Odayı derin bir sessizlik kaplamıştı. Murat Bey, yastıkların arasında zayıf ve bitkin bir şekilde oturuyordu. Üç oğlu, Ahmet, Ali ve Selim, onun yanı başında, yere diz çökmüş vaziyette sessizce bekliyordu. Murat Bey’in gözleri, oğullarını birer birer incelerken sevgi ve gurur doluydu. Yılların yorgunluğu yüzüne kazınmış olsa da, bakışlarında hâlâ bir baba olmanın güçlü ışığı parlıyordu.
Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. “Oğullarım...” dedi, sesi zayıf ama kararlıydı. “Benim zamanım geldi. Bugün, yarın, belki de daha yakın bir zamanda aranızdan ayrılacağım.” Bu sözler odayı bir anda ağırlaştırdı. Selim’in kalbi hızla çarpmaya başladı, Ali’nin gözleri doldu, Ahmet ise başını yere eğdi, babasının gözlerine bakmaya cesaret edemiyordu.
Murat Bey, kısa bir süre durdu. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmişti. Devam etmeden önce bir an oğullarını süzdü, ardından dudaklarında hafif bir gülümsemeyle konuştu. “Sizinle her zaman gurur duydum. Benim yüzümü bir kez olsun utandırmadınız. Her biriniz, benim en büyük servetimsiniz. Gözlerimi kapattıktan sonra, gözüm arkada gitmeyecek.”
Bu sözler, Ali’nin içinde bir fırtına kopardı. Daha fazla dayanamadı ve gözyaşları sessizce yanaklarından süzülmeye başladı. Elleriyle yüzünü kapattı, ama hıçkırıkları odanın sessizliğinde yankılandı. Ahmet ve Selim, Ali’ye baktıklarında kendilerini zor tutuyorlardı. Sanki bir kelime daha duysalar, onlar da Ali gibi hıçkırıklara boğulacaktı.
Murat Bey, oğlunun ağlamasına rağmen sakinliğini koruyarak devam etti. “Size vasiyetimdir,” dedi, sesi gittikçe daha zayıf ama daha derindi. “Ahmet, benim işlerimi devralacak. Artık başa sen geçeceksin. Ali ve Selim ise Paris’teki eğitimlerine devam edecek. Bu ailenin sorumluluğu artık senin omuzlarında, Ahmet. Kardeşlerini koruyup kollamak senin görevin.”
Ahmet, babasının bu sözlerini duyunca başını kaldırdı. Gözlerinde biriken yaşlarla, “Baba, sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım,” dedi, sesi hafifçe titreyerek. Selim ise sessizce, babasının söylediklerini aklına kazıyordu.
Murat Bey, bir an durdu. Nefesi kesik kesikti, ama gözleri hâlâ oğullarının üzerinde parlıyordu. “Ayşe Hanım’ı üzmeyin,” dedi, sesi biraz daha yumuşak bir tona bürünerek. “Onun sizin üzerinizde ödenmeyecek bir hakkı var. O, bu evin direği, sizin de en büyük destekçiniz.”
Bu sözlerden sonra kısa bir sessizlik oldu. Murat Bey, odadaki yanan muma baktı. Alevin hafifçe titrediğini görünce, hafif bir gülümseme ile devam etti. “Son bir şey daha… Sizin mürüvvetinizi göremedim. Bu işi anneniz yapacak. Ayşe Hanım, size uygun gördüğü meleklerle evleneceksiniz.”
Tam bu sırada Murat Bey, birden şiddetle öksürmeye başladı. Öksürük, sanki tüm bedenini sarsıyordu. Ahmet, Ali ve Selim bir anda irkilip daha da yaklaştılar. Ayşe Hanım ve Fatmanur da içeriden koşarak geldiler. Herkesin gözleri Murat Bey’in üzerindeydi.
Odada yanan mum, hafifçe titremeye başladı. Alev zayıflıyor, sönmek üzereydi. Murat Bey, bir kez daha oğullarına baktı, gözlerinden akan yaşlarla gülümsedi. “Sizi seviyorum,” dedi, bu sözler dudaklarından son kez dökülüyordu.
Bir anda mumun alevi söndü. Ve o an, Murat Bey’in gözleri de kapandı. Oda, derin bir sessizliğe büründü. Ayşe Hanım, başını eğip ellerini yüzüne kapattı. Ali hıçkırıklarla ağlamaya başladı, Selim çaresizce babasının elini tuttu. Ahmet ise babasının yüzüne bakarak donup kalmıştı.
Murat Bey gitmişti. Ama geride, her biri onun sevgisi ve öğütleriyle büyümüş üç oğul ve derin bir yas bırakarak…
Odadan çıkan Ahmet, Ali ve Selim'in yüzleri, sanki birer maskeye dönüşmüştü. Üzüntü, şaşkınlık ve tarifsiz bir acı, ifadelerine kazınmıştı. Ayşe Hanım, onların bu halini görünce bir an için duraksadı; kalbinin derinliklerinde bir şeylerin ters gittiğini hissetmişti. Gözleri, oğullarının yüzlerinden bir cevap ararcasına dolandı. Ahmet, ağır adımlarla annesinin yanına yaklaşarak onun ellerini tuttu. Gözleri dolu, sesi titrek bir şekilde, “Babamızı kaybettik...” dedi.
Bu söz, sanki evin duvarlarına çarpıp yankılanmış ve bir kabusun başlangıcını haber vermişti. Ayşe Hanım, bu cümleyi duyar duymaz gözleri büyüdü ve dudakları titremeye başladı. “Hayır... hayır!” diye inledi ve ardından dizlerinin üzerine çökerek çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Elleriyle yüzünü kapatıyor, arada sırada gökyüzüne dönerek, “Allah’ım! Neden? Neden?” diye haykırıyordu. Onun bu hali, evdeki herkesi daha da derin bir acının içine çekmişti.
Fatmanur, Ayşe Hanım’ın arkasında, sessiz gözyaşlarıyla duruyordu. Ama Ayşe Hanım’ın bu hali, onun da gücünü tüketmişti. Bir süre sonra o da kontrolünü kaybetti ve dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya başladı. Gözyaşları, yere dökülen inci taneleri gibi halıyı sırılsıklam etmişti. Herkesin acısı, evin içine hapsolmuş bir fırtına gibiydi.
Ahmet, bir an için annesine doğru eğildi ve ellerini omuzlarına koyarak, “Anne, lütfen... Kendine gel,” dedi. Ancak annesi onun sözlerini duymuyordu bile. Ayşe Hanım’ın ağlamaları kesilmiyor, tam tersine daha da şiddetleniyordu. Vücudu bir anda kontrolsüzce sallanmaya başladı ve aniden başı geriye düşer gibi oldu.
“Anne!” diye bağırdı Selim, bir anda hamle yaparak annesinin yere düşmesine engel oldu. Onu kollarının arasına aldı, titreyen elleriyle yüzüne baktı. “Anne, dayan... Lütfen, dayan!” dedi. Hızla annesini salona götürdü ve koltuğa yatırdı. Ayşe Hanım’ın yüzü bembeyaz olmuş, nefesi kesik kesik çıkıyordu.
Ali, kardeşinin yanında duramadan, “Doktor bulmamız lazım!” diye bağırarak kapıya doğru koştu. Sokaklara fırlayan Ali, nefes nefese doktor aramaya koyulmuştu. Bu sırada Ahmet, eline aldığı kolonya şişesiyle annesinin bileklerini ovuyordu. “Anne, bizi bırakma...” diye mırıldandı. Gözleri dolmuştu, ama ağlamamaya çalışıyordu; kardeşlerine güçlü görünmek istiyordu.
Selim, Ayşe Hanım’ın başucunda, endişeyle onun yüzüne bakıyordu. Annesinin soluk alışı yavaş ve düzensizdi. “Lütfen, iyi ol,” diye kendi kendine söyleniyordu. Elleri, annesinin soğuk ellerini sıkıca kavramıştı. Fatmanur ise salonun bir köşesine sinmiş, dua edercesine ellerini göğsünde birleştirmiş ve gözlerinden yaşlar döküyordu.
Dakikalar, sanki saatler gibi geçmişti. Ayşe Hanım’ın yüzü hâlâ solgun, fakat nefesi biraz daha düzenliydi. Selim, annesinin alnındaki ter damlalarını silerken, Ahmet bir an için kardeşine baktı. Göz göze geldiklerinde, ikisi de aynı şeyi hissediyordu: Bu evin direği yıkılmıştı, ama anneleri onların kalan tek dayanağıydı.
Ardından kapı çaldı. Gelen kişinin Ali ve bir doktor olduğunu umut ederek hızla kapıya yöneldiler. Ama içerideki herkes, bu kısa zaman diliminde hayatlarının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını anlamıştı.
Ali ve doktor hızlı adımlarla içeriye girdiler. Ali’nin yüzü solgun, gözleri endişeyle doluydu. Doktor, elindeki çantasını açarak hiç vakit kaybetmeden Ayşe Hanım’a yaklaştı. Ahmet ve Selim, annelerinin başucunda durmuş, nefeslerini tutmuşlardı. Doktor, sakin bir sesle “Biraz geri çekilin,” diyerek Ayşe Hanım’ın nabzını kontrol etti ve ardından çantasından bir iğne çıkararak ona sakinleştirici yaptı.
Dakikalar ilerledikçe, Ayşe Hanım’ın derin nefes alışverişleri biraz düzene girdi. Ancak yüzü hâlâ solgun, gözleri kapalıydı. Oğulları, annelerinin bu halde olmasına dayanmakta zorlanıyordu. Selim, koltuğun kenarına diz çökmüş, annesinin elini tutuyor, hafifçe ovuşturuyordu. Ahmet ise doktorun yüzündeki ifadeyi okumaya çalışıyordu. “Annemiz iyi olacak mı?” diye sordu, sesi titrek ve endişeliydi. Doktor, hafifçe başını sallayarak, “O sadece üzüntü ve yorgunlukla çökmüş durumda. Dinlenmesi gerekiyor,” dedi.
Doktor, ardından yavaşça ayağa kalktı ve Murat Bey’in odasına yöneldi. Odanın kapısını açarken içerideki ağır hava adeta dışarı taştı. Doktor, Murat Bey’in hareketsiz bedenine doğru ilerledi. Sessizlik, odanın her köşesini doldurmuştu. Hızlı bir şekilde nabzını kontrol etti, göz kapaklarını kaldırdı ve kalbinin üzerine stetoskop koydu. Sonra yavaşça doğrularak derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatarak, Ahmet, Ali ve Selim’in olduğu salona geri döndü.
Doktor, ağır adımlarla onlara yaklaşırken, üç kardeşin gözleri çaresizlikle üzerine çevrilmişti. Yüzünden kötü bir haber vereceği belliydi. Sessizliği bozan doktor oldu: “Başınız sağ olsun.
Bu sözler, odadaki herkesin yüreğine bir hançer gibi saplandı. Ahmet, Ali ve Selim, ne yapacaklarını bilemeden donup kaldılar. Selim, bir adım geri çekilirken, Ahmet başını eğdi ve elleriyle yüzünü kapattı. Ali’nin dizleri titredi, olduğu yere çöktü. Her biri, hayatlarının en ağır anını yaşıyordu.
Kapı çalındığında herkes bir an irkilerek birbirine baktı. Fatmanur, gözyaşlarını silmeye çalışarak kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında İsmail Bey’i gördü. İsmail Bey, Murat Bey’in eski dostu ve yan komşusuydu. Evden yükselen çığlıkları duymuş ve endişeyle gelmişti. Fatmanur’un gözlerinden ve duruşundan, içeride olanları hemen anladı.
“Başınız sağ olsun,” dedi İsmail Bey, sesi derin ve kederliydi. Fatmanur, hafif bir baş selamıyla ona yolu açtı. İsmail Bey içeriye girip salonun ortasında bekleyen Ahmet, Ali ve Selim’e baktı. Her biri, acının altında ezilmiş gibiydi. İsmail Bey, sert ama şefkatli bir ses tonuyla, “Oğullar, dik durun. Bu zor günlerde birbirinize destek olmalısınız. Bu evin direği artık sizsiniz,” dedi.
Sonra hızlı adımlarla Murat Bey’in odasına geçti. Yatağın üzerindeki hareketsiz bedene yaklaştı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. Sessizce bir dua mırıldandı ve yatağın kenarındaki beyaz çarşafı alarak Murat Bey’in üzerine örttü. Odanın havası, bu hareketle birlikte daha da ağırlaştı.
Odaya döndüğünde, Selim’e dönerek, “Ayşe Hanım’ı yukarı çıkarın. Dinlenmesi gerek,” dedi. Selim, annesinin yanına gidip onu kucakladı. Ayşe Hanım’ın yarı baygın bedenini dikkatle taşıyarak odasına götürdü. Fatmanur, ellerinde bir battaniye ile onları takip etti.
Bu sırada Ahmet, Ali ve Selim yeniden salonda bir araya geldi. İsmail Bey, üçüne birden dönerek elini omzuna koydu. “Evlatlarım, bu acı büyük, biliyorum. Ama güçlü olmalısınız. Birbirinize destek olun. Bu evin huzuru artık sizin elinizde,” dedi. Onun bu sözleri, Ahmet, Ali ve Selim’in içindeki derin boşluğa bir nebze olsun bir doluluk getirdi. Gözyaşları içinde birbirlerine baktılar, ama bu kez biraz daha kararlıydılar. Babalarının onlara bıraktığı mirası ve sorumluluğu taşıyacaklarına dair sessiz bir söz vermiş gibiydiler.