Ertesi akşam, İstanbul’un lüks otellerinden birinin terasında, boğaz manzarasına karşı bir lansman kokteyli vardı. Umut, üzerine tam oturan gece mavisi ceketiyle, elindeki kadehine dokunmadan davetlilerin arasında dolaşıyordu. Burnuna dolan pahalı parfümler, ağır purolar ve şampanya kokuları ona her zamanki gibi "sahte" geliyordu. Zihni hâlâ o ara sokaktaki kokusuz boşluktaydı.
Tam o sırada, gümüş bir tepside şampanya taşıyan bir el görüş alanına girdi.
"Bir kadeh alır mısınız efendim?"
Umut, sesin tınısıyla irkildi. Başını çevirdiğinde, karşısında beyaz gömlek ve siyah yelek içinde, saçlarını sıkıca toplamış İpek’i gördü. İpek’in gözleri Umut’unkilerle buluştuğu an, tepsiyi tutan elleri hafifçe titredi. O "sapık" sandığı adam, şimdi şehrin en seçkin davetlerinden birinde, ev sahibi edasıyla karşısında duruyordu.
Umut’un burnu anında komut aldı; yine o sessizlik... Etraftaki her şey buram buram kokarken, İpek bir cam fanusun içindeydi sanki.
"Siz..." diye fısıldadı Umut, her şeyi unutup ona doğru bir adım atarak. "Buradasınız."
İpek, profesyonelliğini korumaya çalışarak dişlerinin arasından konuştu. "Siz yine mi? Bak beyefendi, burası benim iş yerim. Lütfen rezalet çıkarmayın ve kadehinizden birini alın."
Umut, kadının o sert tavrına rağmen gülümsedi. "Sadece konuşmak istiyorum. Dün olanlar için özür dilerim, gerçekten niyetim kötü değildi. Sizinle ilgili... çok garip bir şey var."
İpek gözlerini devirdi, sesi buz gibiydi: "Garip olan tek şey sizin bu takıntınız. Servis yapmam gereken başka insanlar var, müsaadenizle."
İpek arkasını dönüp hızlı adımlarla mutfak kapısına doğru ilerlerken, Umut öylece bakakaldı. O sırada yan masada servis yapan ve olayı başından beri izleyen İpek’in iş arkadaşı Merve, hemen İpek’in peşinden mutfak koridoruna daldı.
"Kızım sen kafayı mı yedin?" dedi Merve, heyecanla İpek’in kolunu tutarak. "Görmüyor musun adamı? Jilet gibi! Resmen gözlerinin içine düşüyor, sen ise adamı kapı dışarı eder gibi tersliyorsun."
İpek, tepsiyi tezgaha sertçe bıraktı. "Merve, adam sapığın teki! Dün beni sokaklarda kovaladı, şimdi de burada karşıma çıkıyor."
Merve, kapının aralığından dışarıdaki Umut’a baktı. "Ayol, böyle sapığa can kurban! Adamın kolundaki saatle bizim semtten üç daire alınır. Hem bakışı sapık gibi değil, resmen 'büyülenmiş' gibi bakıyor sana. Azıcık naz yaparsın anlarım da, böyle terslemek ne? Ekmek aslanın ağzında İpek, şu tipte bir adam bana böyle baksa ceketini ben tutarım."
İpek, Merve’nin sözlerine kulak asmadan aynada dağılan saçını düzeltti. "Benim ceket tutmaya vaktim yok Merve. Akşama kardeşimin dershanesinin taksiti var, babamın ilaçları bitiyor. Adamın saatindeki dairelerle ilgilenmiyorum, sadece bu akşamı kazasız belasız atlatıp yevmiyemi almak istiyorum."
Gece yarısına doğru kokteyl bitmiş, otelin görkemli ışıkları sönmeye başlamıştı. İpek, yorgunluktan sızlayan ayaklarını sürüyerek otelin personel çıkışından çıktı. İstanbul’un serin gece havası yüzüne çarparken, sadece bir an önce otobüse binip eve gitmeyi, babasının ilaçlarını kontrol edip uyumayı hayal ediyordu.
