunu tutuyordu.
Kısık gözleri beni bir şahin gibi incelemeye başladı ayak parmaklarımdan saçlarımın uçlarına kadar itinayla gezindi bakışları, gerilsemde geri durmayıp ona doğru adımladım. Karşısında durduğumda memnuniyetsiz bakışları altında, "Sabah şerifleriniz hayrolsun babaanne, verde elini öpeyim." Dedim sevimlice. Elmi uzattım vermesi için bana ters ters baksada dizinin üstündeki elini uzattı öpmem için, elini öpüp alnıma koydum. Gülümseyerek başımı kaldırdım ve yanına oturdum, "Nasılsın iyisindir inşallah babaanne." Bana ters bakışlar atarken gözlerini üstümde gezdirdi yine, "Seni görene kadar iyidi." dedikleri ile gülüşüm daha da büyüdü, "Tüh ya bak çok üzüldüm şimdi." Ellerimi 'vah vah' dercesine birbirine vurdum.
Çenesinin üzerinde bir ay dövmesi vardı ve ellerinin ters yüzeyinde de büyük büyük dövmeler vardı Şanlıurfa'da fazlaca geleneksel olan bir şeydi bu ve söylemem gerekirse bende de vardı ama sadece benim göreceğim bir yerdeydi.
Kaşlarının çatılmasıyla öfkeyle döndü bana, "Terbiyesiz, edepsiz bir öğrenemedin benimle konuşmayı!" Sesi serti lakin ben umursamıyordum, "Babaannecim sen nasıl konuşursan bende öyle konuşuyorum işte hem sen çatma o kaşlarını bu kadar, bak sonra yaşlanırsın falan." Kinayeyle konuştum daha da öfkelendi her an elindeki bastonu üzerimde dayanaklı mı diye deneyebilirdi ama ben durmadım.
"Ama dur ya sen zaten maşallah yaşlanmayı bırak ikinci ayağıda çukura denk getirmişsin." dedim ayağını gösterek, ben sırıtırken bastonun yerle olan bağlantısının kesildiğini farkettiğim an kendimi hemen kaldırdım sedirden bastonundan kaçarken hiçbir şekilde zorlanmadım sanki ayağımda spor ayakkabı varmış gibi rahat hareket ettim. Üstelik bu konuda tecrübeliydim de.
Fazla uzaklaşmadan babaanneme döndüm öfkeden köpürcek kıvamdaydı ya da belki köpürmüştü.
"Aa, babaanne bu yaşta spora mı meraklandın bak tamam hızlısın ama benimde reflekslerim güçlüdür o kadar yanında kaldım hiç mi tanımadın torununu." tamam kaşınıyordum sanırım ama dur diyende yoktu yani.
Babaannem sinirle bastonu kalkmakla uğraşmamak için yere vurdu üst üste sert bir şekilde, "Delhık, kuçike reş." Kürtçe küfür etmesiyle içini akıttığında sadece sırıttım.
Konak birazdan aşşağı inerdi, biraz alttan almaya karar vererek, "Tamam babaanne ne bu sinir Allah aşkına," onun çaprazında kalan sedire oturdum ters ters bakışlar atıyor ve üzerimdeki kıyafetlere tiksintiyle bakıyordu, "Git çıkar şunları edepli bir şeyler giy." sert bir soluk verdim canımı fazlasıyla sıkmaya başlamıştı bile, "Üzerimdekiler gayet iyi babaanne açıkta bir yerim mi var." bastonunu yere vurdu sertçe sonra kaldırarak dizlerimi dürttü ucuyla, "Her tarafın belli oluyor! Kıçında büyümüş. Edepli ol git kapat oralarını." Ağzım o şeklini aldığında şaşkınlıkla ayaklandım hemen ve kalçalarıma bakmaya çalıştım cidden kilomu almıştım yani.
"Ya yok ya ben kilo falan almadım, sen niye öyle diyorsun." Sesim ağlamaklı çıktığında göbeğimin düzlüğünü kontrol ettim, hayır yani doğru dürüst yemiyordum ki zaten.
Hep buraların havasından böyle olmuştu yemin ederim. "Şöyle ele gel zaten ne öyle kemik gibi dolanıyorsunuz ortada, zayıf olunca güzel mi olduğunuzu zannediyorsunuz." Babaanneme bakmadan düşen suratımla tekrar oturdum kollarımı kucağımda birleştirdim o ise az önceki laflarıma karşın zafer kazanmışcasına gülümsüyordu.
"Ben zaten kemiklerim görünecek kadar zayıf falan değilim ki gayet etli butluyum bir kere, hem fitim ben." deli gibi zayıf olduğumu söylemesini istiyordum şu an elli kişi karşıma çıksa sen zayıfsın dese inanmam ama bu karı dese inanırdım. O kadar zekiydiki beni tanıyordu nereden vuracağını biliyordu, eskiden kilolu biriydim yani ergenliğe yeni geçmeye başladığımda birden bire çok kilo almaya başlamıştım ve o zamanlar çok üzülürdüm sonra ne oldu bilmiyordum ama sanırım sıkıntı yaptığımdanmıdır bilinmez çok hızlı kilo vermiş yıllardır da ne kadar yersemde kilo almazdım. Galiba bu yüzden korktuğumdan takıntı haline getirmiştim bunu.
"He he itsin it." babaannemin fit kelimesini it olarak çevirmesi beni daha da germiş sinirlendirmişti.
Bastonuyla tekrar dürttü beni dizimden, ona tersçe baktım ve burun kıvırdım, "Kalk git değiş üzerini hayde, sen Hanımağasın elbise giyip şal takman lazım saçlarına, kurtul şehirli kıyafetlerinden... Ah ah ben dediydim göndermeyelim oralara. Bana gönderselerdi ben seni bir yapardım böyle parmaklarla gösteririlerdi seni, Hanımağa nasıl olur gösterirdim." Normalde zaten istediğim zaman saçımı şalla örterdim elbisede giyerdim benim kıyafetlerle derdim yoktu zaten keyfim ve ruh halim o an ne isterse onu yapardım ama bana biri gelip emir verir gibi bunu yap derse sittin sene yapmazdım asla, tıpkı şu an olduğu gibi.
"Değişmeyeceğim boşa tüketme nefesini ve ben inan bana nerede kime nasıl davranacağımı bilirim, beni kimse eğitemez Buke hanım." Ses tonumda yüzüm gibi ciddiye bürünmüştü.
Alaylı bir ifadeye büründü bir anda, "Gördük dün akşam, Asparşah'ların önünde resmen rezil ettin bizi." dün akşam rahat durmayan oydu.
"O kadar insanın içinde en önemlisi Boran Ağa'nın önünde yüzünü çevirdin elini çektin bana laf söyledin." O da artık ciddileşmişti, "Nasıl hissettiğimi hiç düşünmeden üstelik ama ben senin neden geldiğinide biliyorum, düğüne kadar bir sıkıntı çıkarmayayım diye." Kırışıklaşmış yüzü kasıldı, "Burası benim konağım gelin geldiğim yer, çocuklarımı doğurup büyüttüğüm büyüdüğüm en büyük acılarıma yer olan yer." ona olan saygım babama olandanda fazlaydı ama bunları kullanarak üzerimde hakimiyet kurduramazdım.
"O yüzden istediğim zaman gelirim, altında bir şey arama." Soğuk sesi vücuduma rüzgâr gibi vurup geçti, kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım, "14 yıl geçti babaanne, buralardan gittiğimden beri arada gelirsin tabi ama bu hiçbir zaman 1 haftayı geçmezdi şimdide öyle mi olacak yani? Birden bire kalkıp Urfa'dan gelmen pekte inandırıcı değil aslında." Bakışlarını benden çekti itiraf etmek istemiyordu belliki, buna gerekte yoktu zaten.
Elinde tepsiyle masaya ulaşan Zehra tepsideki kahvaltılıkları masaya dizmeye başladı içine koyduğu çayı aldı ve babaanneme verdi. Babaannem aldığı çayı yanına koydu kahvaltıdan önce aç karna çay içmesi alışıldık bir şeydi buralarda. "Mustafa için gelecektim zaten şunun şurasında düğüne ne kaldı dört gün bile değil, seninkinede kalırım işte her şeyde bir kulup arama." Başımı onaylamazca salladım, "Ben sana bir şey demiyorum ama bu süre boyunca olabildiğince birbirimize bulaşmasak iyi olur." Ters ters baktı hiçbir şey demeden çayını içti.
Eskiden de böyleydi iyiydi ama gaddardı, bakmazdı ama aslında bakardı, yaptığı her hareketinin bir anlamı vardı söylediği her sözün olduğu gibi.
Aslında bana göre istediği tek ve en önemli şey ona göre güçlü olmamdı bence ya da beni gelecekteki günlere hazırlıyordu. Belkide bu yüzden beni Hanımağa yapmışlardı, burada pek olmasamda bunu herkese böyle bildirmişlerdi. Sorumluluklarım elbette vardı mesela Ankara'da okullar tatil olduğunda soluğu direkt Şanlıurfa'da alırdım babaanemin yanında bütün yaz boyunca her işi yaptırırdı bir eve nasıl bakılması gerektiğini çalışanlarla ırgatlarla nasıl ilgilenildiğini, kiminle nasıl konuşulması gerektiğini, insanların derdini dinleyip üslubuna göre çözümler nasıl üretileceğini hem göstermiş hem uygulatmıştı, bunun en büyük örneği sanırım Cahit'ti.
Ve bütün bunları yaşarken eksik olmayan enimiz ise kavgalarımızdı bir ortamda birbirimize laf sokmadan maksimum en fazla 5 bilemedin 10 dakika olurdu ya o rahat durmazdı beni fişteklerdi ya da ben rahat durmaz geçmiş günlerin intikamını alırdım ve yemin ederim bazen hiç istemeden kendiliğimden yapardım. Ona karşı saygılı olmam gerektiğini bilirdim ancak ailemde en çok kavga ettiğim kişi olurken aslında derdimide en iyi anlayan oydu sanırım, sadece onun istediği onun gibi olmamdı, gözlemlediğim kadarıyla buydu en azından.
Hem kendi ailesi hem kocasının ailesi tarafından hiç iyi muamelelere rastlamamıştı, dedem yani kocasıyla birbirine çok aşıklarmış görücü usulü olmalarına karşın üstelik ama işte her klasik hikaye gibi onunda hayatında pürüzler vardı, bir aşirete gelin gelmiş Buke hanım bir Ağa karısıydı kıskanılıyor ve türlü çirkefliklere maruz kalıyordu, onlara göre fazla masum bir kadınmış zaten evlendiğinde 18'inde bile değilmiş, tek dayanağı kocası ve evlatlarıymış ta ki kocasını kaybedene kadar, ondan sonra kimse aynı değildi kötü olanlar daha da kötüleşmişti ve sonuç saf, masum iyi kalpli Buke bir canavara dönüştürülecek kadar gaddarlaştırılmıştı.
Töre beş çocuklu kadını kayınbiraderi ile evlendirmeye kocasının kardeşine kuma gitmeye zorlamıştı, işte tüm halatlar burada kopmuştu, kim olduğunun farkına vardı. Madem töreye göre hareket ediyorlardı o da ona uyacaktı. Töreye baş kaldırdı bir Hanımağa olduğunu 5 oğlu olduğunu ve Riva Aşiretinin en büyük Ağa'sının karısı olarak aşiretin başına geçme kararı almıştı tüm çalışanları kendi tarafına öyle bir çekmiştiki kimse ses çıkaramamış kabullenmişti, gencecik yaşta 5 çocuğu ile kalırken bir yandanda Aşireti Ağa'lardan daha iyi yönetebileceğini göstermişti, okuma yazması yokken öğrenmiş Riva Aşiretinin önünde herkesin baş eğdiği biri haline gelmişti.
Zaman onun için su gibi akarken oğlu Kalender sayesinde beli doğrulmuş artık rahat nefes alabilecek zamana gelmişti babam Ağa olduktan sonra her şeyden elini eteğini çekerken rahatladığını düşünmüştü ta ki oğlu Neçırvan ölene kadar, yüreği yandı yok oldu kocasının acısını bile atamamışken oğlunun acısı nefesini kesmiş ciğerini sökmüştü bir de araya kan davası girmişti.
Gencecik yaşta onca şey yaşamış zulüm görmüştü kocası her ne kadar korumaya çalışsada sonra tek aşkı kocasını kaybetmiş yetmezmiş gibi oğlunuda toprağa vermiş üstelik diğer oğlu ile iş kan davasına sürüklenmişti, beli kan davası yoluna kurban ettikten sonra yine doğrulamamıştı tabi nasıl olabilirdiki zaten, oğlu yeğenini öldürmek isterken...
Tabi hayatında yaşadıklarını en iyi o tasviplerdi biz sadece dışardaki gözlerdik.
Kahvaltı masası tam anlamıyla donatılmıştı neredeyse, merdivenlerden gelen ayak seslerine omuzumun gerisinden baktım Annem ve babam arka arkaya iniyorlardı, göz göze geldiğimizde ikisininde gözünde o şaşkınlığı görmüştüm anlık olarak, muhtemelen nasıl olurda bizim sesimize uyanmadıklarını sorguluyorlardı nasıl olurda kavaga etmediğimizi falan ama biz sadece biraz kısa ve sessiz yapmıştık tartışmamızı o kadar.
Bu demek değildi etmeyeceğiz.
Yaklaştıklarında yavaşça ayağa kalktım Kalender Ağa yanımda durduğunda yüzüne bakmadım, "Günaydın," dedim soğuk bir sesle.
"Günaydın kızım benim." dedi her zamankine nazaran daha yumuşak bir şekilde elini koluma koymuştu.
Ama bu zerre kadar işlemedi canıma, beni kendine çekip sarılsaydı başımı göğsüne yaslasaydı canım onun bile olabilirdi.
Geri çekildim elini temasından kurtuldum, bu duruma bozulduğu yüzüne bakmasamda sıkıntıyla verdiği nefesi ve inip kalkan göğsünden anlamıştım. Babaannem ile de sabahlaşınca sofraya masaya geçtiler, annem hâlâ yanımda dururken aramızdaki sessizliği o bozdu, "Hayırdır diyecemde siz ikiniz bir aradayken pek hayır olmuyor." Bakışlarım ağır ağır ona döndü, omuz silkti, "Konağım hâlâ yerli yerinde, nazar değmese bari." dediklerine göz devirdim sadece.
"Hevdem'e baktın mı yoksa ben mi kaldırayım." diye sordum, "Yok abin gitti onun yanına, gelirler şimdi," derken gözleri üzerimde gezindi yavaşça bir sey ararmışcasına baktı, baktı, bende üzerime baktım ama farklı bir şey yok gibiydi, "Noldu bir şey mi var üzerimde." sonunda bakışları gözlerimi buldu, başını olumsuzca salladı, "Yokta, sen kilomu aldın, etlenmişsin sanki. Kalçaların dolmuş gibi." bakışları arkama kaydığında geri giderek çıkardım görüş açısından bedenimi, "Ne kilo alması ya!" mızmızlandım adeta çocuk gibi, gözlerim dolmuştu ve annem bunu görür görmez ağzı açıldı şaşkınlıkla. Bunu beklemiyor olmalıydı.
Elini ağzına kapattı, bakışlarım babaneme kaydığında keyifle gülümsediğini babamın ise bize değil telefonuyla ilgilendiğini gördüm, "A a, kız yok pek güzelleşmişsin kan gelmiş yüzüne onu diyecektim kızım benim." annemin alelacele konuşmasına biraz durulsamda, "Kilo falan almadım ben sadece günüm geliyor ondandır, biraz şiştim o kadar!" diye çıkışmaktan geri alamadım kendimi. Anlamış gibi başını salladı, ama yüzünde keyiflide bir ifade vardı!
Dakikalar sonra herkes yerini almıştı abimle Hevdem karşımda otururken babam başta her iki çaprazında annem babaannem oturuyor bende babaannemin yanında oturuyordum. Ortamda tuhaf bir gerginlik vardı herkes diken üstünde gibiydi. Nedeni ise; ben ve Buke hanım'dı. Çünkü kendisi bana ters ters bakmaktan kahvaltısına dönmemişti bile. Pardon üstüme bakmaktan, yemin ederim abim bu kadar takmıyordu.
Zehra elindeki ufak tepsideki son kahvaltılıkları koymak için benim ve babaannemin arasına girdi tepside kalan tahin pekmez karışımının olduğu tabağı önüme koyacakken birden bire üzerime sendeledi ve bütün tahin gömleğimden pantolonuma döküldü, ben panikle doğrulurken sandalye şiddetimle geriye doğru düştü, "Hanımım çok özür dilerim." Zehra'nın titreyen sesine diğerlerinde hayret nidaları yükseldi.
Donmuş şekilde üzerimdekilere bakıyordum, tamam tatlıydım ama bu kadar da değildi canım. "Dikkat etsene be kızım!" Babamın gür sesine karşı Zehra'nın çenesi daha da titredi, "Ben anlamadım ki nasıl oldu." abim dik dik babaanneme bakıyordu sadece o değil diğerleride bir ona bir bana bakıyordu çükü Zehra'yı alenen iten oydu.
Ve derin bir nefes aldım, demek elbise giymemi istiyordu öylemi. Elbette giyerdim.
Zehra'nın omuzana dokundum, "Sorun yok Zehra kazadır olur, hadi git sen birine söyle gelsin burayı temizlesin." Rahatladı, yüzündeki korku ve tedirginlik yavaşça yok oldu ama utanıyordu.
"Ben gerçekten çok üzgünüm." Gözümü yumup açtım sorun yok dercesine. O giderken dizlerime kadar batan pantolonuma baktım bakışlarım yavaşça babaanneme çıktı yüzünde zafer pırıltıları vardı adeta, "Bence özür dilemesi gereken kişi başka biri." Abimin sesi ile güldüm, kimse bunu beklemiyor olacak ki şaşırdılar, "Kahvaltınıza devam edin siz, bende babaannemin isteğini yerine getireyim, tadımız kaçmasın malûm buraya getirilme sebebi o." Babam gözünü kaçırdı.
Abim yerinde dikleşti hızla, "Gece benimde sonradan haberim oldu Vallahi." diye açıkladı kendini mahçup bir ifadeyle.
"Sorun yok abi alıştım artık arkamda iş çevirilmesine ama umarım elinize yüzünüze bulaşmaz bunlar." dedim.
Daha fazla duramada merdivenlere yöneldim. Odama girdiğimde üstümdekilerden kurtuldum anında onları kovaya su doldurup içine koydum, yapışkanlığından biraz kurtulsun diye sonra makineye atardım. Bacaklarımı yıkadım sonrasında kurulayarak odaya girdim.
Dolaptan daha önce giymediğim elbisemi çıkardım, üzerime geçirdim koltuk altında olan fermuarını çektim kemerini belime taktım saçlarımı bu sefer öndeki tutamlarını arkadan tel tokayla sabitledim böylece boynum ve gerdanım daha açık olacaktı, adımlarım aynayı buldu kendimi süzdüğümde gülümsedim bunuda beğenmesindi de göreyim.
Üzerimde kollarıda kendisi gibi upuzun yerleri süpüren bir elbise vardı zümrüt yeşili kadifemsi kumaşın üstünde narçiceğine benzer çicek desenleri vardı, elbisenin boynu göğüs oluğuma kadar açıktı boynumda elbiseden bir parça takılıydı kolye gibi, sağ bacağımda da baldırlarıma kadar uzanan bir yırtmaç vardı ve elbise üzerime tam oturmuştu. Düzgün hareket ettiğim sürece yırtmacın göze batacağı yoktu çünkü eteği boldu.

Yatağa oturduğumda bacak bacak üstüne atarak siyah dolgu topuk topuklularımı giydim bileğini bağladıktan sonra ayağa kalktım biraz olsun yükselmişti şimdi elbise.
Merdivenlerden aşşağı inerken tok topuk sesim kulkalarıma çok hoş geliyordu.
Ee nedemişler topuk sesi uzaktan hoş gelir.
Masaya doğru yürüdüm babaannem ile göz göze gelememizle bakışları üzerimde gezindi tekrar yine bir şahin gibi , gözleri göğüslerime oradan bacaklarıma kayan bakışları ile tekrar tekrar baktı. Bilakis bacağımı gözüne sokuyordum açarak.
Masaya kadar gözlerini ayıramadı tıpkı annem ve Hevdem gibi ama abimle babam yoktu bu kadar kısa sürede gitmişler miydi?
"Buda nedir böyle!" Duvarlara çarparak yükselen sesle sırıttım.
Hevdem'in arkasına geçtim sandalyeden dönmüştü bana bakmak için ve şu anda yüzü açıkta kalan göğsüme yakındı ve utanmazca bakıyordu birde, üzerine uzanıp sofradan bir salatalık aldım o sırada göğüslerim arasına tıkılmaktan memnun olan Hevdem ile...
Tamam tamam şakaydı, ciciklerime elletmem kolay kolay o yüzden omuzunun üzerinden uzandım.
Salatalığı keyifle çiğnerken babannem kızarmaya başlamıştı sinirden, "Babaane biliyor musun sinirlenmek insanların yüzünde erken yaşta kırışıklara neden oluyormuş," Annem dudağını ısırarak olumsuzca salladı başını babaannem ise her an bastonunu Harry Potter gibi kullanıp üzerimde büyü yapabilicekmiş gibi bakıyordu, öfkeli fazla kızgın hatun.
"Ama senin yüzünde kırışmayan yer kalmamış dimi, pardon-" tamam biraz kaşınmış olabilirdim ama üzerime fazla gelmişti napayım.
"Edebini bil! Sana üsturuplu giyin dedik, sen kıçını kapamış memelerini serbest bırakmışsın." Bastonunu meme- aman göğüslerime gösterek sallıyordu.
Saçımı onu umursamayarak geriye doğru savurdum, "Ben sana giydiklerime karışma dedim mi, dedim. Sen ne yaptın kalkıp üzerime oynadın beni kışkırttın. Damarıma basanın damarının üstünde dans ederim ben, bilirsiniz dans etmeyi severim." diyip göz kırptım. Bastonunu sertçe yere vurdu ama hiç bir şey demedi yüzünü çevirdi, üstelememesi iyiydi, şimdilik.
Hevdem'in yanına oturduğumda, "Abimler erken mi kalktı, fazla oyalanmadım da yukarıda." diye sordum.
"Abime telefon geldi o da babamla ayaklandı gitti bizde anlamadık." demesiyle kaşlarım çatıldı, bir şey mi olmuştu acaba?
"Sen nasılsın, bugün gidecek misin okula?"
"Yok, gitmeyeceğim raporum haftaya bitiyor." Normal bir hastalık olduğunu düşünen babanneme sanırım doğru bir anda anlatacaklardı Hevdem'in durumunu. Kafamı salladım sadece yeme iştahım kaçtığından devam etmedim kahvaltıya.
Bir süre sonra annem ile babaannem sedirlere geçti, Hevdem ile bende yavaşça yanlarına geçtik zaten yapacak bir şey de yoktu bugün sıkılmıştım. Dışarı da çıkamıyordum, hâlâ yakalanamayan kişi ya da kişiler yüzünden. Bana kalsa çıkarım ama izin vermiyorlardı, bu canımı sıkmaya başlasa da şimdilik sustum.
Cansu abla ve Zehra sofrayı kaldırmaya başlamışlardı yardım etmek istesem de tuhaf bir şekilde üşengeçlik düşmüştü üstüme.
"Birazdan kumaş getirecekler buraya düğün için bir şeyler seçecez." sesizliği annem bozdu. Düğün için herkesin elbisesinden takısına hazırdı sadece benle Hevdem değildik onuda abim hallediceği için karışmamıştık ama yinede bizimde hazırda kıyafetlerimiz vardı. Yani hangi düğün için kumaş seçilecekmiş?
"Bildiğim kadarıyla herkes hazır elbise konusunda ne kumaşı bu." Konuştum düz bir ifadeyle.
"Senin düğünün için malûm Mustafa'dan sonra senin hazırlıklarına başlayacağız." Gayet normal bir şekilde söyledi bunları annem, babannem ise öylece baktı, "Gerçekten mi, bu kadar kolay mı senin için söylemek yani." Dedim oldukça sakin bir şekilde, eskiden biraz olsun merhametine inanırdım en azından başkalarına göre şimdi konuşurken bu kadar soğuk ve mesafeli oluşu babaannem yüzünden miydi diye düşünmeden edemedim.
"Ne bekliyorsun," babaannem onun yerine konuştu gözlerim onun oldu bu sefer, "Bu aileden hiç kimse bir can acısı daha çekemez şunu anla artık." dedi acımasızca.
Güldüm.
Gözlerim dolu doluyken sadece güldüm.
Bunu yadırgasalarda ben güldüm.
Yazıktı çok yazıktı, günlerdir bunlar için mi vicdan azabı çekiyordum ben.
Acaba o gün geldiğinde son kararımı kendimce verdiğimde de bu kadar soğuk kanlı olucaklar mıydı, ama ne yazık ki ben bunları göremeyecektim.
Başımı yukarı kaldırdım derin bir nefes aldım, yüzümdeki gülümsemeyi büyüttüm onlara bakarak, "Umarım bir gün bu yaptıklarınıza bu kadar vicdansız durmanıza karşın pişman olmazsınız, çünkü sizin aksinize ben sizi seviyorum." Böyle bir şey duymayı bekemediklerinden şaşırmış duruyorlardı daha çok bağırıp istemediğimi falan söylememi bekleselerde yapmayacaktım. Yorulmuştum.
Hevdem başını omuzuma yaslayıp bana sarıldığında saçını öptüm, en çok ona üzülüyordum, "Merak etmeyin ailemden hiç kimsenin tek bir damla dahi kanının akmasına izi vermeyeceğim." Net mesafeli ve buz gibi sesimle konuştuğumda, yutkundular ve gözlerini benden ayırdılar.
Ortama yayılan telefon sesiyle bunun benim telefonum olduğunu anlamıştım, "Yapıştın igoana yavrusu gibi Hevdem." Diye homurdanmamla Hevdem söylenerek geri çekildi.
Telefonumu alarak ayaklandım avlunun ortasına doğru adımladım, arayan isimsiz numaraydı ve kurum numarasına benziyordu, bu yüzden açtım, "Alo, Gece hanımla mı görüşüyorum acaba?" gelen kadın sesiyle kaşlarım yavaşça havaya kalktı, "Evet benim, buyrun lütfen." diye cevapladım karşı tarafı.
"Kusura bakmayın lütfen, ben Okulundan arıyorum, Renas Asparşah için." demesiyle dolanan adımlarım duraksadı, "Renas mı bir şey mi oldu yoksa, iyi mi." Beni tanımalarına şaşırsamda önemli olan durumuydu.
Kadın hemen konuştu paniğime karşın, "Hayır hayır kendisi iyi ama karşı taraf pek değil buraya gelmeniz mümkün mü, ailesinden bir iki kişiye ulaşamıyoruz çünkü." Ne demek kimseye ulaşamıyorduk?
"Tabiki ben hemen oraya geliyorum," telefonu kapattıktan sonra Zehra'ya seslendim.
"Hayırdır abla noldu," diyen Hevdem'i es geçip, yanıma gelen Zehra'ya, "Odamdan çantamı getir misin lütfen komodinin üstendeydi." Zehra hızla merdivenlere yönelirken Hevdem'e döndüm, "Renas'ın okulundan aradılar bir şeyler olmuş ama ailesinden kimseye ulaşamamışlar beni aramışlar, bende onun yanına gideceğim şimdi."
"İyide sen ne alaka?"
"Renas benim numaramı biliyor zaten, belliki kimseye ulaşamayınca beni aramışlar." Zehra'nın koşturarak getirdiği çantamı aldım, "Sağ ol Zehra, Hevdem ben gittim sen söylersin şunlara, gerçi umurlarında olmaz ama neyse." hızla çıktım konaktan.
Arabayı kullanan Cahit ve arkada gelen arabayla bir sorun olacağını düşünmüyordum bana zarar vermek isteyen biri varsa adam gibi karşıma çıksa iyi ederdi öyle birilerine para vererek beni öldürtmeye kalkması ile olmazdı bu işler.
Her ne kadar korksamda bunun bir faydası olacağını düşünmüyordum, korkunun bana hiçbir zaman faydası olmamıştı kimseye olmazdı zaten.
Abimi aradım ama açmadı bende bir daha aramadım, bunlara yüz verince bir yerleri kalkıyordu zaten.
Araba okulun önünde durduğunda kapımı açan Cahit ile indim araçtan iki tane okul vardı birbirinden bağımsız olsada yan yanaydı karşımdaki İlkokul ve Ortaokuldu biraz aşşağıda kalan diğer okul liseydi ve Hevdem orada okuyordu Zara gibi.
Çantamı elime aldım, okulun çıkış saati yaklaştığı için azda olsa veli bulunuyordu bahçede, yanımda biraz arkada Cahit beni takip ederken diğer adamlarda onu takip etmeye başladı bizi görenler korksalarda ve tuhaf karşılasalarda tekrar dönüp bakıyorlardı bu kadarı fazla olabilirdi yani okula kabadayı gibi giriyorduk resmen bir an için kendimi Polat Alemdar gibi zannetmem peki, yanımdakide Memati'mi oluyordu yani.
Tamam bu saçmaydı, çünkü ben Polat olamayacak kadar kadındım, Cahit'te Memati olamayacak kadar sert mizaçlı değildi.
O sebeple durdum bahçenin ortasında benle birlikte adamlarda durduğunda onlara döndüm, "Tamam babamdan ve abimde daha çok sayıyorsunuz beni raconumuz var elbet bu alemde ama böylede olmazki etrafta çoluk çocuk var korkuyorlar," aval aval suratıma baktılarında beni tek anlayan Cahit ise kısık bir gülüş kaçırdı ağzından.
"Cahit tek gelsin siz kapıda durun lütfen, kendimi bi an Polat Alemdar gibi hissettim Vallahi bu ne ya, bir İskenderimiz eksik." söylenerek arkamı dönüp ilerlemeye başladım.
Okulun merdivenlerini çıktığımızda bize nöbetçi çocuklardan biri yardımcı olmuştu, okulun ikinci katına çıktığımızda sağa döndüm çünkü öyle söylemişti çocuk, üstünde Müdür Odası yazan kapıyı görünce kapıyı bir kere tıklatıp içeri adımladım.
"Bu annesi babası belli olmayan piçler yüzünden bu haldeyiz!" Diye bağıran kadınla elim kapının yarısına kadar açılmış kulpunda kaldı, aynı anda içerideki bütün yüzler bana döndü. Ben ise az önceki lafları anlamlandırmaya çalışıyordum.
Odada masasının başında oturan kadın bir müdür, karşı sandalyesinin birinde bir kadın ve yanında bir çocuk varken onların karşılarında duvar dibinde ayakta duran Renas vardı.
Tek başına. Karşısında ona küfreden bir kadınla! Ufak bir çocuk olmasına rağmen!
"Siz kimsiniz." diye soran Müdürle Renas daha yeni fark ediyormuş gibi bana döndü gözleri dolu doluydu belliki ağlamıştıda ama şimdide doluydu, başını utançla önüne eğdi. Bu görüntü içimdeki kamçılanan öfkeyi harladı adeta.
İçeri girdim kapıyı sert bir şekilde kapattım öyleki ses koridorda yankı yapmıştı.
Bakışlarım kaşları çatık bana bakan Müdüre döndü, "Renas'ın velisi, beni buraya çağırdığınız kişi." dedim sert bir şekilde, kaşları havalandı sanki deminden beri bakmıyormuş gibi yine baştan aşağı süzdü beni, "Siz neyi oluyorsunuz bu çocuğun." dedi tiksintiyle Renas'ı göz ucuyla göstererek karşı koktukta oturan kadın.
Çantamı sehpanın üzerine koydum ve ağır ağır bakışlarımı karşımda oturan kadına çıkardım, midi boy bir lacivert elbise giymiş ve dalgalı saçları uzun topukluları ile tam bir zengin veli kombini yapmıştı, alaylı bir gülümseme attım. Kaşlarını çattı.