Adrian aşağıdan gelen gürültülere kulağını tıkamaya çalıştıkça, sesler büyüyüp duruyordu. Sonunda saklandığı yerden çıkıp insan içine karışmaya karar verdiğinde, balonun başlamasının üzerinden kısa bir süre geçmişti.
Çalışma odasından usulca çıktı ve üzerindekilerin aşağıya inmek için uygun olup olmadığına bile dikkat etmeden aşağıya indi.
Tüm bu büyük balo saçmalığının asıl sorumlusu olan kadını arayan bakışları, genç kadını bulamadı. Onun yerine çok sevgili çalışanı Heaven'ın ablasıyla bakışları karşılaştığında kaşlarının çatılmasına engel olamadı. Genç kadının burada ne aradığını ilk başta anlayamadı. Çatılı kaşlarıyla bir süre bağlantıyı kurmaya çalıştı. Birkaç saniye sonra, Heaven'ın annesinin ailesinin asillerden olduğunu hatırladı ve kaşlarını düzeltti.
Cilveli kadının ışıl ışıl parlayan bakışlarına umursamaz bakışlarıyla karşılık verdi. Gülümsemesi yüzünde solmaya yüz tutan Valerie'nin başıyla verdiği selamı, kabalık olmaması için kabul etti. Sonra da yönünü değiştirip, arayışına devam etti. Fakat bu sefer de gördüğü bir başka kişiyle sinirlerinin tavan yapmasına engel olamadı.
O kızıl saçların sahibini tanıyordu. Nerede olsa tanırdı. O saçlar başka hiç kimsede bulunamazdı. Tabi genç kadının bozuk mizacı da öyle…
Yeri döven, sert adımları hızla o tarafa yöneldi. Kızıl saçlı kadının ve onun, en az kendisi kadar görmek istemediği lanet olası kocasının yanında gördüğü kuzeniyle kaşları daha da derinden çatıldı. Kuzenine başkalarının görmesi halinde korkudan yolundan çekileceği kadar sert bir bakış attı. Ancak bu bakışları kuzeninde bir etki yaratmadı.
Adrian'ın sinirle yaklaştığını gören Aleksander öne geçip arkadaşlarını koruması altına aldığını belli etti. Yaklaşan adamı, "Adrian," diyerek uyardı. Ancak Adrian'ın kendisini iterek uzaklaştırmasına engel olamadı.
"Sen karışma!" diyerek uyardı kuzenini.
Herkes dikkat kesilmiş, meydana gelecek bir kavganın beklentisi içerisindeydi.
"Ne işiniz var sizin burada?" diye hırladı Adrian.
Karısını korumaya çalışan Christian bir adım öne geçmeye çalışsa da, Lillian izin vermedi. Christian'ın göğsüne elini koyup onu durdurdu. Başını kaldırdı ve genç adama gözlerinden taşan sevgiyle baktı. Aralarında sözsüz bir iletişim yaşandı.
"Bana bırak hayatım," dedi. Sonra da Adrian'a dönüp anlayış ve şefkat yüklü bakışlarıyla gülümsedi.
"Merhaba Adrian," diyerek, genç adamı selamladı. Ancak elbette ki, selamı aynı içtenlikle karşılanmadı.
Adrian kadının bakışlarındaki şefkati istemiyordu. Kendisine acınmasına ihtiyacı yoktu. Onları burada, kendi evinde görmeyi de istemiyordu. Miranda'dan bunun intikamını alacaktı. Genç kadın bu yaptığının hesabını çok fena ödeyecekti. Kendince bir barış sağlayacağını düşünerek kalkıştığı bu işin altın kalacaktı.
"Hangi yüzle buraya gelebiliyorsunuz?"
Sesi kendinden ödün vermeyecek şekilde, sertti. Karşısındakinin bir kadın olmasını umursamıyordu bile. Lillian da karşılaştığı muameleyi umursamıyordu. Yüzündeki gülümseyiş bir an için dahi titremedi.
"Sesinin tonuna hakim olmazsan, bütün İngiltere'ye, bir ay yetecek kadar çok malzeme vereceğiz. Konuşmayı ne kadar çok sevdiklerini bilirsin. Bunu istediğine emin misin?"
Adrian alayla güldü.
"Şimdi bile o malzemeyi vermediğimizi mi sanıyorsunuz acaba Leydim? Çoktan alay konusu olduğumuzu göremiyor musunuz gerçekten?"
Christian buraya gelirken gergindi. Karısının bir zamanlar Adrian'la evliliğin eşiğinden dönmüş olması, kıskançlık damarlarını kabartıyor; erkeklik gururuna dokunuyordu. Ancak bu yüzleşmeye de ihtiyaç duyuyorlardı. Lillian'ın Adrian tarafından acımasızca ezilmeye çalışılması karşısında ise gururunu bile yok sayabilirdi. Karısının engellemesini yok sayıp, öne geçecekken Aleksander tarafından durduruldu.
"Bırak da konuşsunlar," dedi Aleksander. "Adrian'ın yoluna devam edebilmesi için bu hesaplaşmaya ihtiyacı var."
Christian bu sözler üzerine hareketsiz kalsa da, bedenindeki gerginlik yerini korumaya devam etti. Adrian'ın en ufak yanlışında öne atılmaya hazırdı.
Lillian ise Adrian'ın sözleri üzerine etrafına bakınmıştı. Kendilerini gizlemeye çalışan izleyicilerinin gözlerini üzerlerinde hissediyor olsa da, duruşunu bozmadı.
"Daha fazlasını vermeyelim o halde," diye mırıldandı. "Buraya özür dilemek için gelmiştik."
Adrian kaşlarını kaldırdı.
"Özür mü?" diye sordu tersçe. "Bir özür karşılığında o kilisede bir başıma bırakılmanın acısını unutacağımı mı sandınız? Ya da onlarca insanın şahitliğinde aptal konumuna düşürülmemin ağırlığını, bir çırpıda silebilecek miyim dersin?"
Lillian'ın yüzündeki ifade duyduklarının etkisiyle, ilk defa titreşti. Güzel yüzü üzüntüyle kasıldı. Yeşil gözlerine yerleşen hüzün, samimiydi. Kendisinden hastalıklıymış gibi uzak durmaya çalışan Adrian'a iyice yaklaştı. Adrian Lillian'ın ne yapmaya çalıştığını anlamadığı için afallamıştı. Genç kadın kendisine yaklaşırken, Adrian bir adım geriledi.
"Ne yapıyorsun sen?" diye tısladı.
Lillian ise Adrian'ın öfkesine rağmen, üzerine yürümekten korkmadı. Dibine kadar girdiğinde, Christian da arkada karısının davranışını yadırgamakla meşguldü. Gözleri ikili arasında gerçekleşecek en ufak yanlışı yakalamaya odaklanmıştı.
"Adrian…" diye mırıldandı Lillian. Gözlerini genç adamın gri gözlerine dikip, samimiyetini algılamasını bekledi. "Bir gün gerçekten aşık olduğunda yapacaklarının sınırının olmayacağını anlayacaksın. Aşk bencildir Adrian… Ve yüreğini aşka açtığında başka duyguların sesine sağır olmaktan başka yapabileceğin hiçbir şey yoktur. Christian'la öylece ortadan kaybolmamız bir hataydı. Sana yaptığımızın ağırlığını kendimiz de taşıdık. Bunu daha fazla sürdürmek istemiyoruz. Şimdi… Bizi buradan kovabilirsin. Affımızı kabul etmeyebilirsin ve bizi bir daha görmek istemeyebilirsin. Karar senin."
Genç adam işittikleri karşısında bir tepki vermemişti. Gözleri bir şeyler arar gibi Lillian'ın gözlerinde dolaştı. Boğazı gerginlikle yutkunduğu için, sürekli aşağı yukarı hareket ediyordu. Sonunda aradığını bulmuş gibi parıldayan gözlerini yumup, bir adım geriye gitti. Sağ elinin parmakları burun kemerini sıkıştırdı. Burnundan alayla bir nefes bıraktı. Dudaklarına yerleşen çarpık gülüşüyle, "Canınız cehenneme," dedi ve arkasına dönüp, en yakınındaki uşağın servis tepsisinden bir kadeh şarap kaptı.
Arkasında kalan Lillian'ın ve kocasının aklı karışmıştı.
"Bu defol demenin Adriancası mıydı acaba?" diye sordu Christian merakla. Gülme sırası Aleksander'daydı. Kahkahalarını tutamayan genç adam, "Gitmenizi istese dolaylı yollara başvurmazdı inan bana. Bunu size ne kadar kabalaştığını düşünmeden doğrudan söylerdi," dedi.
Lillian ve Christian birbirlerine bakıp Aleksander'a döndüler. Christian dudaklarından dökülenlere hakim olamadı.
"Ne de kibar kalın dedi bize o zaman öyle…"
Bu bir başka kahkahaya sebep olurken, Aleksander merdivenlerden yanında tanımadığı genç bir kadınla inmekte olan karısını gördü. Kahkahaları yerini şefkatli bir gülüşe bırakırken, Christian ve Lillian'ı arkasında bırakarak, uzaklaştı.
Adrian içkisini dudaklarına götürüp tek yudumda kafasına dikecekken, karşısındaki merdivenlerden inmekte olan Heaven'ı ve kuzeninin karısını görmesiyle, bardağı elinden kaydırdı. Cam bardak yerle buluşup tok bir sesle parçalansa da, Adrian dünyayla bütün bağlantısını noktalamıştı. Seslere sağır, renklere kördü. Algılayabildiği tek uyarıcı, Heaven'dı.
"Tanrım…" diye mırıldanmaktan alamadı kendisini. Karşısındaki merdivenlerden inen cennet çiçeği, dünya üzerine gönderilmiş bir melekti. Böylesine bir güzellik daha önce hiçbir yerde görülmemişti. Gecesi oldukça ilginç sürprizlere gebeydi. Ve bu sürprizlerin henüz bitmediğine dair bir his, içinde filiz vermişti. Adrian kendisini koruması gerektiğini, dikkatli olması gerektiğini işte böyle kolaylıkla unutuvermişti.
Lucas karanlık bir köşede olanları büyük bir keyifle izliyordu. Az sonra meydana gelecek olaylardan sonra ise keyfi sonsuza kadar yerinde olacaktı.
Adrian'ın bir balo düzenlediğini gittiği bir mekanda işitmişti. Bu şamatanın işine geleceğini düşünerek planını yürürlüğe sokmuştu. Artık beklemesinin bir mantığı yoktu.
Davetiyesi olmadığı halde, Adrian'ın akrabası olduğu için içeriye rahatlıkla alınmıştı. Kendisiyle birlikte gelen misafirini de bir sorun yaşamadan içeriye sokmuştu. Adamın şimdi nerede olduğunu bilmiyordu. Salona girdiklerinden beri birbirlerinden uzaklardı.
Yanından geçen uşağı nezaketsiz bir tavırla durdurarak boş bardağını bıraktı. Yerine dolu bir tanesini aldı. Gözleri ilerilerde iki kadınla dikilmekte olan bir kadına takıldı. Yüzündeki ifade limon yemiş kadar ekşiydi. Ancak güzelliği inkar edilemezdi. Genç kadında kendisini oralara çeken bir şeyler vardı. Adımlarına engel olamadan oraya yöneldi.
Bu sırada kuzenleriyle hararetli bir konuşmanın içinde olan Valerie kendisine yaklaşmakta olan adamı fark edememişti.
"Buraya nasıl gelebilir anlayamıyorum!" diyordu sinirle. Kuzenleriyse Valerie'nin öfkesini paylaşmasalar da, Heaven'ın çalıştığı malikanenin balosuna prensesler gibi katılması karşısında şok yaşıyorlardı.
"Sahiden de…" demişti kızlardan biri. "Heaven'ı nasıl oluyor da baloya davet edebiliyorlar?"
Valerie kızlara Heaven'ın burada çalıştığını büyük bir zevkle anlatmıştı. Kardeşini küçük düşürmek içindeki şımarık kızın ruhunu besliyordu. Valerie bunun için yakaladığı hiçbir fırsatı kaçıramazdı.
"Kesinlikle kendisini davet ettirmek için Adrian'ın altına girmiştir," diye görüşünü belirtti yabancı bir ses arkalarından.
Bir erkeğe ait olan sesi duyan üçlü yerlerinde sıçrayarak, aralarına karışan kişiye baktılar. Hiçbiri gelen kişiyi tanımıyorlardı. Lucas kızların şokla ve merakla dolu gözlerini görünce, kibar bir gülümseme takındı. İstediğinde giremeyeceği kılık yoktu. Ve asil bir adamın, kibar davranışları da buna dahildi.
"Kabalığımı mazur görün lütfen hanımlar," diyerek kızları selamladı. "Henüz tanışmamışken sohbetinize kulak misafiri olmak ve davetsizce söze karışmak hoş bir davranış değildi."
Bu sözleri söylerken bakışları Valerie'nin üzerindeydi. Genç kadının oyunbaz bakışları da karşısındaki çapkın adamın üzerinde gidip geliyordu. Aslında Valerie bu sırada sohbetlerine izinsizce dalan adama fiyat biçiyordu. İyi giyimi ve kibar davranışları karşısında yüksek bir meblağda karar kılmış olacak ki, cilveli bakışlarını adamın yüzünde dolaştırıp, şuh bir gülüş takındı.
"Sorun değil Lordum," diyerek başını yana eğdi. Elini uzatıp Lucas'ın kendisini tanıtmasını bekledi. Tecrübeli kadının bu davranışı karşısında iyice neşelenen Lucas, kendisine uzatılan eli tutup dudaklarına götürdü. Minik bir buse kondurduğu eli geri bıraktı.
"Frederick Lucas Byron, Onuncu Westcliff Kontu Adrian Joseph Byron'un kuzeniyim," diyerek kendisini tanıttı. Ve ardından varlıklarıyla bu güzelliğin arkasında saklanan iki kızın da ellerinden öpmek zorunda kaldı. Kendilerini tanıtan kızların ardından Lucas bütün dikkatini Valerie'ye verdi.
"Demek kız kardeşim hakkında böylesine pervasız bir cümle kurabilecek kadar tanışıklığınız var, öyle mi?"
Lucas gizemli bir gülüşle gözlerini kıstı.
"Emin olun hanım efendi, kendisini tanıyorum," dedi. "Geçen hafta kuzenime misafir olarak geldiğimde beni baştan çıkarmaya çalıştı. Ve Adrian geldiğindeyse, suçsuz rolü oynadı."
Valerie duyduklarıyla dudaklarından kaçan kahkahaya engel olamadı.
"Heaven'dan mı bahsediyoruz? Benim kız kardeşimden? Flört nedir bilmeyen o soğuk nevaleden?"
Lucas kaşlarını kaldırdı. "Ne derler, bilirsiniz. İnsanlar değişir."
Valerie bunun üzerine bir şey demedi. Kuzenleri arkada duyduklarının şokunu yaşamaya devam ediyorlardı. Onların kendi aralarında fısıldaştıklarını duydukça içindeki şımarık çocuk besleniyor, büyüyordu. Bu sırada çalmaya başlayan vals müziği bütün neşesini ikiye katladı. Nerede olduğunu unutup ellerini çırparak, "Dans zamanı!" diye şakıdı.
Dans etme konusundaki hevesini dışarıya yansıtan kadının coşkusu karşısında gülümseyen Lucas, Valerie'nin önünde eğilerek elini uzattı.
"O halde bu dansı bana lütfeder misiniz hanımefendi?"
Valerie nazlanmadan kendisine uzatılan eli tuttu ve Lucas'la birlikte, dans edenlerin arasına karıştı. Pozisyonlarını aldıklarında yüzündeki gülümseyişi genişledi.
"Kont'un bir akrabasıyla tanışıyor olmak ne büyük şeref," diyerek sohbete başladı. Lucas'ın hakkında kuzenlerinden duydukları kısıtlıydı. Para yiyen bir hovarda olduğundan başka bir şey bilmiyordu. Borçların içinde gittikçe dibe battığını öğrense, aynı sıcaklığı gösterir miydi, belirsizdi.
Kadının sohbet girişimiyle eğlenen Lucas, flörtüz tavrını korudu.
"Asıl böylesine güzel bir bayanla tanışmak benim için büyük bir şeref," diyerek komplimanına karşılık verdi. Genç kadın iç çekerek, hüzünlü bir ifadeye büründü. Lucas genç kadının duyguları bu kadar hızlı değiştiği için afallasa da, ilgili tavrını sürdürdü. Birbirlerinden uzaklaşıp, yeniden yakınlaştıklarında, kaşlarını çatıp Valerie'nin gözlerinin içine baktı.
"Sorun nedir?" diye sordu. Genç kadın utangaç bir tavırla başını yana eğdi, gözlerini kaçırdı.
"Hiç," diye mırıldanıp toparlanmaya çalışır gibi yaptı. Lucas'ın merakı iyiden iyiye kabarmıştı.
"Israr ediyorum," dedi. Valerie daha fazla nazlanmadan konuşmaya başladı. Bu işlerin nasıl yürüdüğünü çok iyi biliyordu. Fazla naz, karşısındakini bezdirir; kolayca dökülmek ise kendisini basit gösterirdi.
"Keşke herkes sizin kadar kibar olsa. Güzelliğimi takdir edemeyecek kadar kibirli olanlar da var!"
Lucas kadının bu itirafı karşısında kaşlarını kaldırdı.
"Kuzenimden mi bahsediyorsunuz?"
Valerie belli belirsiz başını salladı. Lucas burnundan derin bir nefes verdi.
"Her zaman garip olmayı başarmıştır," diyerek dert yandı. Müziğin son notaları yaklaşırken, birbirlerinden son bir kere uzaklaşıp yakınlaşarak selamlaştılar. Ve hemen sonra Lucas, Valerie'nin uzaklaşmasına izin vermeden elini tutup kendi koluna yerleştirdi. Duvardaki büyük saate kayan gözleri, ne kadar zamanının kaldığını hesapladı. Sonra kollarındaki genç kadına dönüp gülümsedi.
"Cüretimi bağışlarsınız umarım," dedi. Valerie de gülümseyerek karşılık verdi. Lucas genç kadını balkona yönlendirdi.
"İzniniz olursa sizinle bir süre daha vakit geçirmek isterim. Baş başa…"
Valerie, kuzenlerinin varlığından huzursuzluk duyan adamın bu tavrı karşısında kahkaha attı.
"Lütfen," diyerek adamın kendisini götürmesine izin verdi. Balkonun boş olması Lucas'ın işine gelmişti. Gecenin yeni başladığı düşünülürse, balkonun bu hali anlaşılırdı.
Bir süre sıradan bir muhabbet sürdürdüler. Ancak Lucas'ın kadının cilveli tavrı karşısında sabrı gittikçe tükeniyordu. Valerie'nin gözünün kuzeninde olması ise sinirlerini geriyordu. Kuzenine olan saplantısının konumundan ve zenginliğinden kaynaklandığını anladığında, kendisini ele verecek olmayı bil umursamadı.
"Güzel Leydim," diye mırıldandı Valerie'ye iyice sokularak. "Adrian'ın size olan tavırlarını unutun. Kısa süre sonra onun yerine geçtiğimde size hak ettiğiniz ilgiyi fazlasıyla göstereceğim. O zamana kadar, sizden unutulmayacak bir anı koparabilir miyim?"
Valerie adamın sözleri karşısında şaşırdı. Kaşlarının kalktığını hissederken, dudaklarını büzüştürdü.
"Ne demek istiyorsunuz Lordum?" diye sordu.
Lucas gizemli bir ifadeyle güldü. "Kontluğun kalması gerektiğini biliyor olmalısınız," dedi. Valerie bu bilgiden yoksun olmanın vermiş olduğu hırçınlıkla Lucas'tan bir adım uzaklaştı. Kollarını göğsünde bağlayıp, kaşlarını çattı. Tüm suç Lucas'a aitmiş gibi kızgın bir sesle, "Hayır, bilmiyorum!" dedi.
Lucas kendini beğenmiş bir ifadeyle gülümseyip "Öyle," diyerek az önce söylediğini onayladı. Bu tavır karşısında sinirlenen Valerie kaşlarını kaldırdı.
"Yani sayın Lordum?"
"Yanisi sevgili Leydim… Çok ama çok kısa bir süre sonra benim olan yeri geri alacağım. Ve o zaman Kont ben olacağım. Size şu anda bir şey vaat edemeyecek durumda olsam bile, kısa süre sonra bu değişecek. Sizin güzelliğiniz, en güzel mücevherlere; en yumuşak, en kaliteli ipeklere yaraşır. Sizin için bütün bunları rahatlıkla sağlayabileceğim."
Böylesine yüceltilmek Valerie'nin gururunu okşamıştı. Sinsi bir gülümseyiş yüzünde genişlerken, Lucas'a bir adım yaklaştı. Göğsünde bağladığı kollarını çözüp, Lucas'a biraz daha yaklaştı ve ellerini kaldırıp karşısındaki adamın ceketini düzeltir gibi yaptı.
"Ve karşılığında?" diye sordu. Kadının sivri zekasına hayran olan Lucas takdir eden bir ifadeyle, Valerie'yi izledi. Ceketindeki elleri tutup kendisine biraz daha çekti.
"Karşılığında sizden istediğim çok küçük bir şey Leydim. Sizden sadece sizi ve sevginizi talep ediyorum. Sonrasında yolumuzu tutkunun pusulasında bulacağımıza eminim."
Dudakları birbirleriyle buluşmadan önce, içeriden gelen patlama sesiyle uzaklaştılar. Bir anlık zevki yarım kalan Lucas ise sinirlenmek yerine eğleniyordu.
"İşte, bütün beklediğim buydu," diye mırıldanıp Valerie'yi kendisine çekerek geciken öpücüğünü tamamladı. Ne Valerie'nin hareketsizliğini; ne de içerideki çığlıkları, bağırış çağırışları ve de koşuşturmaları umursamadı. Lucas'ın şansı bir silah sesinin ucuna bağlıydı.