On Dördüncü Bölüm

2058 Words
Sally Heaven'ı durdurmak için ne kadar çabalasa da, genç kızı yolundan çeviremedi. Genç kızın kararlılıkla attığı her bir adım, malikanenin mermer yüzeyini dövüyor ve duvarlara çarparak yankılanıyordu. Heaven hissettiği bu öfkeyi tanımlamalarını isteseler tanımlayamazdı. Hayatında eşi benzeri olmayan duygular arasına bir yenisini daha katmıştı. Kont'un nerede olduğunu bilmediğinden, işe yemek salonuna bakarak başladı. Ama salon, genç adamın çoktan terk ettiği varlığıyla bomboştu. Heaven bunun üzerine, Adrian'ın evdeyken en çok bulunduğu yerin çalışma odası olduğunu bilerek, oraya yöneldi. Merdivenleri tırmanırken kararlılığını kaybetmemek için içten içe kendisine telkinde bulunuyordu. Çalışma odasına geldiğinde kapıyı çalma gereği bile görmeden içeriye daldı. Ağzını açıp konuşmaya, muhtemelen bağırmaya, başlayacakken içerisinin boş olduğunu görerek bir kez daha şaşırdı. Çatılan kaşlarıyla içeriyi bir süre süzdü. Bu adam hala çalışma odasına teşrif etmediyse dışarıya çıkmış olabilir miydi? Yine bütün gününü at üstünde kiracı kiracı dolaşarak geçirecek olursa Heaven zor bulduğu güvenini kaybedebilirdi. "Yoo, yo… Olamaz!" diye mırıldandı. "Hiçbir yere gidemezsin Kont bozuntusu, ben bu konuşmayı yapmadan bu evden ayrılamazsın!" Çalışma odasından çıkarak Adrian'ın odasının bulunduğu kanada ilerledi. Odanın önüne geldiğinde bir iki saniyelik bir duraksama yaşasa da, derin bir nefes alıp kapıyı açtı ve içeriye girer girmez sonunda karşılaşabildiği adamla gözleri kesişti. Her ikisinin de ağzı aynı cümleyi söylemek için aralandığında, birinin sesi diğerini bastırmak için yarışa girmiş gibiydi. "Sen ne yaptığını sanıyorsun?" Adrian genç kızın fark etmediği uşağa başıyla kapıyı gösterip, çıkmasını beklerken bir cevap vermedi. Heaven hareket eden uşağın varlığıyla nasıl bir duruma düştüğünü anlayabildi. İçeride başka birisinin, hele de bir uşağın, olduğunu fark etmemişti. Adamın çıktığı kapıya kayan gözleri kaçabilmek için gerekli mesafeyi tartarken, Adrian kızın aklından geçenleri okumuş gibi, çıkan uşağın ardından kapıyı kilitledi. Heaven korku ve heyecanla kızarmaya başlıyordu. Yanakları alev alırken, yüzünü aşağıya eğdi. Adrian kahvaltıda göremediği kızın odasına dalmasıyla büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. Fakat içeride bir başka uşak varken, kızın kendisine hesap sormaya kalkması sinirlenmesine sebep olmuştu. Heaven'ın uşağı fark etmediğini adam odadan çıkarken kızın attığı bakışlardan anlamış olsa da, bir çalışan tarafından fütursuzca azarlanmak ve saygısız bir girişle karşılaşmak otoritesini sorgulatacağından, Heaven'ın hatasını anlamasını sağlayacaktı. "Derdin ne senin?" diye bağırdığında, genç kız olduğu yerde titremeye başladı. Ağzını açıp bir şeyler söylemeye çalışsa da, çaresiz bir inilti koymaktan başka bir eylem gerçekleştiremedi. "Size neler yapabileceğimin farkında mısınız Bayan Brown? Bir Kont'a karşı gerçekleştirmiş olduğunuz bu saygısızlığın nelerle cezalandırılabileceğinin bilincinde misiniz?" Genç adamın sesinden sızan öfke ve bedeninin yaydığı gerginlikle Heaven'ın üzerine yürümeye başlamasıyla kendine gelen kız, geri geri kaçmak yerine ayaklarını sıkı sıkı yere basarak olduğu yerde kalmayı tercih etti. "Asıl senin derdin ne, ha?" diye karşı atakta bulundu. Adrian Heaven'dan böyle bir çıkış beklemiyordu. "Ne demek istiyorsun?" diye sorarken sesinde şaşkınlığının izleri okunuyordu. Adrian'ın duraksayan adımlarıyla, zafer kazanmış gibi gülümseyen genç kız, kollarını göğsünde çaprazlayarak ağırlığını bir ayağına verdi ve öne eğildi. "Öğrenemeyeceğimi mi sandın? Beni buraya keyfi sebeplerle istediğini hiç kimseden duymam mı sandın?" dedi. Adrian kızın derdini sonunda anlamış olmaktan dolayı rahatladı. Küçük aptal, odasına hesap sormak için dalmıştı. Gerginliği ufak ufak dağılırken, yüzünde alaycı bir gülümseme dolaştı. "Ne olmuş yani Bayan Brown?" Genç kız, karşısındaki adamın utanmadan, kaçınmadan hala 'ne olmuş yani?' diyebilmesine sinirlenerek duruşunu bozdu. Göğsünde çaprazladığı kolları çözülürken, vücudunun iki yanına düştü ve birer zararsız yumruğa dönüştü. "Hala ne olmuş diyor ya, kaygısız serseri!" diye mırıldandı. Ama sesini alçak tutmadığından ya da buna çabalamadığından, sözleri Adrian'ın da kulaklarına misafir olmuştu. Keyfi daha da artan genç adam, dudaklarını ısırarak firar etmeye hazır kahkahalarını durdurdu. Kızın kendisine doğru düzgün bir cevap vermesini bekledi. "Kim olduğun umurumda bile değil. Benimle alay edemezsin. Beni insanların gözü önünde küçük düşüremezsin. Hakkımda yanlış kanılara varmalarına sebep olamazsın! Duydun mu beni serseri?" Heaven isyan eder gibi, tepine tepine bağırdığı bu sözlerden sonra şömine üzerindeki raflardan rastgele aldığı bir bibloyu adama fırlatınca, işin rengi değişti. Adrian hedeften çıkmak için eğilirken, biblo karşı duvara çarpıp parçalara ayrıldı. Ama Heaven'ın hırsı henüz sönmemişti. Arkasına dönüp raflardan iki biblo daha alarak, ardı ardına Adrian'ın üzerine yolladı. Her atışında da, içinde birikenleri kusuyordu. "Pis zampara!" demişti ilk seferinde. İkinciye geçerken, "Utanmaz odun!" olmuştu. Ardı ardına gelen diğer atışlarda da, Adrian'ın uğramadığı hakaret kalmamıştı. "Hadım edilesice!" diye çığlık attığı son seferin ardından, atacak başka biblonun ya da herhangi başka bir nesnenin kalmadığını gördüğünde gözleri büyüdü. İşte şimdi hedef alan değil, hedef alınan olmuştu. Dudaklarını dişlerken, korkuyla yutkundu. Kızın bütün öfkesini kusmasını sabırla bekleyen Adrian son biblonun da parçalara ayrılmasının ardından yüzündeki pis sırıtışla eğildiği yerden doğruldu. "Son sözleriniz biraz ağır oldu Bayan Brown," dedi alayla. Kızın cevap vermemesi üzerine uzun boyuyla üzerine yürümeye devam etti. Bir yandan da tek kaşını kaldırmış, Heaven'ı kışkırtmaya devam ediyordu. "Ne oldu, atacak başka şey bulamıyor musunuz yoksa Bayan Brown?" Heaven'ın sessizliği sürerken Adrian'ın keyfi de aynı oranda artıyordu. "Dilinizi mi yuttunuz yoksa Bayan Brown? Ya da, ardında saklanacağınız bir silahınız kalmadı mı?" Cesaretini kaçtığı yerden bulup da yeniden yakalamaya çalışan Heaven, havasına laf ettirmemek için korkusunu göz ardı ederek, "Ne alakası var, ben sadece…" demeye çalıştı. Ama söyleyecek bir şey bulamayınca susmak zorunda kaldı. "Siz sadece ukala bir baş belasısınız Bayan Brown. Ve bu baş belası benim canımı fena halde sıkıyor." Heaven şömine ile Adrian arasında sıkışmak üzere olduğunu fark eder etmez kıvrak bir hareketle Adrian'ın önünden dolanıp akasına geçti. "İyi o halde. Bu baş belasının sizi daha fazla rahatsız etmemesi için kapıyı açın da çıkabilsin. Beş belası söz veriyor, bir daha Kont Hazretlerini rahatsız etmeyecek." Adrian kızın kurtulma bahanelerini başını iki yana sallayarak geçiştirdi. Zaten bir saniyelik göz kırpma anında önünden sıyrılan kızla avcı duyuları harekete geçmişti. Bu kocaman oda içinde kaçan kovalayan oyunu oynamak için heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. "Baş belası cezasını çekmeden bu odadan ayrılamayacak ama," dedi. Ve kapıya yönelerek kızı yeniden sıkıştırmayı denedi. Üzerine üzerine gelen adamın kararlı adımlarından tersine attığı adımlarla kaçmaya çalışan Heaven diline hakim olamıyordu. Başına geleceklerden deli gibi korksa da, adamın kendisini sinir ettiği ölçüde onu sinir etmek istiyordu. "Bana zarar veremezsiniz!" diye bağırdı koşturmaya çalışırken. Adrian sakin adımlarla Heaven'ın üzerine yürümeye devam etti. Genç kızın telaşlı adımlarının sıklığına oranla attığı her bir sakin adıma rağmen, aralarındaki mesafe giderek kısalıyordu. "Zarar vereceğimi kim söyledi?" Heaven'ın adımları duraksadı bir anda. "Bana dokunmayacak mısınız yani?" diye sordu. Adrian içinden kahkahalar atarken, 'Ah sana öyle bir dokunacağım ki…' demek istiyordu. Aklına gelen bin bir türlü dokunma yöntemiyle kuruyan dudaklarını yalayarak, yutkundu. Sabit tutmaya çalıştığı yüzüyle, başını iki yana salladı ve Heaven ile aralarındaki mesafeyi biraz daha kapadı. Kont'un ona zarar vermeyeceğini söylemesine rağmen kendisini hala güvende hissetmeyen Heaven, duraklamasının bedelini ödemek üzereydi. Yeniden kaçmaya başlarken, Kontes odasına açılan kapıyı gördüğünde oraya yöneldi. "İçimden bir ses size güvenmemem gerektiğini söylüyor Lordum ve ben o sesin doğru söylediğine inanıyorum. Beni rahat bırakın!" diye bağırıp kapıdan içeri girdi ve Kontes odasının dışa açılan kapısına yöneldi. Oda, evde bir Kontes olmadığından ya da Adrian metreslerini Westcliff malikanesine getirerek, atalarının hatıralarını kirletmek istemediğinden, birkaç eşya haricinde boştu. Boş odaların kapıları kilitli tutulurdu. Ve Heaven bir mutfak çalışanı olduğundan bu gerçeği bilmiyordu. Yakın bir zamanda birebir tecrübe ederek öğreneceğini düşünmek, Adrian'ın tutmakta güçlük çektiği kahkahasını serbest bırakmasına sebep oldu. Az önceki kaçma kovalamaya bir son vererek, rahat adımlarla Kontes odasına girdi ve aradaki kapıyı kapatıp, kilitledi. Artık tamamen birbirlerine kalmışlardı. Heaven kapının elceğini aşağıya indirip açmaya çalıştığı halde, hareket etmeyen kapıyla  kaçışının sona erdiğini anladı. Arkasından sessizce yaklaşan adamın farkındaydı. Son duasını etmeye daha önce hiç bu kadar yaklaşmamıştı. Pes ederek Adrian'a döndü ve yorgun bir sesle, "Konuşabiliriz," dedi. Adrian ilgisini çeken bir teklifle karşılaşmış gibi kaşını kaldırdı. "Ne konuşacağız?" Heaven genç adama yaklaşıp önünde durdu. Doğrudan gözlerinin içine bakarak üzgün olduğunu belli eden bir tonda, " Beni çok zor durumda bıraktığınızın farkında değilsiniz, değil mi?" diye sordu. Adrian'ın yüzündeki son eğlence kırıntıları da bu sözler üzerine havaya karıştı. Kaşları çatılırken, "Neden bahsediyorsun?" diye sordu. Heaven evindeki çalışanlar arasında olanların Adrian'a yansıtılmamasına ne kadar minnettar olsa da, şu anda bu kalın kafalı adama olanları başından sonuna kadar anlatmak ve kendisine hangi gözle bakıldığını söyleyecek olmak gözünü korkutuyor, daha çok utanmasına sebep oluyordu. "Beni bir aşçıya ihtiyacınız olduğunu söyleyerek işe aldınız," dedi öncelikle. Laftan anlamayan bir çocuğa laf anlatmaya çalışır gibi tane tane söylemişti bunları. Adrian Heaven'ın, her ikisinin de bildiği bu gerçeği yineleyerek nereye varmaya çalıştığını bilmediğinden, "Yani?" diye sordu. Bu vurdumduymazlığı Heaven'ın sakinliğini sekteye uğratıyordu. Yumruk yaptığı ellerini elbisesinin katları arasına saklayarak konuşmasına devam etti. "Fakat sizin zaten bir aşçınız varken beni işe almanız, diğer çalışanlar tarafından nasıl algılandı hiç düşünmediniz, değil mi?" Adrian kızın anlatmak istediklerini yeni yeni idrak ederken, zaten çatılı olan kaşlarını daha da çatarak, dışarıdan görenlerin korkuyla yutkunmasına neden olacak bir çehreye büründü. "Sana bir şey mi söylediler?" derken, sesindeki öfke derinden geliyordu. Heaven başını iki yana salladı. "Sorun da bu," dedi. "Kimse benimle konuşmuyordu. Beni aralarına almak istemiyorlardı. Beni senin metresin sanmışlar. Düşünebiliyor musun, buraya gizli bir ilişki yaşayabilelim diye getirildiğimi düşünmüşler. Sanki metresler hizmetçi olarak çalıştırılırmış gibi…" Adrian genç kızı düşürdüğü duruma içinden lanetler ederken dalgınca, "Elbette çalıştırılmaz," diye mırıldandı. Heaven ne kadar belli etmemeye, içinde tutmaya çalışsa da, hüznü gözlerinin ardından yansıyordu. Hayatında hiçbir zaman bu kadar aşağılanmış olmamalıydı. Ama Adrian, yıllar sonra kalbini harekete geçiren genç kızı nasıl zor bir duruma soktuğunu anlayamamış, hata yapmıştı. Heaven'ın yüzünü kendi büyük avuçları arasına alarak gözlerini gözlerine dikti. Heaven bu yoğun bakışlardan gözlerini kaçırmaya çalışırken, "Bana bak Heaven," dedi. Fakat Heaven inatla bakışlarını kaçırmaya devam edince, Adrian dizlerini Heaven'la aynı boya gelene kadar büküp yeniden, "Bana bak," dedi. Heaven genç adamdan kaçırmaktan vazgeçtiği gözlerini karşısındaki adama sabitlerken, masumiyeti maddeselleşip havaya karışmıştı. "Seni asla öyle bir duruma sokmam," dedi Adrian önce. Heaven'ın onayını bekledi bir süre. Genç kız başını belli belirsiz salladığında devam etti. "Yemek konusundaki yeteneğin tartışılamaz. Sandy'nin yemekleri artık tek düze hale gelmeye başlamıştı ve artık çalışamayacak kadar yaşlanmıştı. Emekliliğe ayrılması lazımdı. Fakat onu öylece kovamazdım. Burada çok uzun bir süre çalışmıştı. Seni bu yüzden ailenin yanından kopardım.Ve tabi bir de, baş belası olarak yerime getirdiğin keyfimi de düşünmedim değil." Adrian son sözlerinden sonra Heaven'ın yüzünde beliren tebessüme baktığında içinin yandığını hissetti. İster istemez genç kızın dudaklarına takılı kalan tebessüm, Adrian'ın dudaklarında da yerini aldı ve Adrian kendisini Heaven'a çekilirken buldu. Heaven öpücük gelmeden önce yeniden öpüleceğini anlamıştı. Kalbi yarış atı gibi dört nala koşarken, yüzündeki tebessüm titreyerek yok olmuş, dudakları beklentiyle aralanmıştı. Ablasıyla ilgili bütün suçluluk duygularını rafa kaldırmıştı. Heaven hayatında hiçbir zaman bencil biri olmamıştı ama Adrian konusunda Valerie'yle savaşması gerekse bile savaşacaktı. Heyecanla çarpan iki kalp, birleşen dudaklarla bir anlığına atmayı kesti. Ardından daha büyük bir hız ve daha güçlü bir ritimle atışına devam etti. Öpücük sürerken, Adrian geri geri giderek, Heaven'ı da kendisiyle beraber sürükledi. Her ne kadar Heaven'a dokunmak, cenneti solumak gibi olsa da, genç kıza vermesi gereken bir ders vardı. Otoritesini sarsmasının bir bedeli vardı. Ve elbette üzerine yağan onlarca değerli biblonun da öyle… Öpücükle kendinden geçen Heaven, Adrian'ın kucağına oturacak şekilde kanepeye düştüklerinin bile farkında değil gibiydi. Fakat kalçalarına inen sert bir şaplak sonrası, acı bir şekilde kendine geldi. Hemen kendisini geri çekerken, dehşetle açılan gözlerini Adrian'a dikti. "Ne yaptığını sanıyorsun?" diye bağırdı yakın mesafeden gözlerinin içine öfke ve adlandıramadığı bir başka duyguyla bakarken. Adrian dudaklarını büzüştürüp kaşlarını kaldırdı. Düşünür gibi bir ses çıkardıktan sonra, "Seni cezalandırıyorum," dedi. Bu cezanın nereden geldiğini bilmeyen Heaven acıyan kalçasına gitmeye heveslenen elini yarı yolda durdurarak küskün bakışlarını yüzüne yerleştirdi. "Neden?" diye sordu. Hala neden cezalandırıldığını anlayamıyordu. Adrian Heaven fark etmeden bir şaplak daha indirirken, "Otoritemi sarsmanın cezasını kesiyorum. Bir de kırılan onlarca biblomun intikamını alıyorum," diye cevap verdi ve bu cevaptan sonra hiç durmadan birkaç şaplak daha indirdi. Aldığı cevaptan sonra bunu hak ettiğini düşünmeye başlayan Heaven, gözünün kenarından bir damla yaş süzülüp de, daha fazla dayanamayacağını düşünene kadar sesini çıkarmadı. Sonunda acıya katlanamayacağını anladığında, "Yeter!" diye isyan etti. Adrian'ın eli hareketini anında kesti. Heaven da oturmakta olduğu kucaktan hızla kalkarak, ara kapıya yöneldi. Kilidi çevirip Kont'un odasına geçerken, arkasına bile bakmıyordu. Adrian ise genç kızın hiçbir şey söylemeden hareketlenmesinin ardından ayaklanıp peşinden kendi odasına yöneldi. Genç kız odanın kilitli olan kapısının kilidini de açtıktan sonra arkasına dönüp bütün öfkesiyle, "Umarım hadım edilirsin seni aşağılık kendini beğenmiş Kont müsveddesi! Canın cehenneme!" diye bağırdı ve ardından gelebilecek Adrian'ın hızını kesmek adına kapıyı çarparak çıktı. Tanrım, bir Kont'a hakaret etmiş, ağzı bozuk ucuz kadınlar gibi ağzına geleni saymıştı. Kapıdan çıkar çıkmaz içeriye girdiğinde karşılaştığı uşak ve Sally'i gördüğünde kaşları çatıldı. Her ikisi de kapıyı dinlediklerini belli etmemeye çalışarak farklı yönlere doğru yol alırken, Heaven sinirlerini de toplayıp, mutfağına inmek üzere merdivenlere yol aldı. Sanki orada bulunma sebeplerini anlamamıştı! Genç Kont ise odasında ardına bakmadan kaçan kızın söyledikleriyle kalakalmıştı. Romantizm onların ilişkisinde ancak bir yere kadardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD