Valerie çiftlik sınırları içerisinde çıldıracak kadar bunalmıştı. Heaven'ın varlığının günlerini doldurduğunun da ancak bu şekilde farkına varmıştı. O olmadan burası bomboştu. İşkence edeceği birisi olmadan Valerie ne yapabilirdi ki? Betty de onunla ilgilenmiyordu işte.
Westcliff'ten döndükten sonra, bu konu üzerine de düşememişti. Valerie'nin sahiplenmesini bekleyen bir Kontes koltuğu ve Adrian varken geçirdiği her gün günahtan farksızdı. Tüm bu sıkıntılarının arasında kuzenlerinden gelen balo daveti ile meşgul olacak bir şeyler bulmuştu. Avın kokusunu alan avcı gibi bu davetin üzerine düşünmeden atlamıştı. Eğlence denildiği zaman Valerie'den uzak durması beklenemezdi.
Başta kimin daveti olduğunu bilmiyor olsa da, Kent'e, dayısı ve kuzenlerinin yanına vardığında öğrendiği isimle dünyası gök kuşağının yedi rengine bürünmüştü. Bu Valerie'ye verilen bir şans, devam etmesini gösteren bir işaretti. Ve Valerie Kontes olduğunda, kendisi için bilmeden yaptıkları bu iyiliğin karşılığını kuzenlerine fazlasıyla ödeyecekti. Onların da zengin ve asil adamlarla evlenebilmeleri için gösterişli, yeri göğü inleten davetler düzenleyecekti. Tabi ki, kendi kocasından daha üstün olmamalarına dikkat edecekti. Valerie'yi ezmeye hiç kimsenin gücü yetmezdi.
Kent'e gitmek ise düşündüğünden zor olmuştu. Bay Brown kızının birisi Westcliff malikanesinde çalışıyorken, diğerini asil akrabalarının yanına göndermekte tereddütler yaşamıştı. Tabi bir de katılacakları balo için gereken yeni elbisenin, ayakkabının, eldivenin ve diğer ıvır zıvırın bütçesine açacağı kocaman deliği de unutmaması gerekirdi. Valerie bu daveti kesinlikle reddetmek zorundaydı.
Tabii ki bütün bunlar Bay Brown'un Valerie bir günlüğüne yataklara düşmeden önceki düşünceleriydi. Nazlı kızı istediğini elde edemeyen küçük bir çocuğun şımarıklığıyla kendisini odasına kilitlemişti. Tanrı vergisi oyunculuk yeteneği ve istediğinde yükselebilen ateşiyle de bu tepkisini desteklemişti. Betty kızın blöfünün farkındaydı. Ne yazık ki, kızlarına delicesine tutkun olan bu yaşlı adamın gerçeği görmesi Betty kadar kolay değildi.
Her iki kızı da elinde büyüten Betty, Valerie'nin güzel yüzüne kıyasla çirkin olan mizacının kaynağını bir türlü kestiremiyordu. Bir yerde hata yapan mutlaka kendisi olmalıydı. Heaven'ın üzerine fazlaca düşüp, Valerie'yi ihmal mi etmişti ki, Valerie bugün bu kadar hırslı ve sinsiydi?
Sonuç olarak Valerie istediğini elde etmiş, babasından aldığı yüklü miktarda harçlıkla Kent'e gitmek üzere yola çıkmıştı. Bütün yol boyunca aklında çalacak olan vals parçaları, edeceği dansların figürleri, yakışıklı adamlar ve onların paraları vardı. Tabi bir de kuzenlerinin terzisinin kendisi için dikeceği yeni kıyafetini de unutmamak gerekirdi. Valerie bu baloda gerçekten de çok eğlenecekti. Sahiden de, eğlenebilecek miydi?
Miranda için günün en güzel saatleri akşam saatleriydi. Yemek yendikten sonra kocasıyla beraber salonda oturmanın tadını çıkarır, sonra da yine kocasının kollarında odalarına çıkarılırdı. Gündüzleri göremediği kocasıyla geceleyin tüm o ayrılıkların acısını çıkarırlardı.
Şimdi de durum farklı değildi. Malikaneye gelmeleri akşam saatlerine olan tutkusunu değiştirmemişti. Kocasının yanı sıra, sevdiği bir akrabasıyla geçireceği akşamların yorgunluğuna ilaç gibi geleceğini biliyordu. Lucie'yi de getirmiş olsalardı keyfini hiçbir şey bozamazdı. Fakat minik meleği uzun yolu kaldıracak kadar güçlü değildi. Onun evlerinde kalıp anne ve babasını beklemesi daha doğru gelmişti.
Adrian'dan balo konusunda izin koparmasından bu yana üç gün geçmişti. Kararın hemen ertesi günü işe koyulan Miranda, öncelikli olarak Adrian'ın çalışma odasına el koymuş, genç adamları da malikane sınırlarının dışına postalamıştı. Sonraki işi ise davetli listesini çıkarıp, bir uşak eşliğinde davetiyeleri hazırlamaktı. Ve görünüşe bakılırsa bunda biraz abartıya kaçmıştı. Gelenlerin bir kısmı Adrian'ın Miranda'ya olan hoşgörüsünü silip süpürebilirdi. Miranda yine de pes etmeyecekti. Bazı küslüklerin sona ermesi gerekirdi. Sevdiği insanlar arasında sıkışıp kalmak hiç de ona göre değildi.
Aynı gün içinde davette konuklara ikram edilecekler menüsünü de hazırlamış, mutfak çalışanlarına bu listeyi vermek üzere rotasını mutfağa çevirmişti. Fakat mutfağa varmak üzereyken Adrian'ın sesini duyduğunu zannederek olduğu yerde kala kaldı. İmdadına yetişir gibi oraya yerleştirile kolonun arkasına saklandı ve duyacaklarını dinlemeye başladı.
"Elmalı tarttan istiyorum," diyordu Adrian.
Henüz kime ait olduğunu bilmediği buğulu ve ince bir kadın sesi azarlarca cevap verdi.
"Bunu Bayan Dorotha'ya söyleseydiniz de olurdu. Bu kadar uğraşmak zorunda kalmazdınız!"
Miranda Adrian'ı azarlayabilecek kadar küstah olan bu hizmetçiyi merak etmekle, bulunduğu duruma kahkahalarla gülmek arasında kalmıştı.
"Fakat ben kendim söylemek istedim," diye cevap verdi Adrian kıza.
"Aman ne güzel," dedi henüz görmediği kız. "Başka bir isteğiniz yoksa mutfağımdan çıkın da isteklerinizi gerçekleştireyim."
Adrian kızın kışkırtan sözleri ve azar dolu sesini görmezden gelmeye devam etti. Arsızlığı iyice ele alarak, "El değmemiş dudaklarından bir öpücük istesem verecek misin sanki?" sorusunu sordu. Ve ardından Miranda mutfak zeminiyle buluşan bilmediği cisimlerin şangırtısını duydu.
Daha fazla gizlenmenin gereksiz olduğunu düşünerek kolonun ardından sıyrıldı. Adrian'ın bu yaptığı çok yanlıştı. Bir hizmetçiyle flört ettiği duyulursa hakkında can sıkıcı dedikodular yayılabilirdi. Birkaç ay sonra kucağında bir kundakla kim olduğu bilinmeyen bir kızın kapılarına dayanması ihtimalini göze alamazdı, almamalıydı.
Kapıya varmadan, hala görmediği sesin sahibinden son bir cümle daha duydu.
"Eğer hemen burayı terk etmezseniz, domateslerimin o tertemiz gömleğinizde oluşturacağı lekelerden ben sorumlu olmayacağım!"
Ve ardından Miranda'nın uzun süredir duymadığı kahkahalarıyla Adrian kapıda belirdi. Kapı ağzında dikilen şaşkın Miranda'yı gördüğünde, kahkahası alaycı bir gülümsemeye büründü.
"Merhaba Mir," dedi ve onun cevabını beklemeden yürümeye devam etti. Miranda'yı ardında bıraktıktan sonra ise, "Hoşça kal Mir," diye seslendi.
Olduğu yerde donduğunu yeni fark eden Miranda beklememesi gerektiğini kendisine hatırlatarak mutfağa girdi. Sırtı kendisine dönük zayıf bir kızla karşılaştığında istemsizce, "Sen de kimsin?" diye bir soru firar etti dudaklarından.
Başını yapmaya çalıştığı işten kaldıran Heaven, karşısında asillerden geldiği her şeyinden belli olan kadını süzdükten sonra kaşlarını çattı. Bugün bütün lanet olası beyaz yakalıların mutfağı keşfetme hevesi mi kabarmıştı yani?
Ellerini beline bağladığı önlüğüne silip, önüne döndü. Kalçasını tezgaha yasladıktan sonra kollarını göğsünde bağladı.
"Ben, benim. Asıl sen kimsin ve mutfağıma neden girdin?"
Miranda önüne dönmesiyle yüzünü gördüğü kızı bir yerlerden hatırlar gibi oldu. Heaven gibi kaşları çatılırken, "Seni tanıyor muyum?" diye sordu.
Heaven tüm bunlardan sıkılmıştı. Karşısındaki kadını tanımıyordu ve onun da kendisini tanıdığını zannetmiyordu. Ve akşama yetişecek olan bir dünya dolusu yemeğin bir an önce yapılması gerekiyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra, "Bakın Bayan," diye söze girdi. "Sizi tanımıyorum ve eğer bana izin verirseniz, işime dönmek istiyorum."
Miranda cevap vermedi. Bir süre daha kaşları çatık vaziyette düşünmeye devam etti. Sonra dünyanın en büyük gizemini çözmüş gibi aydınlanan yüzüyle parmağını şaklattı.
"Tabii ya," dedi. "Seni Lorrence'in kızlarının yanında görmüştüm. Beatrice ve Fiona'yla birlikteydin."
Kuzenlerinin ismini duymasıyla birlikte dikkati dağılan Heaven, kadına bir kez daha baktı. Fakat hala onun kim olduğunu çıkaramamıştı. Başını iki yana sallayıp, bezgince "Üzgünüm, sizi yine de tanımıyorum," diyebildi. Ardına dönüp işini yapmaya devam edecekken, kolu genç kadın tarafından tutulup engellendi.
Miranda peşine taktığı kızı masaya kadar sürükleyip, sandalyelerden birine oturturken merakı ayaklanmıştı. Asil bir ailenin kızlarının yanında balolara katılan bu genç kız, nasıl oluyor da Adrian'ın mutfağında karşısına çıkıyordu? Burada ne çeşit bir oyun vardı böyle?
Heaven zorla oturtulduğu taburede öfke dolu gözlerini karşısındaki genç kadına dikmişken, Miranda umursamaz bir tavırla bir başka tabureye yerleşti. Hanımefendiliği bir kenara atarak, Heaven'a doğru eğildi. Ufak yüzüne büyük gelen gözlerini genç kıza rahatsızlık verecek kadar yaklaştırdıktan sonra, "Anlat bakalım," dedi. "Nasıl oluyor da Adrian'ın mutfağında çalışan bir hizmetçiyken, asillerin bulunduğu baloya katılabiliyorsun?"
Merakının düşünme yetisinin önüne geçmesinden ötürü sorduğu sorunun ne kadar kaba olduğunun farkına varamamıştı. Fakat Heaven kendisini aşağılanmış hissettiğinden, dudaklarını büzüştürdü. Miranda bu sorunun cevabını düzgünce sorsa kolaylıkla alabilirdi. Fakat şimdi Heaven'ın tersliğine denk gelmişti.
"Sana bunu neden söyleyeyim ki?" diyerek bunu Miranda'ya da belli etti.
Miranda duyduğu soru karşısında nasıl bir cevap vereceğini şaşırdı. İçinden geçen onlarca cevabın içinden birisini seçmeye çalışsa da seçemedi. En sonunda kendisi de emin değilken, "Çünkü merak ediyorum?" dedi. Bunu öyle soru yüklü bir şekilde söylemişti ki, Heaven karşısındaki kadının bu haline kendisini tutmasa gülebilirdi. Fakat yüzündeki ciddiyeti korudu.
"Yani?"
"Yani, meraktan çatlayan birinin merakını gidermek için hiçbir şey anlatmayacak mısın?"
Heaven başını iki yana salladı. "Hayır, anlatmayacağım!"
Miranda daha da hırslanırken, başka bir şeyler düşünmeye başladı. Bu kızı açılmaya zorlayacak ne gibi bir bahane üretebilirdi ki?
"Pekala, bana konumumu kullandırmak zorunda bırakma!" dedi. "Anlatmazsan, seni buna mecbur bırakacağım."
Miranda ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kadar yanlış bir şey söyleyemezdi. Heaven o güzel kaşlarını çatıp, alnında kırışıklıklar oluşmasına sebep olurken, zorla oturtulduğu yerden ayağa kalktı.
"Kim olduğunuz beni ilgilendirmiyor. Beni tanısaydınız, konumunuzla bir şeylere zorlayamayacağınızı da bilirdiniz. Gerçekten, artık gitmeniz gerek. Yetiştirmem gereken bir sürü işim var. Bunlarla harcayacak vaktim yok."
Miranda kızın asabiyetine hak vererek, yine gitmesine engel oldu. Oturduğu yerde Heaven'ın ellerinden tutup tekrar çekiştirdi. Heaven kendisine döndüğünde "Tamam," dedi. "Tamam, haklısın. Çok özür dilerim. Bunu söylememeliydim. Ama inan bana, sen kaçtıkça ben daha çok merak edeceğim." Derin bir nefes alıp devam etti. "Şimdi bana anlatacak mısın?"
Aslında Miranda'nın çok da gizli olmayan bu durumu açıklaması için Heaven'ı bu kadar zorlaması komikti. Heaven tabureye geri oturup, "Onlar benim kuzenlerim," dedi. İşte bütün hepsi bu tek cümlenin içindeydi.
Miranda duyduğu cümleyle hayal kırıklığına uğramıştı. Halbuki dedikodunun kokularını aldığını sanmıştı. Renksiz hayatına biraz olsun renk katacak bir sırrın peşine düştüğünü sanmıştı.
"Nasıl yani?" dediğini bile fark etmedi.
"Beatrice ve Fiona dayımın kızları. Annem babamla evlendiğinde ailesiyle bütün bağlantısını kesmiş. Fakat büyük babam öldüğünde, dayım Valerie ve beni daha iyi eğitim alabilelim diye görmek istemiş. Yılın bazı zamanlarında Valerie ve ben Kent'te yaşayan dayımların yanına gider, onlarla birlikte vakit geçiririz. Hepsi bu kadar. İnan bana, merakınıza değecek kadar çetrefilli bir durum söz konusu değil."
Miranda bu sefer de, "Valerie kim?" diye sordu. Heaven sabırlı olmaya çalışıyordu. Ama karşısındaki kadın merakıyla bunu sınıyordu.
"Valerie benim ablam. Şimdi sorgulamanız bittiyse, işimin başına dönebilir miyim?"
Yine ayaklanmaya kalktığında, Miranda tarafından yine durduruldu.
"Daha bitmedi," diye ciyaklayan genç kadın sorularla dolu bakışlarını Heaven'a dikti. "Kim olduğuna açıklık getirmiş olabiliriz ama neden burada olduğuna dair hala bir fikrim yok."
"Sen de amma meraklı çıktın," diye bir karşılık aldı. Bunun karşılığında sadece omuz silkti. Ne söyleyebilirdi ki? Gerçekten de meraklı bir yapıya sahipti.
Kaçışı olmadığını anlayan Heaven bunu da açıklayıp, işine dönmeye karar verdi. Gerçekten de artık yemeklere girişmesi gerekiyordu. Geç kalacaktı. Lord Westcliff'i misafirlerinin önünde rezil edecekti. Düşündü de, aslında fena da fikir değildi. İç çekip kafasını sallayarak aklındakileri uzaklaştırmaya çalıştı.
"Babam bu arazideki kiracılardan biri," diye söze başladı. Miranda başını onaylar anlamda sallayıp devam etmesi için sözsüz bir ricada bulundu.
"Kont kiracılarına ziyarete çıktığı bir gün, bizim küçük evimizde mahsur kaldı. Yemek vaktini de bizimle beraber geçirdiğinde, yaptığım yemekleri beğenerek beni aşçısı olarak burada görmek istedi. Babam da bunu kabul edince… Gördüğün gibi."
Miranda bunu da öğrendiğine göre artık Heaven'ı serbest bırakabilirdi. Kızın elini tutan elini geri çekti. Sonra da taburesinde geriye gidip Heaven'a artık kalkabileceğinin sinyallerini verdi. Heaven da bu fırsatı kaçırmadı. Taburesinden kalkıp mutfak tezgahına ilerlemeye başladı. Birkaç adım sonrasında ise geri dönüp Miranda'nın yüzüne baktı.
"Bu arada adım Heaven. Ve tüm bu kendimle ilgili anlattıklarıma rağmen ben sizi hala tanımıyorum," diyerek Miranda'ya ortada olan bir gerçeği hatırlattı.
Miranda yerinden kalkarken "Oh, ne kadar da aptalım," dedi. Sonra Heaven'a yaklaşıp sıcak bir gülümseme eşliğinde elini uzattı. "Ben Miranda. Adrian'ın kuzeni Beverly Dükü Aleksander Trameyn'in karısıyım. Ve seninle tanıştığım için çok mutlu oldum Heaven. Ne kadar inatçı biri olsan da, seni sevdim."
Heaven da karşısındaki kadını sevmişti. Her ne kadar meraklı biri olsa da…
Kendisine uzatılan eli bekletmeden yakaladı ve aynı samimiyetle sıktı. Fakat kendisinden üstün biriyle el sıkıştığını hatırladığında telaşla tuttuğu eli bıraktı.
"Ah, çok üzgünüm…" diye mırıldandı. "Ben bir anda, şey… Bir anlık dalgınlığıma geldi Leydim, çok özür dilerim."
Miranda kızın neden bu kadar telaşa kapıldığına anlam veremeyerek kaşlarını çattı.
"Neden özür dilediğini bana açıklarsan, ben de neye önemli değil diyeceğimi bilirim belki?" dedi.
Heaven dudaklarına dişlerini geçirdi ve farkında olmadan içe doğru kemirmeye başladı.
"Size denginiz biriymişim gibi el uzattığım için…" derken sesi kendisine bile zor ulaşıyordu.
Miranda karşısındaki kızı tutup sarsmak istedi. Ona ilk önce elini uzatan kendisiydi.
"Saçmalık!" diye çıkıştı. "Eğer bunları önemsiyor olsaydım oturup seninle konuşmazdım bile… Hem az önce bana kafa tutarken konumlarımızın önemi yok gibiydi diye hatırlıyorum."
Son sözlerinin ardından sıcak bir kahkahayı serbest bırakan Miranda, genç kızın kolunu okşadı.
"Dinle Heaven, senden son bir iyilik istedikten sonra seni serbest bırakacağım. Benim için bunu halledebilir misin?"
Heaven gereksiz yere kapıldığı utangaçlığından sıyrılarak başını salladı.
"Ne olursa…"
Miranda takdir dolu bir bakışla kızı tezgaha yönlendirdi. Adrian'la Heaven'ın konuşmasına kulak misafiri olduğu sırada, elbisesinin katları arasına gizlenmiş cebe sakladığı listeyi çıkarıp kıza uzattı.
"Burada üç gün sonra düzenlenecek balo için hazırladığım menü yer alıyor. Yaklaşık olarak iki yüz davetlinin katılacağını bilmelisin. Fakat önlem amacıyla üç yüz kişilikmiş gibi hazırlanılsın. Sana güvenebileceğimi hissediyorum. Yine de… Yardıma ihtiyacın olduğunu düşünüyorsan hemen şimdi söyle. Kendi aşçılarımı buraya sana yardımcı olmaları için çağırırım."
Heaven Miranda'nın eline tutuşturduğu listeye göz gezdirdikten sonra başını kaldırdı. Genç kadına gülümsedikten sonra "Bunu halledebileceğime eminim," dedi. Miranda bu kızı şimdiden sevmişti. Gevşeyen yüzündeki gülümseyişi yeniden yerini bulurken Heaven'ın kolunu okşadı.
"Buna sevindim. O halde sana şimdiden kolay gelsin. Ve eğer fikrini değiştirip, yardıma ihtiyacın olduğunu düşünürsen beni burada bulabilirsin."
Heaven genç kadını başıyla onayladı. Miranda kapıdan çıktıktan sonra ise artık başlaması gereken işlerinin başın geçti. Üç gün sonra bu ev büyük bir davetin üstesinden gelecekti.
Üç gün çok hızlı geçmişti. Heaven ise menülerin hazırlanmasıyla ilgilendiği için günlerin hızla geçtiğini fark edememişti. Her akşam yorgun bedenini yatağına mutlulukla bırakıyor, her sabah aynı işkenceye isteksizce gözlerini aralıyordu. Fakat sonunda bu işkence de son buluyordu.
Hazırlıkları tamamlanan servisler büyük balo salonuna taşınırken başında duran Heaven, bu işler de bittikten sonra odasına gitmek üzere hizmetçi kanadına yöneldi. Aralıksız çalıştığı üç günün ödülü olarak akşam servislere yardım etmeyecekti. Mutfakta kalan birkaç arkadaşına gülümseyip, iyi şanslar diledikten sonra hayalini kurduğu odasına yöneldi.
Saat sekizi bulduğu sırada, konuklar birer birer gelmeye başlamıştı. Aleksander ve Miranda ev sahibinin yapması gerekeni yapıyor, gelenleri karşılayarak içeriye yönlendiriyordu. Ve ikisi tüm bunları yaparken, Adrian'ın hangi cehennemde olduğunu bilmiyorlardı.
Geniş merdivenlerin girişinde duran arabanın, meşale ışıklarıyla aydınlanan yüzeyinde gördüğü amblemle Miranda'nın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Çevresinde kimin olduğuna aldırış etmeden koşarak basamakları indi ve kapıların açılmasını bekledi.
Arabacının açtığı kapıdan ve yerleştirilen portatif merdivenden inen kadının da yüzünde aynı gülümseme vardı. Miranda kollarını kocaman açıp, kadına toparlanma fırsatı vermeden sıkıca sarıldı.
"Lilly! Tanrım, seni gerçekten de çok özledim hayatım," dedi.
Lillian kendisini ahtapot gibi saran kollardan sıyrılıp, bir adım geri çekildi.
"Ben de seni çok özledim Mir," diye karşılık verdi. Fakat üzerindeki tedirginlik barizdi. Bu gece burada büyük bir skandala imza atacaklardı. Ardından arabadan inen genç adam, Lillian'ın kollarından tutup kendisine yasladı. Miranda'ya dönen yüzünde sıcak bir tebessüm vardı.
"Seni görmek çok güzel Miranda," dedi. Ve Miranda'ya yetişen kocası Aleksander'a elini uzattı. İki adam el sıkışırken, Christian "Aleks," dedi. Aleksander da ona ismiyle hitap ederek, bu selamlaşma seremonisini sona erdirdi.
Aleksander Christian'a karşı kötü duygular taşımasa da, kuzeninin yıkılmasına sebebiyet veren kişi olduğu için her zaman mesafeliydi. Elbette kız kardeşi gibi sevdiği Lillian'la da yaşadıkları bu olumsuzluktan sonra, aralarına kocaman bir mesafe girmişti. Yine de onu kolları arasına alırken, gülümsemeyi ihmal etmedi.
"Geldiğiniz için teşekkür ederiz,"dedi.
Lillian da bu sözlere gülümsemekle yetindi. Genç adamla aynı fikirde değildi. Hala burada ne işleri olduğunu düşünüyor, geri gitmek için bahaneler bulmaya çalışıyordu. Christian'ın bu durumdan daha fazla kaçamayacaklarına dair sözleri üzerine daveti onaylamış, buraya gelmeyi göze almışlardı.
Arkada biriken araç kalabalığını gördüklerinde Lillian ve Christian, içeride görüşürüz diyerek ayrıldılar. Ve hemen arkalarından Miranda'nın davetini alan bir başka aile yaklaştı.
Gelenler Miranda'nın gözünde artık daha başka bir anlam taşımaktaydı. Heaven'ın dayısı, yengesi Lorrence, kızları Beatrice ve Fiona ile yaklaşırken, onların ardından yaklaşan diğer kızı da gözleri bir yerden ısırdı.
Her biriyle selamlaşmasının ardından gözlerini arkada kalan kadına dikince, Lorrence unuttuğu bir şeyi yeni hatırlamış gibi irkildi.
"Ne kadar da kabayım," dedi. "Sevgili çocuğum, seni yeğenim Valerie ile tanıştırmama izin ver lütfen. Kendisini bize eşlik etmesi için davet ettik, umarım sakıncası yoktur?"
Miranda Heaven'ın kız kardeşiyle tanıştırılmaktan ötürü kendini rahatsız hissederken, başını iki yana salladı.
"Keyfinize bakın," dedikten sonra onlara olan ilgisini arkalarındaki misafirlere yöneltti. Ve konukları balo salonuna süzülürken, Miranda kocasını ardında bırakıp hızla içeriye yöneldi.
Madem Valerie bu baloya konuk olarak girmişti, Heaven'ın da adil bir şekilde bu davete katılması gerekirdi. Ve Miranda, adil bir insan olarak bu düşüncesini gerçekleştirmeden rahat edemeyecekti.