PERSONA BÖLÜM 4

1388 Words
Yine terapi odasındaydık ve psikiyatrist Emre dışardan birisi olarak oldukça tarafsız görünüyordu olup bitenlere. insanı anlamak çok zor hele benim gibi birisini çok daha zor olmalı dedim. İnsan dokuz yüz katlıymış. Mevlana öğretilerinde rastladım siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Diye sordum. O kadar kattan haberim yok senin için araştıracağım ama bildiğim beş katman var. Bu beş katman çoğunlukla birbirini ve ruhu saran, iç içe geçen ve örten “soğan kabukları” olarak tariflenir. Yoga felsefesinde ise, her bir katman üzerine yapılan çalışmanın, kişiyi kendi özüne ve gerçek benliğe yaklaştırdığına inanılır. Fiziksel beden,Enerji bedeni, Zihin beden , Farkındalık bedeni ve Nedensel beden ya da saadet bedeni olarak da tanımlanan bu katman çoğumuz için fark edilmesi oldukça zor bir katman olduğu söylenir. Sessizliğin içinde fark edilen derin huzur, mutluluk, aşk gibi duygular insanı bu katmana doğru yaklaştırır denilir. Ya da güçlü bir trans hali derin dinlenme (savasana) haline geçtiğimizde, boşluğun içinde hissettiğimiz hislerin de bizi bu katmana, gerçek benliğimizin ne olduğunu keşfetmeye doğru bir yolculuğa yaklaştırdığı söylenir. Geçen görüşmemiz de fark ettim veya öyle anladım. Sen bu katmanda farklı kişilik yanlarınla tanıştığını söylüyorsun! Seni anlamak zor ama imkansız değil. bana biraz bu kişilik yanlarından bahsetmek ister misin? Bence bir insanın kendisine karşı inancı yoksa, bu insan en başta kaybetmiş bir insandır. Düşünüyorum ben ne zaman bu hale geldim. En başından desem kabul edemiyorum bunu. Peki ne zaman nasıl? Kendimi hata ve günahlarımın götürdüğü yola bırakmış olabilir miyim? Bu da değil. Kesinlikle hiçbir şekilde bir netlik yok. Yalnız korku var aklımda bugün ne yaşıyorsam korktuğum ve korkutulduğum en çok ta kaybetme sevilmeme korkularım yüzündendir demek geliyor içimden. Bütün tehditler ve tehditkar bakışlar kelimeler hepsi karşımda beni ısırmaya çalışıyor. Bense bu savunma haliyle yıllardır yaşıyorum o kadar çok yoruldum ki... Mizaç ve karekterim mi hastalıklı olan? Bu neyin kırgınlığı? İçimden birisi kendine gel artık der gibi tokatlar atıyor bana. Bir diğeri onun elini tutuyor koruyor beni. ikisinden de uzağım. ne iyi polis ne kötü polis beni anlamıyorlar. onları sevmiyorum... Birisi uzaktan bakıyor belli bir mesafede duruşu güvenli geliyor bana. bir adım atacak olsa tüm güvenimi kaybedecek. orada kalsın ve beni az anlıyormuş gibi tebessüm etmeye devam etsin istiyorum. fark ediyorum ki onun da derdi , beni kandırmak tamam seni anlıyorum "ama" sende şöyle şöyle yapmalısın yanlış yapıyorsun demek için fırsat kolluyor. iliklerime kadar hissediyorum ve nefret ediyorum ama ile başlayan her şartlı sözcükten sevgiden nefret ediyorum. arkamı döndüğümde benim güçten düşmemi bekleyen bir başkasını görüyorum. O daha temkinli yaklaşıyor. yorulduğumda elimi kolumu bağlayıp bana işkence yapacak ve yanlış yaptığıma ikna edecek benim haksız olduğumu kabul ettirecek bir modu var. yerlerden taşlar topluyorum, onların kafasına atmak için. Kan ter içinde kaldım, çabam takdire şayan koca bir tarlanın ortasında dağ gibi taş yığıyorum. Her birini birisinin başına isabet ettiriyorum şeytanı taşlayanlar beni görmeliler.... İçimde kaç sinek uçuşuyor diyen kişi çözmüş olmalı, benim içimde uçuşanların türü farklı hepsi benden görünüyor benden birer parça gibi hangisini tutup hangisini iteceğim. iyi olan kim kötü kim. riyakar bunların hepsi sendeniz diyorlar. iyiliğimi istiyorlarmış, pekj neden diye sorduğumda annen seni sevsin diye, baban seni sevsin diye, insanlar senin kim olduğunu ne kadar iyi bir insan olduğunu bilsinler diye diyorlar. bunların hepsi ne dediklerini bilmiyorlar. beni tanımıyorlar... Sanki her şey bitmiş alem çökmüş dünya alt-üst olmuş gibi hissediyorum . Bütün bunların yanında içimden yükselen pek çok sesler var. "Nedir onlar ?" Ece diye birisi var o çok acı çekiyor benimle birlikte. İsyan ediyor her şeye. Arife teyze var birde dizlerini dövüyor sürekli. arada bir höykürüp ağlıyor. onun ağlamaları bir cenaze evini andırıyor çoğu zaman, onunla birlikte ağlayabiliyorum. Ağlamam daha az dikkat çekiyor gibi onunla birlikte ağlarken. O susunca susuyorum. Sonra Annem var benim bir yanım mı? Hafızamdan mı uzanıyor gerçekten var mı orada mı ? Bilmiyorum ama en zorlayıcısı o. Herkesi kovalamak istiyor ama hiç kimse gitmiyor bizi ondan koru der gibi bana sığınıyorlar. Küçük bir kız gelip elimi tutup uzaklaştırırıyor beni yanlarından. Güneşin doğuşunu izleyebileceğimiz bir tepeye götürüyor beni. Oturup sessizce izliyoruz hiç konuşmadan. Sakinleşiyorum sonra..." Peki sonra ? dedi Emre Sonrasını anlatmak istemiyorum çünkü o küçük kıza söz verdim. Kimseyle hiçbir şey konuşmak yok. Emre ısrar ediyor belki de iyileşmen Onunla konuştuklarınız da saklıdır. diyordu Hayır dedim olmaz en azından bu defa olmaz . Fark ettiğim müthiş bir farkındalık vardı. Bütün bunları yaşamamın sebebi hayatımda ki herkesi kaybetmek hatta kendimi bile kaybetmemin sebebini bulmuştum. Sadece benim hissettiğim bir duygu muydu bu? O günün gecesinde, karmaşık ama pozitife daha yakın duygularla uykuya dalmıştım. Ama sabah… sanki başka bir evrende uyandım. Yataktan kalkacak hâlim yoktu. Ne yemek yiyebildim ne de konuşabildim. Kalbimi biri avuçlayıp sıkıyordu sanki. Ağlamak bile lüks geliyordu. İçimde yalnızca derin bir çöküş vardı. Tutunacak hiçbir dalım kalmamış gibi, boşluğa bırakılmış ve hızla düşüyordum. Tam o sırada içimden bir ses yükseldi: “Bu hâlini okumayı bilmiyorsun diye pes mi edeceksin? Yabancı bir dilde yazılmış kitabı çözemiyorsun diye kitabı mı suçlarsın? Belki de yanlış anlıyorsun.” Şaşırdım. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum sessizce. O ses devam etti: “Diyelim ki hiç uçak görmedin. Seni bir uçağa bindirdiler ve güzel bir yere gidiyorsun. Uçak türbülansa girdi. Şok oldun. Belki de yaşadığın şey buydu: Bir türbülans. Yolculuk bitmedi, sadece sarsılıyor.” Tüm gün düşündüm. Haklı mıydı? Eğer bu bir türbülanssa… neden hiç bitmiyordu? İçimde sesler çoğalmaya devam etti. Jung’un anlattığı arketipler gibi hepsi kendi görevini yapıyordu. **Ece**, acıyı benimle birlikte yaşıyordu; isyan ediyordu hayata. **Arife Teyze**, dizlerini döverek ağıtlar yakıyor, sesi bir cenaze evinin sessizliği gibi odayı dolduruyordu. **Annem**, nereden geldiğini bilmediğim bir yerden çıkıyor, herkesi uzaklaştırmak istiyor; aynı anda kimse gitmesin diye bana sığınıyordu. Bunların her biri bendeki bir yarayı temsil ediyordu. Her biri benliğimin başka bir yüzüydü. Sonra küçük kız yine belirdi içimde. Sessizce elimi tuttu. Beni o kalabalıktan uzaklaştırdı. Güneşin doğuşunu izleyebileceğimiz bir tepeye götürdü. Yan yana oturduk. Konuşmadık. Sessizliğin kendisi şifa gibiydi. Bir süre sonra… sakinleştiğimi fark ettim. --- O küçük kız beni Emre'nin kliniğine götürmüş olmalıydı. Güneşin doğuşunu izlerken gözlerimi açtığımda karşımda yine Emre vardı. “Sonra ne oldu?”dedi Emre. Susmak istedim. Çünkü o küçük kıza bir defa söz vermiştim. Onunla konuştuklarımız saklı kalacaktı. Konuşursam iyileşebileceğimi buna hazır olduğumda yapmamı söylemişti ama ben hazır değildim. “Hayır,”dedim. "Olmaz.” Yine ısrar etti bu defa anlatırsın sanıyordum dedi. Bu yaşadıklarımı ikinci bir defa yaşadığımı ve anlattığımı bilmek beni rahatlattı. çünkü günlerdir burada böylece uzanmış aynı rüyayı görüyor olduğumu düşünmüş aklımı kaybetme korkusu yaşamıştım. Sustum anlatamadım o suskunluğun içinde büyük bir keşif saklıydı. O sabah, yaşadığım her şeyin sebebini anladım: Herkesi kaybettiğimi sandığım o boşluğun içinde aslında, kendimi kaybedişimin izini sürüyordum. Ve fark ettim ki… Bizi mutlu eden alışkanlıklarımız vardır. … Beni tüm dertlerimden uzaklaştırıyorsa, … dünyayı daha kolay taşıyormuşum gibi hissettiriyorsa, … acılarımı hızlıca uyuşturuyorsa… Bu şey artık bir uyuşturucudur. Ben rutinlerimi bozmuştum. Hakan'ın hakaretleri bile alışkanlığımın bir parçası olmuştu. Bugün Emre'nin bu kadar anlayışlı ve iyi davranması beni şaşırtıyor. O sadece terapistim ama yıllardır kimse bana bu kadar iyi ve yardımcı olmaya çalışmadı. yardım ederken bile eziciydiler. Her ne olursa olsun — bir insan, bir ilişki, bir alışkanlık, bir duygu — Eğer beni kendim olmaktan alıkoyuyorsa, Benliğimi donduruyorsa, Gerçek acılarımı hissetmemi engelliyorsa bağımlılığa dönüşür. Mağdur ve Kurban olmakla geçirdiğim zaman kimliğimi elimden almış. Biz bu dünyaya yalnızca iyi hissetmek için gelmedik. Bu gerçeğin altına mı saklandım acaba. Acısıyla, neşesiyle, sıkıntısıyla, sevinciyle tam yaşamak için geldik. Acı sıkıntı benimleyken diğerleri nereye saklanmıştı? Mutluluğun peşinden koşmak hayatı mahveder. Hayatı gerçekten yaşadığında, mutluluk zaten gelip koluna girer. Bu yüzden kendime sordum: “Ben ne yapıyorum?” Bugün daha iyi yapabileceğim ne varsa onu yapmalıydım. Selam vereceksem selam vermeliyim, Susmam gerekiyorsa susmalı, Konuşmam gerekiyorsa konuşmalıydım. --- Her şey olması gerektiği için olur. Kozmik düzen bazen görünür değildir, ama işler akar. Şimdiki anla kavga etmeyi bıraktığında, Birden bütün seçeneklerin açıldığını fark edersin. Bir şeyi değiştirmek istiyorsan, önce onu olduğu gibi kabul etmen gerekir. Kabul, özgürlüğün kapısıdır. Belleğimizdeki anılar ile geleceğe dair hayaller arasında sıkışıp kalırız çoğu zaman. Şimdiki zamana dikilip bakmak ise cesaret ister. Ama bunu yapabildiğin an… İyileşme başlar. --- Bir derviş hikâyesi vardır: Uzak bir ülkedeki dervişlerle buluşan bir dervişe sorarlar: “Burada zaman nasıl geçer?” Derviş der ki: “Bulursak şükrederiz. Bulamazsak sabrederiz.” Bizim oralardaki sokak köpekleri bile bunu yapar, der diğer derviş. Sonra ekler: “Bulursak şükrederiz. Bulamazsak hamd ederiz.” İki algı seviyesi arasındaki fark budur işte. Biri hayatta kalmayı öğretir. Diğeri yaşamayı. --- İçimdeki arketiplerin hepsi, o sabah bana bunu göstermeye çalışıyordu. Ben ise nihayet… Dinlemeye hazırdım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD