Emir, Ayla gittikten sonra odasında uzun süre kımıldamadan oturdu. Masanın üzerindeki küçük ahşap çerçevede, soluk bir fotoğraf vardı. On bir yaşındaki halinin çekilmiş bir kare… yanında, yüzünde hem sıcaklık hem uzaklık taşıyan genç bir kadın: annesi.
Fotoğrafı eline aldı. Tozu silerken aslında yıllardır silmediği bir hakikati de kaldırıyordu.
Annesi gerçekten onu öylece bırakıp gitmemişti.
Gerçek, babasının yıllarca ağzına sakız ettiği “annen sizi terk etti” cümlesinden çok farklıydı.
O kadın, yıllarca şiddet gördüğü evden kaçmaya çalışmıştı.
Defalarca oğlunu da alıp gitmek istemiş, ama her seferinde koca eliyle bastırılmış, korkutulmuş, tehdit edilmişti.
O son sabah, annesi Emir’in yanına eğilip “sakın uyanma tatlım…” diye fısıldamış, gitmeye çalışmış… ama kapıda babası tarafından yakalanmıştı. Bunu yıllar sonra komşuların anlattıklarının içinden toplamıştı Emir.
Annesi bir sığınma evine yerleşmişti. Emir’i almak için defalarca mahkemeye başvurmuş, ancak “evlilik içi disiplin sorunları” bahanesiyle reddedilmişti.
O fotoğrafın arkasındaki gerçek buydu.
Emir bunu biliyordu ama söylemesizliğin ağırlığı, babasının yıllarca pompaladığı öfkeden daha hafif değildi.
İçinde hâlâ o terk edilmiş çocuk duruyordu.
Hâlâ “Neden beni götürmedi?” sorusuna saplı bir diken gibi bağlıydı.
Oysa cevabı biliyordu:
Annesi gitmedi. Kaçtı. Yaşamak için.
Ama insan bazen gerçeği bilse de hikâyesini bırakamaz.
Ayla, seans odasından çıktığında hastanenin soğuk koridorları üzerine kapanıyor gibiydi. Adımlarını ağırlaştıran tek şey Emir’in sözleri değildi; kendi içinden yükselen o eski, boğucu suçluluk dalgasıydı.
Eve giderken yağmur başlamıştı. Trafiğin içinden geçen far ışıkları sanki içindeki karmaşayı aydınlatmaya çalışıyor ama başaramıyordu.
Apartmanının merdivenlerine geldiğinde dizlerinin bağı çözülüp oturdu.
Ellerini yüzüne kapadı.
Kızı…
İki yıldır dokunamadığı, kokusunu unutup unutmamakla sınandığı, adını anarken bile boğazının düğümlendiği küçük kızı…
“Ben gitmedim.” dedi kendi kendine.
“Ben gitmedim ki… Beni uzaklaştırdılar.”
Ama kalbin mantıkla ilgisi olmuyordu. O hıçkırık, o kırılma… mantığı dinlemiyordu.
Eve girince salona yürüdü. Dolabın en üst rafından bir kutu indirdi. Kızının küçük patiklerini, saç tokalarını, birlikte çekildikleri o son fotoğrafı çıkardı.
Fotoğrafı göğsüne bastırdı.
Artık saklamaya gücü yokmuş gibi ağladı.
Ve o an, Emir’in sözlerini istemeden tekrar etti:
“Annem gelmedi…”
Ayla’nın içi buz tuttu.
Kendi kızının da böyle düşünüyor olabileceğini fark ettiği an… işte o an Ayla’nın kalbinde kocaman bir çember kırıldı.
Ağlaması bir öfkeye, öfke bir kararlığa dönüştü.
“Benim annem vardı ama pek sevmedi benim kızımda böyle hissetmemeli ...
Sonraki günler Ayla’nın hayatında bir dönüm noktasıydı.
Kendisini suçlayan değil, kendini iyileştiren bir yola girdi.
Yemeklere saldırmıyor, nefes egzersizleri yapıyor, bedenini cezalandırmıyor… ona şefkat gösteriyordu.
Kilosu yavaş yavaş eriyordu; ama bu sefer tartıdaki rakamdan çok gözlerinin parıltısı fark ediliyordu.
Sanki yıllarca küle gömülmüş bir kıvılcım yeniden nefes almıştı.
Bir sabah aynada kendine baktığında, çok uzun zamandır görmediği bir şeyi gördü:
Kendine inanan bir kadın.
O gün çantasını aldı ve avukatının kapısına gitti.
Elinde bir dosya yoktu, ama içinde iki yıllık özlemin, cesaretin ve annelik bağının bütün ağırlığı vardı.
Avukat onu dinlerken yüzündeki ifade değişti.
Avukat:
“Ayla Hanım… anlatılanların hepsi dosyalara işlendiğinde, kızınızı geri almak için güçlü bir şansınız var.”
Ayla’nın gözleri doldu ama bu sefer ağlamadı.
Bu başka bir duyguydu: umut.
O akşam evine döndüğünde kızının patiklerini tekrar eline aldı.
Bu kez acıyla değil, güçle tuttu.
“Ben geliyorum kızım…”
“Ve bu sefer kimse beni durduramayacak.”