Bahar mevsimi öyle güzel geldi ki her yerden hayat fışkırıyor canlanan tabiatla birlikte bende yenileniyor gibiyim."
Senin hiç mi olumlu duygun yok dediğinde söyledim bunları Emir'e. Birlikte bir kır gezisi yapmayı teklif etti. Sevdiğim sayılı şeyler arasındaydı doğa da bulunmak. İşte böyle güzel duygularımı yeşertecek şeylerde olmuyor değildi. Üstelik hızla kilo veriyordum. Kilo almamın sebebi o ilaçların artık hayatımda yeri yoktu. Tamam bütün suçu o ilaçlara atmıyorum ama onlar yıllarımı diyetle geçirdikten sonra bütün çabamı çöpe attılar. Şimdi çöpe atma sırası bende.
Üçüncü aydaydım ve hala bazı şeyleri anlatmamıştım. Bu onun hatasıydı. İyi bir psikoterapist olsaydı çoktan her şeyi anlatmıştım diye için için söyleniyorum. Sadece klinikte ki randevular değil onunla sosyal alanda da çok fazla görüştük. Uzun zamandır anlatmak için büyük arzu duyduğum hâlde hala konuşmamışsam evet bir kez daha söylüyorum bu onun hatasıydı. Belki de bir ip ucu aramıyordu beni gerçekten tedavi etmek niyetinde değildi. Bir kaç kelime edecektim ve gerisi gelecekti bir kazma vuracaktı toprağın altından görünen altın küpüne sonra her şey dökülecekti. Evet kıymetli olanlar bulunmayı keşfedilmeyi beklerler. . Bir de kelimeler var.
Kelimeler çok kıymetli. Nerede zorbalık orada sözcükler yok... Düşünüyorum kelimeler mi kaçıyor öfkeden öfke mi doğuyor kelimesizlikten. Derdini anlatamayan vuruyor kırıyor. öfke saçıyor, yıkıyor yılları almış emekleri bir anda bitiriyor. neden zalimlik bu kadar kolay neden yapmak zor yıkmak kolay. 40 yıl sadece güven inşa etmek bunun için mi diye sormadan edemiyor insan.
Kelimelerle olan imtihanım beni kendime getirir mi ? Konuşmamak mıydı? Anlatamamak mıydı? Ne konuştuğumun önemini bilmediğim öyle zamanlar geçirdim ki... Yönetemedim elimde ki keskin bıçağı. Her yerimi doğradım. Seslenen biri var içimde "Sen tecelli eylemezsin,perdede ben var iken... Şart-ı izhar-ı vücudundur adim olmak bana" Ben erimeden benlik perdesini yırtmadan var olmak mümkün değildir derken ne demek istiyor bu kelimeler bana? Kelimelerin imtihanın da hep mazlum isen sen seni bulamazsın diyor. Kapattım kitabı bir daha açıp okur muyum bilmeden. bunların üzerinde düşünmek istedim. Bu kelimelerin içine girmek biraz vakit geçirmek istedim. Belki Emre'ye de bahsedebilirdim. Fakat anlayamayacağını düşündüm. Tabi ya bir ben anlardım böyle feyizli şeylerden. kendimi nasıl da önemli üstün gördüğümü izledim bu çizdiğim tabloda. Hep yaptığım, yapmakta olduğum şey için kendime bile hesap vermek zorunda kalmışlığımın farkına varmak beni hasta mı ediyor? Bana şifa mı oluyor?
İnsan tüm şahitlere düşman olur mu? Yaptığı şey kötüyse olur.
Yaptığım şey kötü mü?
vicdanına sor.
Vicdanım mı?
İnsanların rağbeti çoğu defa kemale göre değil ihtiyacına göredir. Yani iradesini maddi bedeninin basit ihtiyaçları için ortaya koyarken, ruhunu unutmuş olması değil midir, bu kadar acı çekmesine sebep. Dışardan olan görüntüme olan isyanım bir anlamda mükemmellik arayışım da kendimi gördüğüm yere yakışmıyor olduğumu düşünecekler korkusu değil midir? Bu samimiyetsizlik ne kötüdür. İçimde konuşan bir firavun var. Herkesi küçük görüyor. ben basbayağı kendimi üstün görüyordum. Kovamadım o firavun yanımı! Hala benimle."
Emre bu defa seni anlıyorum bile demedi. onu şaşırtıyor olmakla da gurur duydum. Benim gibi birisine ilk defa terapi yapıyor olmalıydı! Yine aynı şeyi yapıyordum ama itiraf etmedim. Kendisi anlarsa anlasındı.
Bu kadar iç görü yeterliydi. Belki de artık sınır ihlali yapan dış görünüşümle ilgilenmek gerekiyordu.
Üniversite yıllarımdan bahsettim. Her şeyi anlatabilmeyi çok isterdim ama olmuyor işte!
O zamanda çok fazla yiyor ama kilo almıyordum. Yani 'çok fazla' almıyordum. Hakan ile o zamanlar tanıştık. Ama iyi bir tanışma olmadı bu. Kalbimi un ufak eden o günler ve sonrası... Her neyse...
Hakan, okul bittikten bir yıl sonra hastaneye gelip evlenme teklif etti. Düşünmedim bile. Başka kimse olmamıştı hayatımda. Bir şey düşünmeye gerek yoktu.
“Emin misin?” dedi Emir.
Böyle araya girişleri yok mu! İçim kan ağlıyor çünkü emin değildim. Keşke beni rahat bıraksaydı.
Başka bir konuya geçmek istedim. Annem, kardeşim Mustafa okulu bitmeden evlenmemi istemedi. Ekonomik sıkıntı olurmuş. Hakkını helal etmezmiş. Babamın kredi borçları öyle çokmuş ki, torunlarım bile ödeyemezmiş. Bu benim suçum muydu? Neden benim hayatım ipotek altındaydı?
“Onlar senin annen baban, istemeye hakları yok mu?” dedi Emir.
İşte o anda bir şey koptu içimde.
“Olmaz olsunlar!” dedim.
“Seni okutan onlar değil mi?” dedi.
O an anladım… Bu adam beni anlamayacaktı. Psikolog diye gittiğim kişi, beni suçluyordu.
“Ağlamaya başladım. Onun da duygulandığını gördüm. İçimde tuhaf bir zafer hissi belirip hemen utanca dönüştü. Onu bile duygulandırmıştım ama acizliğimi bir kez daha hatırlamıştım.
“Özür dilerim,” dedi. “Ben biraz farklı bir düşünce yapısına sahibim. Bazen… arkadaşım gibi gördüğüm hastalara kendime gösterilmesini istediğim yaklaşımla davranıyorum.”
“Anlamadım,” dedim.
“Ben ailemden şikâyet ederken birinin onlara kızmasını istemem şahsen.”
İçimden “Bunu senden istemedim ki!” demek geldi. Ama sustum. Sustu. O an bir şey öğrendim: Karşıma çıkan hiçbir insan beni gerçekten anlamak istemiyordu.
Bu yüzden konuşamıyordum işte. Bu yüzden içimde biriken her şey yumru olup boğazımda kalıyordu.
Psikolog diye gittiğim adam… psikopata dönüşmüştü.
Beni ahlaksız, uğursuz kadın diye kovduğu an… Unutamıyordum. Kırık bir plak gibi dönüp duruyordu zihnimde. Kilolarım gitmemişti. Özgürlüğüm de gitmişti.
Hastaneden rapor aldım. İzin istedim. Tayin düşünmeye başladım. YouTube’da izlediğim “Hayatımıza biz çekiyoruz yaşadığımız insanları” videolarını kapattım. Bütün psikoloji kanallarından çıktım. Yeterdi artık. Psikolojiden nefret ediyordum. Hiç kimsenin insanı anladığını düşünmüyordum.
Sinirle orta sehpayı kaldırıp fırlattım. Üzerindeki balık fanusu yere çarpıp patladı. Balıklar yerde çırpınırken anladım: Ben ölüyordum. En çok ben çırpınıyordum.
Koşarak kavanoz aramaya gittim. Telaşla düştüm. Dizlerimi kaldıramadım yerden. Ama balıklar ölüyordu. Kalkmalıydım. Her şey hayatımın özeti gibiydi. Ruhum, elimden tutup beni kaldırdı sanki. Balıkları kurtardım… Onların umrunda değildi belki. Ama kurtuldular.
Peki ya ben? Ben nasıl kurtulacaktım?
O sırada kapı çaldı. iki yıldır bu eve kimse gelmemişti. Gürültüyü duyup gelen biri olmalıydı. Dürbünden baktığımda nefesim kesildi.
Psikopat burayı bulmuştu.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. “Konuşalım” diyordu. Kapının arkasında saklanıyordum. Açarsam ölür müydüm? Kızımı bir daha görebilecek miydim? İçimde bir yer “Ben daha bitmedim.” dedi.
Kapıyı açtım.
Evin içindeki dağınıklığa, tuzla buz sehpanın yanındaki kavanoza baktı. Sonra bana. Oturdu. “Ben de annem tarafından terk edilmişim,” dedi. “Henüz iki aylıkken.”
Sustum.
“Bunu neden söylemedin?” dedim.
“Sen bebeğini nasıl bıraktın… bunu anlamak istiyorum,” dedi.
Gözleri bir yetişkinin değil, annesini arayan bir çocuğun gözleriydi. Kalbim yandı. Az önce canavar sandığım adamın içinden kırılmış bir ruh çıkmıştı.
“Pişmanım,” dedim. “Çok pişmanım ama neye yarar… Onu kaybettim.”
Ayağa kalktı. Bana doğru geliyordu. Bir an boğazıma sarılacağını düşündüm. Elini cebine attı. Titriyordum. Beyaz bir mendil çıkardı.
Onu aldım. Gözyaşlarımı sildim.
Birkaç dakika sonra sakinleşmişti.
“Çok kilo vermişsin, tebrik ederim,” dedi.
Cümle tam bir psikopat cümlesiydi ama içimde başka bir kapı açıldı. Korku, merak, acı, anılar… Her şey iç içe geçmişti.
“Burayı nasıl buldun?” dedim.
“Klinikte adresin vardı,” dedi. Biyokimya sonuçlarını evine istemişsin. Oradan aldım.”
Aptallığıma kızdım. Ama o an artık asıl mesele bu değildi.
Bir insanın kırılması… bir annenin çöküşü… bir çocuğun kayboluşu… bir psikoloğun kendi yaraları…
Herkes yaralıydı.
Ben hariç kimse “iyi” görünmeye çalışmıyordu.
Ve o an anladım:
Kurtulmam gereken sadece kilolarım değilmiş.
Bütün hayatım, bütün acılarım, bütün zincirlerim yeniden yazılmalıymış.