"İpek Hanım."
İpek irkilerek durdu. Karanlığın içinden, duvara yaslanmış bekleyen Umut ona doğru yürüdü. İpek tam ağzını açıp sert bir şeyler söyleyecekken, Umut iki elini de havaya kaldırarak teslim olur gibi bir adım geri attı.
"Lütfen hemen bağırmayın," dedi Umut, sesi bu sefer Berlin’den kalma o mesafeli tonun aksine, oldukça samimi ve biraz da çaresiz geliyordu. "Bakın, bir sapık gibi göründüğümün, hatta dışarıdan bakınca tam bir kaçık gibi durduğumun farkındayım. Sizi böyle rahatsız etmek isteyecek son insanım."
İpek kaşlarını çatarak ona bakıyordu. "O zaman neden buradasınız?"
Umut yavaşça yaklaşıp cebinden şık, dokulu bir kartvizit çıkardı ve İpek'e uzattı. "Benim işim kokularla. İnsanların kokularından ne hissettiklerini, neyi gizlediklerini, hatta kim olduklarını anlayabiliyorum. Bu benim için bir yetenekten ziyade bir lanet gibi. İstanbul benim burnum için çok gürültülü bir şehir... Herkes, her şey çok fazla kokuyor."
İpek, tereddütle kartı aldı. Üzerinde sadece "Umut – Parfümör / Koku Tasarımcısı" yazıyordu.
Umut, İpek'in gözlerinin içine bakarak devam etti: "Ama siz... Dün size çarptığım o andan beri zihnimde bir sessizlik var. İpek Hanım, sizin hiç kokunuz yok. Ne bir parfüm, ne bir sabun, ne de bir duygu... Hayatım boyunca ilk defa hiçbir şey kokmayan birine rastladım. Sizi takip etmemin sebebi bir sapıklık değil; sizin bu eşsiz, renksiz sessizliğinizi anlama isteği. Lütfen, sadece bunu düşünün."
İpek dona kalmıştı. Hayatında duyduğu en saçma ama aynı zamanda en büyüleyici açıklamayı dinliyordu. Herkes ona yorgun göründüğünü, mutsuz göründüğünü söylerdi ama kimse onun "kokusuz" olduğunu, yani aslında "görünmez" olduğunu bu kadar çarpıcı bir şekilde yüzüne vurmamıştı.
Umut, başka bir şey söylemeden hafifçe başıyla selam verdi ve karanlıkta bekleyen arabasına doğru yürüdü. İpek, elindeki pahalı kartvizite ve adamın arkasından bakarken, burnuna ilk defa o geceki rutubetli İstanbul havasından başka bir şey gelmişti: Umut’un bıraktığı, çok uzaklardan gelen ama tanıdık, huzurlu bir orman kokusu.
İpek, gece boyunca elindeki kartviziti evirip çevirdi. Evin içindeki rutubet, babasının ağır öksürüğü ve mutfaktan gelen o bayat yemek kokusu üzerine üzerine geliyordu. Kardeşinin dershane taksiti için gelen mesaj bardağı taşıran son damla olmuştu. Günlük işler, garsonluk, anketörlük... Hiçbiri artık bu gemiyi yürütmeye yetmiyordu.
Sabahın ilk ışıklarında, daha güneş İstanbul'un üzerine tam doğmadan telefonunu eline aldı. Numarayı tuşlarken parmakları titriyordu. "Ne diyeceğim ki?" diye düşündü. "Ben o koku almadığın kızım, paraya ihtiyacım var mı?"
Telefon sadece iki kez çaldı. Umut’un sesi, sanki bütün gece bu aramayı beklemiş gibi zinde ve sakindi.
"Umut ben..." dedi.
"Umut," dedi karşıdaki ses, nazikçe araya girerek. "Sizi bekliyordum İpek Hanım."