Kısa Mutluluk

1124 Words
Selim, Paris’in serin akşamında evine döndüğünde yüzünde belirgin bir mutluluk vardı. Yüreği hala Isabelle ile geçirdiği o özel akşamın heyecanıyla doluydu. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, Ahmet ve Ali hemen dikkat kesilmişti. Selim’in normalde sakin ve ağırbaşlı duruşunun yerini bu gece farklı bir enerji almıştı. Yüzündeki gülümseme, onun başka bir dünyada olduğunu hissettiriyordu. Ahmet, Selim’in bu halini fark ederek kaşlarını kaldırdı ve hafif alaycı bir ses tonuyla, “Hayırdır Selim? Bugün bir başka parlıyorsun. Yoksa şu Fransız güzeliyle mi görüştün yine?” dedi. Ali, abisinin bu şakasına gülerek destek verdi. “Belli ki Isabelle’den bahsediyor. Bu kadar mutlu olmasının başka bir açıklaması yok.” Selim, kardeşlerinin takılmalarına önce gülümseyerek karşılık verdi. “Peki, diyelim ki Isabelle ile görüştüm. Ama bu sizi niye bu kadar ilgilendiriyor?” dedi, gözleriyle onların üzerine biraz ciddi biraz da şakacı bir tavırla baktı. Ahmet, bu sözleri duyunca daha fazla dayanamadı ve Selim’e doğru eğilerek, “Sadece Isabelle mi? Yoksa başka bir şey mi var? Haydi, anlat bakalım, Selim Bey!” dedi. Selim tam cevap vermek üzereydi ki, kapıdan tok bir vurma sesi geldi. Evdeki herkes bir an durakladı. Ali, Selim’in yüzüne bakıp, “Bu saatte kim olabilir ki?” diye mırıldandı. Selim, gidip kapıyı açtığında karşısında Sinan Bey’i buldu. Sinan Bey, her zamanki kendinden emin duruşundan uzak, yorgun ve kederli bir şekilde kapıda duruyordu. Elleri titriyor, yüzündeki çizgiler derinleşmiş gibi görünüyordu. Elinde sıkıca tuttuğu bir zarf, durumun ciddiyetini açıkça belli ediyordu. “Sinan Bey, hayırdır? Bir şey mi oldu?” dedi Selim, onun endişeli halinden etkilenerek. Sinan Bey, başını hafifçe sallayıp derin bir nefes aldı. “İçeri geçebilir miyim, evlatlar?” dedi, sesi yorgun ve üzgündü. Selim hemen kapıyı açtı ve Sinan Bey’i içeri buyur etti. Sinan Bey, oturma odasına geçtiğinde, elindeki mektubu Ahmet’e uzattı. “Bu size geldi. İstanbul’dan…” dedi, sesi hafifçe titreyerek. Ahmet, mektubu tereddütle aldı ve hızlıca açmaya başladı. Mektubu okurken yüzündeki ifadeler hızla değişti. Başta bir merak, ardından şaşkınlık, en sonunda ise derin bir üzüntü kapladı yüzünü. “Ahmet, ne oldu? Ne yazıyor?” diye sordu Ali, sabırsızlıkla. Ahmet, mektubu okumayı bitirdiğinde elleriyle yüzünü kapattı ve bir süre sessiz kaldı. Selim, “Ahmet, söyle! Neyle karşı karşıyayız?” diye ısrarla sordu. Ahmet, derin bir nefes aldıktan sonra mektubu masaya koydu. “Bu… bu Ayşe Hanım’dan gelmiş,” dedi, sesi kısık ama endişeliydi. Gözleri, kardeşlerine ve Sinan Bey’e bakarken hafifçe yaşarmıştı. “Murat Bey… durumu iyi değilmiş. Hemen İstanbul’a dönmemiz gerekiyor.” Odada bir sessizlik oldu. Selim, bu haberin ağırlığını hissetti ve oturduğu yerden doğruldu. Gözleri dalgın, düşünceliydi. “Babamız… hasta mı?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. Ahmet, başını sallayarak onayladı. Ali ise bir an öfkeyle yerinden kalktı. “Neden biz buradayken böyle bir şey oldu? Hemen gitmeliyiz!” diye bağırdı. Sinan Bey, çocukların bu karışık duygularına sakin bir şekilde yaklaşmaya çalıştı. “Evlatlar, bu tür şeyler hayatın bir gerçeği. Ama hızlı hareket etmeliyiz. Bu gece hazırlıklarımızı tamamlayalım ve ilk trene binelim.” dedi. Selim, gözlerini mektuba çevirdi. Ayşe Hanım’ın zarif ve düzenli yazısıyla yazdığı kelimeler, sanki her biri kalbine birer ok gibi saplanıyordu. “Murat Bey, sizinle gurur duyuyor. Ama onun yanında olmanız gerekiyor,” cümlesi aklında dönüp duruyordu. İçindeki üzüntüyü bastırarak, “Hemen hazırlanmalıyız,” dedi, kararlı bir sesle. O an, üç kardeş de içlerindeki neşeyi ve Paris’in ışıltılı günlerini geride bırakarak, ailelerinin yanına dönmek için hazırlanmak zorunda olduklarını biliyordu. Gece, onların bu kararı almasının ağırlığıyla daha da kararmış gibi görünüyordu. Sabahın ilk ışıkları Paris sokaklarını aydınlatmaya başladığında, Ahmet, Ali ve Selim çoktan geceden hazırlıklarını tamamlamışlardı. Üçü de sessizdi; konuşmak yerine düşüncelere dalmışlardı. Murat Bey’in durumu kafalarında dönüp duruyor, her biri içinden farklı senaryolar yazıyordu. Bu sırada Selim, odasında bir mektup yazmak için oturdu. Kalemi eline aldığında, parmaklarının titrediğini fark etti. Isabelle'ye yazacağı mektubun her kelimesinde özlemini ve sevgisini hissettirmek istiyordu. Sevgili Isabelle, Bu mektubu yazarken içim buruk ama kalbimde senin sıcaklığını hissederek yazıyorum. Babamın hastalığı dolayısıyla acilen İstanbul’a dönmek zorundayız. Seni böyle bir anda habersiz bırakmak istemedim. Kalbim Paris’te, seninle kalıyor; ama ailemin yanında olmam gerektiğini biliyorum. Sana olan sevgim ve bağlılığım hiçbir mesafeyle azalmaz, aksine her geçen gün daha da artar. Dönüşümün ne zaman olacağını bilmiyorum, ama seni tekrar görmek için sabırsızlanıyorum. Kendine iyi bak ve beni unutma. Sevgilerimle, Selim. Selim, mektubu bitirip zarfa koyduktan sonra derin bir nefes aldı. Mektubu Sinan Bey’e vermek için aşağı indi. Sinan Bey, üç kardeşi istasyona götürmek için çoktan hazırdı. Selim, mektubu ona uzatırken, “Bunu Isabelle’ye ulaştırabilir misiniz?” dedi, sesi hüzünlü ama kararlıydı. Sinan Bey, mektubu alıp başını salladı. “Merak etme, Selim. Gerekeni yapacağım,” diye cevap verdi. İstasyona vardıklarında hava serindi. Sabahın o erken saatlerinde bile tren istasyonu canlıydı. İnsan kalabalığı, hareket eden trenlerin sesi ve buhar makinelerinin homurtuları arasında, Ahmet, Ali ve Selim bavullarını yükleyip yerlerine oturdu. Tren hareket ettiğinde, üçü de sessizce camdan dışarı bakıyordu. Paris’in tanıdık manzaraları yavaşça geride kalırken, Selim’in aklında Isabelle, Ahmet ve Ali’nin ise Murat Bey vardı. Yolculuk uzundu ve endişe doluydu. Her biri, Murat Bey’in sağlık durumunun ne kadar kötü olduğunu öğrenmekten korkuyordu. Ahmet sık sık derin nefes alıyor, Ali ise sessizce ellerini birbirine kenetliyordu. Selim, başını koltuğa yaslamış, gözlerini kapatarak düşüncelerini susturmaya çalışıyordu. Ancak üçü de içlerindeki bu endişeli bekleyişten kurtulamıyordu. Üç gün süren uzun bir yolculuğun ardından İstanbul’a vardıklarında, yüzlerinden yorgunluk okunuyordu. Tren istasyonunda inip bavullarını aldıktan sonra, vakit kaybetmeden evlerine doğru yola çıktılar. Yol boyunca kimse konuşmuyordu. Şehir, eski ve tanıdık bir dost gibi onları karşılasa da içlerinde bir huzursuzluk vardı. Her biri, eve vardıklarında neyle karşılaşacaklarını düşünüyordu. Eve vardıklarında, kapıyı Fatmanur açtı. Yüzünde belli belirsiz bir sevinç ve derin bir hüzün vardı. “Ahmet Bey, Ali Bey, Selim Bey… hoş geldiniz,” dedi, sesi hafifçe titreyerek. Üç kardeş, ayakkabılarını çıkarıp salona adım attıklarında, evin havasının ne kadar ağır olduğunu fark ettiler. Salondan gelen hafif bir hıçkırık sesi, onları daha da endişelendirdi. Salona girdiklerinde, karşılarında Murat Bey’i gördüler. Yatakta uzanmıştı; cildi solgun, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Gözleri kapalıydı ve nefes alışı zorlayıcıydı. Yanında Ayşe Hanım oturuyordu; gözleri yaşlıydı ama yine de güçlü durmaya çalışıyordu. Fatmanur ise hemen arkasında, sessizce dua ediyordu. Ahmet, Ali ve Selim, babalarının bu halini görünce donup kaldılar. Selim’in gözleri doldu, Ali derin bir nefes alarak dudaklarını ısırdı, Ahmet ise başını eğip gözyaşlarını saklamaya çalıştı. Ayşe Hanım, onları görünce gözlerini kaldırdı ve küçük bir gülümsemeyle, “Evlatlarım, geldiniz,” dedi, sesi yorgun ama sevecendi. Üçü de hemen annelerinin yanına gidip ellerini öptüler. Ayşe Hanım, sırasıyla onların başlarını okşadı. “Babanız sizi bekliyordu,” diye fısıldadı, sesi zar zor duyuluyordu. Selim, babasının yanına yaklaşıp hafifçe diz çöktü. Murat Bey, gözlerini yavaşça araladı ve karşısında oğullarını görünce dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Geldiniz…” dedi zayıf bir sesle. “Hepinizi… görmek… ne güzel.” Bu sözlerle birlikte, odadaki hava biraz olsun hafifledi. Ancak yine de herkesin gözü Murat Bey’deydi. Kalplerindeki endişe, onun her nefes alışında daha da büyüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD