Paris

1316 Words
diye çıkıştı. Sesi, odanın her köşesine yayıldı. Isabelle, gözlerini babasının öfkeli yüzüne dikerek, “Baba, bu benim hayatım. Ben sadece seni memnun etmek için yaşamıyorum. Selim, beni gerçekten seven bir adam ve onunla mutlu olabileceğime inanıyorum,” dedi. Bu sözler, babasının öfkesini daha da körükledi. “Senin mutluluğun benim kararlarımda saklıdır! Bu Selim denen adam kim ki, benim iznim olmadan hayatına girebilir? Onunla görüşmeye devam edersen, bu ailenin bir parçası olamazsın!” diye bağırdı. Isabelle, tüm bu baskıya daha fazla dayanamayarak, “Senin kararların mı? Senin bu aile üzerindeki kontrolün mü?” diye bağırdı. Gözleri, kızgınlık ve hayal kırıklığıyla doluydu. “Bir baba gibi davranmadığın sürece, beni yönetmeye hakkın yok!” Babası, Isabelle’nin bu sözleri karşısında donakaldı. Ama öfkesi, bu sessizliği çabucak bozdu. “Eğer o kapıdan çıkarsan, Isabelle, artık bir baban olmayacak. Benim adıma hiçbir şey talep edemezsin, hiçbir yardım bekleme!” dedi. Sesi bu kez bir tehdit gibi soğuktu. Isabelle, birkaç saniye boyunca babasının gözlerine baktı. O an, içindeki kırgınlık ve nefretin büyüklüğünü hissediyordu. Babasının, annesinin ölümüne nasıl kayıtsız kaldığını ve onun yokluğunda bir baba olarak nasıl başarısız olduğunu hatırladı. Gözleri dolmuştu ama gözyaşlarını bastırdı. Derin bir nefes alarak kapıya doğru ilerledi. Kapının önünde durdu, birkaç saniye sessiz kaldı. Arkasını dönmeden, sessiz ama kararlı bir sesle, “Ne zaman bir babam oldu ki, şimdi birini kaybedeyim?” dedi. Bu sözler, odanın içinde yankılandı. Babasının yüzüne acı bir ifade yayıldı; Isabelle’nin bu sözleri onu keskin bir bıçak gibi yaralamıştı. Isabelle, kapıyı açtı ve hızlı adımlarla dışarı çıktı. Paris’in soğuk akşam havası yüzüne vurduğunda, içindeki özgürlük duygusu, korkularını bastırıyordu. Arkasında bıraktığı hayata bir daha dönüp bakmadı. Gözlerinde yaşlarla, ama yüreğinde güçlü bir kararlılıkla sokakta ilerlemeye başladı. Artık kendi yolunu çizecek, kendi hayatını yaşayacaktı. Babasının gölgesinde geçen günler sona ermişti. Paris’in sokakları, gecenin soğuk örtüsü altında sessizleşmişti. İnce bir sis, sokak lambalarının sarı ışıklarını bulanıklaştırıyor, şehrin hüzünlü bir havası vardı. Isabelle, üzerindeki ince paltosuna sıkıca sarılmış, adımlarını hızlandırıyordu. Kalbi hem korku hem de belirsizlikle çarpıyordu. Artık evinden uzak, sokaklarda yalnızdı. Gecenin sessizliği, onun zihnindeki düşüncelerle doluydu; babasıyla yaşadığı sert tartışma, kalbinde derin bir iz bırakmıştı. Ama şimdi, sığınacağı bir yer bulmak zorundaydı. İleride tanıdık bir sokak göründü. Isabelle, çocukluk arkadaşı **Clara**’nın evinin bulunduğu o sokağa doğru yöneldi. Clara, Isabelle’nin zorluklarında hep yanında olmuş, ona destek olan nadir insanlardan biriydi. Büyük, taş bir binanın önüne geldiğinde, elleri soğuktan titreyerek kapıyı çaldı. İçeriden gelen ayak sesleri, Isabelle’nin yüreğinde bir umut kıvılcımı yaktı. Kapı açıldığında, karşısında Clara’nın tanıdık yüzünü gördü. Clara’nın kaşları, Isabelle’nin halini görünce endişeyle çatıldı. “Isabelle? Bu saatte burada ne işin var? Neler oldu?” diye sordu. Isabelle, gözleri dolmuş bir şekilde, “Clara… Sana her şeyi anlatacağım. Ama önce, bir gece burada kalabilir miyim? Başka bir yere gidecek yerim yok,” dedi. Sesi, kırılgan ve yorgundu. Clara, hiç tereddüt etmeden kapıyı ardına kadar açtı. “Tabii ki, Isabelle! İçeri gel, dışarısı buz gibi. Hadi, önce seni ısıtalım,” dedi ve Isabelle’yi içeri aldı. Isabelle’nin omuzlarındaki paltosunu çıkararak bir askıya astı ve onu oturma odasına yönlendirdi. Şömine, odanın ortasında sıcak bir ışık yayıyordu. Clara, Isabelle’ye hemen temiz bir battaniye ve yedek kıyafetler getirdi. “Bu kıyafetleri değiştir, sonra oturup konuşuruz,” dedi. Isabelle, Clara’nın uzattığı kıyafetleri alıp lavaboya geçti. Sıcak suyun yüzüne çarpması bile, o an Isabelle için bir rahatlama olmuştu. Üstündeki ıslak ve soğuk kıyafetleri çıkarıp Clara’nın getirdiği yumuşak, temiz giysileri giydi. Oturma odasına geri döndüğünde, Clara küçük bir tepsiyle ona bir fincan sıcak çay getirdi. “Al, bu seni ısıtır,” dedi Clara, Isabelle’nin yanına oturarak. Isabelle, fincanı ellerine aldı ve sıcaklığını hissederek derin bir nefes verdi. “Şimdi söyle Isabelle, neler oldu? Seni bu halde buraya getiren neydi?” Clara, Isabelle’nin gözlerindeki acıyı görüyordu, ama onun anlatmasını bekledi. Isabelle, derin bir nefes alarak başını eğdi. “Babam… Babamla kavga ettik,” dedi, sesi titreyerek. “Selim’den bir mektup almış. Mektubu okudu ve benim Selim’le olan ilişkimden rahatsız oldu. Bana onunla görüşmeyi bırakmamı emretti. Ama ben onu dinleyemedim, Clara… Selim, benim sevdiğim adam ve babam bunu anlamıyor. O kadar çok şey söyledi ki… Artık dayanamadım. Çıkıp geldim. Babam, eğer o evden çıkarsam bir daha bana yardım etmeyeceğini söyledi. Ama Clara…” Isabelle’nin sesi kırıldı, gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. “Ben zaten uzun zaman önce bir babam olduğunu hissetmeyi bırakmıştım.” Clara, Isabelle’nin bu sözleri karşısında içten bir üzüntü duydu. Elini Isabelle’nin omzuna koyarak, “Ah Isabelle… Çok zor bir durumdasın, ama burada güvendesin. Bu gece burada kal. Ve istediğin kadar da kalabilirsin. Birlikte bir çözüm buluruz,” dedi. Clara’nın bu sözleri, Isabelle’nin yorgun kalbinde bir nebze de olsa huzur yarattı. Gözyaşlarını silerek, “Teşekkür ederim, Clara. Gerçekten teşekkür ederim,” dedi. O gece Isabelle, Clara’nın yanında biraz olsun rahat bir nefes aldı. Ancak zihninde hala Selim’le olan geleceği ve babasının sert sözleri dolanıyordu. Bu mücadele, onun daha da güçlenmesini sağlayacaktı, bunu biliyordu. Ama şimdilik, Clara’nın yanında güvende olmanın tadını çıkaracaktı. Sabahın ilk ışıkları Paris’in çatılarından yavaşça süzülüp sokaklara inerken, Isabelle gözlerini açtı. Clara’nın yanında geçirdiği bu ilk gece, onun için bir dönüm noktasıydı. Artık babasının koruması ve etkisi olmadan kendi ayakları üzerinde durmak zorundaydı. İçinde bir korku vardı, ama bu korkunun içinde bir kararlılık da gizliydi. Yatağından kalktı, üzerindeki yorgunluğu silkelemek istercesine derin bir nefes aldı. Clara’nın mutfağında kendine bir fincan su hazırladıktan sonra, arkadaşının yanına gidip ona teşekkür etti. “Clara, bugüne kadar bana hep destek oldun ve bunun için sana minnettarım. Ama artık kendi ayaklarımın üzerinde durmalıyım. Bir planım var,” dedi Isabelle, gözlerinde kararlılık dolu bir ifade ile. Clara merakla sordu, “Nedir planın, Isabelle?” Isabelle, yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirerek, “Resim yapacağım, Clara. Annemden öğrendiğim bu yeteneği uzun zamandır bastırmıştım. Ama artık bunu kullanmanın zamanı geldi. Resim yaparak hayatımı kazanacağım,” dedi. Clara, Isabelle’nin bu cesaretine hayran kaldı ve destekleyici bir şekilde, “Bu harika bir fikir! Eğer bir şeye ihtiyacın olursa, buradayım,” diyerek onu cesaretlendirdi. Isabelle, Clara’dan ödünç aldığı birkaç frank ile dışarı çıktı. Paris’in sokakları, sabahın erken saatlerinde henüz sessiz ve sakindi. Dükkanlar yeni yeni açılıyor, sokak satıcıları tezgahlarını yerleştiriyordu. Isabelle, büyük bir sanat malzemeleri dükkanına girdi. İçerideki yoğun boya kokusu ve sıralanmış tuvaller, onun içindeki heyecanı artırdı. Uzun zamandır eline bir fırça almamış olsa da, o eski duygular yeniden canlanıyordu. Malzeme seçerken dikkatliydi. Birkaç küçük tuval, birkaç tüp boya, bir fırça seti ve bir palet aldı. Paranın neredeyse tamamını bu malzemelere harcamıştı, ama aklında çok net bir plan vardı. Dükkan sahibi, Isabelle’nin malzeme seçimindeki titizliğini fark etti ve ona, “Genç hanım, yetenekli bir sanatçı mısınız?” diye sordu. Isabelle, biraz utangaç bir şekilde, “Sanırım öyle diyebiliriz,” dedi. Dükkan sahibi hafifçe gülümseyerek, “O zaman bu fırçalar size güzel eserler yaptıracaktır,” diyerek onu uğurladı. Isabelle, malzemelerini alıp Clara’nın evine döndü. Küçük bir masa hazırladı, malzemelerini düzenli bir şekilde yerleştirdi. Annesinden öğrendiği her şeyi hatırlamaya çalışıyordu. Küçüklüğünde annesinin dizinin dibinde oturup tuvalin üzerinde şekillerin nasıl canlandığını hayranlıkla izlerdi. Annesi hep derdi: “Fırça, hislerinin bir uzantısıdır, Isabelle. Kalbin ne hissediyorsa, tuval de onu yansıtır.” Bu sözler, Isabelle’nin zihninde yankılanırken elleri titreyerek fırçayı kavradı. İlk resmine başlamadan önce derin bir nefes aldı. Beyaz tuvale bakarken, zihninde Paris’in sokaklarını canlandırdı. Şehir, onun ilham kaynağıydı. İlk eserinde Seine Nehri’nin kıyısında yürüyen bir anne ve çocuğu resmetti. Fırça darbeleri yavaş yavaş hızlandı, renkler tuvalde hayat bulmaya başladı. Çalışırken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti. İlk resmini bitirdiğinde, paletindeki renklerin ahengi ve detayların zarafeti onun ne kadar yetenekli olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu süreç, Isabelle için bir terapiden farksızdı. Annesinin öğrettiklerini hatırladıkça, içindeki sıcak bir huzur büyüyordu. Resimlerini bitirdikten sonra, onları satabileceği yerler aramaya başladı. Paris’in sanat pazarlarını ve küçük galerilerini gezdi, eserlerini gösterebileceği insanlarla tanıştı. İlk gün üç resim çizmiş ve hepsini satmayı başarmıştı. Kazandığı para, onun için küçük bir servet gibiydi. Artık Isabelle, hayatta kalmak için babasının gölgesine ihtiyaç duymuyordu. Paris’in sokaklarında, her yeni güne umutla başlıyor ve kendi kaderini kendi elleriyle çiziyordu. Bu, onun için yeni bir başlangıçtı; hem özgürlüğün hem de kendi ayakları üzerinde durmanın anlamını öğreniyordu. Fırçası, onun yeni yaşamının anahtarı olmuştu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD