Cenaze

1027 Words
O gece köşkün içinde derin bir sessizlik hakimdi, ama bu sessizlik, acının ve gözyaşlarının fısıldadığı bir sessizlikti. Kimse konuşmuyor, kimse bir kelime bile edemiyordu. Ayşe Hanım, odasında, Fatmanur’un nazik elleriyle desteklenerek yatarken gözleri kapalı olsa da uyumuyordu. Ahmet, Ali ve Selim ise salonda oturmuş, birbirlerine yaslanmış bir şekilde sabaha kadar gözlerini bile kırpmamışlardı. Her biri, babalarının yokluğunun ağırlığını yüreklerinde hissediyor, ama bu acıyla nasıl başa çıkacaklarını bilemiyorlardı. Sabahın ilk ışıklarıyla, ince bir sis köşkün bahçesini kaplamışken, üç kardeş yeniden toparlanmaya çalıştı. Ali hızlı adımlarla avludan dışarı çıktı, civarda oturan akrabaları ve komşulara haber vermeye başladı. Ahmet ve Selim de köşkün içinde, gelen kişilere cenaze namazının öğle vakti kılınacağını duyuruyordu. Her bir duyuru, bir kez daha kalplerinde bu acıyı canlandırıyordu. Saatler ilerledikçe köşk, insan kalabalığıyla dolup taştı. Bahçedeki nar ağaçlarının gölgesinde toplanan insanlar, başları eğik bir şekilde Murat Bey’in son yolculuğuna eşlik etmek için bekliyorlardı. Zengini, fakiri; yaşlısı, genci... Her kesimden insan, Murat Bey’i uğurlamak için oradaydı. Giyilen siyahlar, gözlerdeki yaşlar ve edilen dualar, bu büyük kaybın etkisini her yerde hissettiriyordu. Murat Bey’in tabutu, evin en büyük odasında hazırlanmıştı. Üzerine beyaz bir örtü serilmiş, çevresine misk kokuları serpilmişti. Ahmet, Ali ve Selim, tabutun başında dua ediyor, bir yandan da gelenleri karşılayarak taziyeleri kabul ediyorlardı. Her tokalaşma, her taziye cümlesi, onların yükünü biraz daha ağırlaştırıyor gibiydi. İnsanlar, Murat Bey’in ne kadar yardımsever, ne kadar adil ve ne kadar saygıdeğer bir insan olduğunu anlatıyordu. Anlatılan her hikaye, üç kardeşin babalarına olan hayranlığını ve özlemini daha da büyütüyordu. Öğle vakti yaklaştığında, tabutun başında bir hareketlilik başladı. Fatmanur, Ayşe Hanım’ın yanına giderek ona destek oldu ve köşkün bahçesine çıkmasına yardım etti. Ayşe Hanım, dizlerinin titremesine rağmen tabutun yanına yaklaştı. Parmak uçlarıyla tabutun kenarına dokunarak, gözyaşlarına boğuldu. “Hakkını helal et, Murat,” diye fısıldadı, sesi titrek ve derindi. Tabut, eller üzerinde köşkün bahçesinden dışarı taşındığında, sokaklarda bir anda çığlıklar ve hıçkırıklar yankılandı. Kadınlar ağıtlar yakıyor, erkekler başlarını eğmiş, ağır adımlarla tabuta eşlik ediyordu. Murat Bey’in yaşadığı hayat boyunca kazandığı itibar, bu kalabalıkta kendini belli ediyordu. Zenginler, onun iş dünyasındaki başarısını ve dürüstlüğünü anlatıyordu; fakirler ise onun yardımseverliğini ve alçakgönüllülüğünü. Ahmet, Ali ve Selim, taziyeleri kabul etmek için sırayla insanların ellerini sıkıyordu. Bu kadar çok insanın taziyeye gelmesi, Murat Bey’in ne kadar sevilen biri olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Günün sonunda, üç kardeşin elleri taziyeleri kabul etmekten yara olmuştu, ama kimseye bir şey belli etmemeye çalışarak güçlü duruyorlardı. Komşular, dev helva kazanları kurmuş, çeşit çeşit yemekler hazırlamıştı. Bahçede yer sofrası kurulmuş, gelen misafirlere yemek ikram ediliyordu. İnsanların her biri, bir yandan yemek yerken bir yandan da Murat Bey’in hayatındaki anılarından bahsediyor, dualar ediyordu. Murat Bey’in tabutu, mezarlığa doğru götürülmek üzere omuzlara alındığında, herkes bir araya toplanıp tabuta dokunmaya çalışıyordu. Tabuta el verenler, onunla olan son vedalarını yaparken, sokaklar dualarla ve gözyaşlarıyla doldu. Kalabalık, mezarlığa doğru ilerlerken, her adımda Murat Bey’in ardından edilen hayır duaları kulaklara çalınıyordu. Bu, bir insanın ardından bırakabileceği en büyük mirasın, kalplerdeki iz olduğunu gösteriyordu. Selim, odasının loş ışığında, ahşap masanın başında oturuyordu. Pencerenin aralığından, dışarıdaki kalabalığın uğultusu hafifçe duyuluyor, ama onun zihni bambaşka bir yerdeydi. Elindeki dolmakalem, ince parmakları arasında sıkıca duruyordu. Masanın üzerindeki beyaz kağıda bir süre bakakaldı; neresinden başlayacağını bilemiyordu. Yüreğindeki ağırlık, kalemini hareket ettirmeyi zorlaştırıyordu. Ama Isabelle'ye yazmak, içindeki bu karmaşayı biraz olsun hafifletecek gibi geliyordu. Derin bir nefes aldı, kalemini kağıda dokundurdu ve yazmaya başladı: Sevgili Isabelle, Sana bu mektubu yazarken, kalbim hem özlemle hem de tarifsiz bir hüzünle dolu. Seni son gördüğüm andan beri geçen zaman bana bir ömür gibi geliyor. Gözlerinin sıcaklığını, gülüşündeki o eşsiz ahengi öylesine özledim ki... Ama ne yazık ki, bu mektubu bu kadar ağır bir kalple yazmamın bir sebebi var. Babam... Sevgili babamı kaybettik, Isabelle. Onun gözlerini son kez kapattığını görmek, hayatımdaki en zor anlardan biriydi. O güçlü adam, bizim sığınak limanımız, artık aramızda değil. Onun yokluğu, evin her köşesinde hissediliyor. Annemin gözlerindeki yaşlar, kardeşlerimle paylaştığımız sessizlik, her şey bir boşluk gibi. Ama bilmeni isterim ki, bu zor günlerde seni düşünmek bana güç veriyor. Seninle geçirdiğim o kısa ama değerli anlar, kalbimde bir umut ışığı gibi. Aşkın, kalbime dokunan en güzel şeylerden biri oldu, Isabelle. Ve seni bir kez daha göreceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum. Babamın kaybı nedeniyle burada, İstanbul’da üç ay boyunca kalmamız gerekiyor. Aileme destek olmak, babamın bıraktığı işleri toparlamak ve annemi yalnız bırakmamak için burada olacağım. Ama sonrasında, Paris’e geri döneceğim. Sana, yanına, o güzel şehrimize döneceğim. Ve o gün geldiğinde, seni yeniden görmek için sabırsızlanıyorum. Sana bu mektubu gönderirken, ellerimin titrediğini hissediyorum. Çünkü bu satırlarda, sana olan sevgimi ve özlemimi ne kadar dile getirsem de yeterli olmayacak. Seni düşündüğüm her an, kalbim biraz daha hızla atıyor. Isabelle, sen benim için yalnızca bir sevda değil, aynı zamanda bir umut, bir yaşam sebebisin. Lütfen kendine iyi bak. Seni bir kez daha göreceğim güne kadar sabırla bekleyeceğim. Sevgilerimle, Selim Selim, kalemini mektubun sonuna koyduğunda, derin bir nefes aldı. Gözleriyle yazdığı satırları baştan sona okudu. Her kelimesi, Isabelle’ye olan sevgisini ve özlemini yansıtan bir yankı gibiydi. Mektubu özenle bir zarfın içine koydu, zarfın kenarlarını titizlikle yapıştırdı. Ardından zarfın üzerine Isabelle’nin adını yazdı ve postaneye teslim etmek üzere aşağıya indi. Bu mektubun Isabelle’ye ulaşmasını sağlamak, Selim’in içindeki acıyı biraz olsun hafifletmişti. Ama Isabelle’nin cevabını beklemek, önündeki üç ayı dayanılmaz bir sabırsızlıkla geçireceğini hissettirdi. Paris’in sakin bir akşamüstüydü. Güneş, Seine Nehri’nin sularında altın rengi bir yansıma bırakıyordu. Isabelle, odasında oturmuş, bir kitabın sayfalarını çevirirken pencereden içeri dolan hafif esintinin keyfini çıkarıyordu. Ancak bu sakinlik, aniden kapının güçlü bir şekilde çalınmasıyla bozuldu. Kapı açıldığında, babasının öfkeli yüzüyle karşılaştı. Elinde bir mektup vardı; mektubun üzerindeki İstanbul damgası dikkatini çekti. “Isabelle! Hemen buraya gel!” diye haykırdı babası. Sesindeki sertlik, evin duvarlarında yankılandı. Isabelle şaşkınlıkla ayağa kalktı, babasının yüzündeki öfkeye anlam veremedi. Ne olduğunu anlamaya çalışarak oturma odasına geçti. Babası, elindeki mektubu havada sallayarak, “Bu ne, Isabelle? Kim bu Selim? Ve neden evlenme niyetinde olduğunuzu yazmışsın?” diye bağırdı. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olmuştu. Isabelle, derin bir nefes aldı ve sakin bir sesle, “Selim, benim sevdiğim adam. Ve evet, onunla bir geleceğim olmasını istiyorum,” dedi. Babası, bu cevabı duyunca daha da öfkelendi. “Benim rızam olmadan, benim iznim olmadan böyle bir şey düşünmeye nasıl cüret edersin? Sen benim kızımsın ve bu evi lekeleyecek bir hata yapmana asla izin vermem!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD