Kongre binasının dışına çıktığında hava kararmıştı. Şehrin ışıkları hafif bir pusun içinden belli belirsiz parlıyor, rüzgâr saçlarını yüzüne doğru savuruyordu.
Ayla, başarılı sunumunun getirdiği o tatlı sükûneti hissediyordu ama içinde başka bir ses daha vardı…
“Hadi, kendine gel artık…” diyen bir ses.
Otobüs durağına doğru yürürken arkasından tanıdık bir ses duydu:
— “Ayla?”
Sesin sahibi hastaneden komşusu, hemşire Zehra’ydı.
Üzerinde hâlâ üniforması, ellerinde küçük bir market torbası vardı.
— “Kongrede harikaydın!” dedi Zehra gülerek. “İnsan seni izleyince ister istemez kendine çekidüzen veresiyor.”
Ayla gülümsedi.
— “Sağ ol Zehra… Yorucu ama güzeldi.”
Zehra ona dikkatle baktı.
Bakışları hem şefkatli hem de insanın içini delip geçen bir bilgelik taşıyordu.
— “Hadi gel,” dedi, "evde havuçlu kek vardı çay da yaparız, hem konuşuruz.”
Ayla itiraz edecek gibi oldu, ama içinden bir şey, sanki uzun zamandır aradığı bir cevabın bu gece geleceğini söylüyordu.
Beraber Zehra’nın evine doğru yürüdüler.
Zehra’nın evi her zamanki gibi sıcaktı; kapıdan girince mis gibi rezene ve tarçın kokusu Ayla’nın ruhuna kadar işledi. Zehra ile aynı hastanede olup uzun süre yabancı gibi girip çıkmışlardı. Ayla'nın hastanede ki o günden güne değişimine tanıklık etmeyen yoktu. obezite ile mücadele içinde olan diyetisyeni duymayan yoktu muhakkak. Zehra ile asansörde karşılaşmışlar ve Zehra hayretler içinde ne kadar çok zayıflamışsınız böyle harikasınız çok başarılısınız diye şaşkınlığını gizleyemeyerek büyük tepkiler vermişti. Zehra nöbet tuttuğu için her zaman denk gelmiyor olmaları normaldi ama o gün hastaneye birlikte gitmişler ve hiç susmadan sohbet etmişlerdi. sonraki günlerde de bu gün olduğu gibi çay saatleri kahve molaları ile dostlukları artmıştı.
Çaylar kondu.
Küçük balkonlarına çıktılar. Şehrin ışıkları aşağıda titrek bir nehir gibi akıyordu.
Zehra, Ayla’nın yüzüne şöyle bir baktı ve çayı elinde evirerek sordu:
— *“Emir’i gördün değil mi?”*
Ayla istemsizce durdu.
Kaçmıyordu artık ama konuşmak da istemiyordu.
— “Evet… Ama uzaktan. Gelip konuşmadı, ben de istemedim zaten.”
Zehra dudaklarını büzdü.
— “Bence iyi olmuş.”*
Ayla şaşırdı.
— “Niye?”*
Zehra’nın sesi bir anda derinleşti, sanki Mevlânâ’nın bir dizesi gözlerinin içinden geçip konuşmuş gibiydi:
— “Çünkü insanı en çok yaralayan şey, birinin yaptıkları değil; yapabilecekken yapmadıklarıdır.”
Ayla içini çekti.
Emir’in mahkemede tanıklık yapmasıyla yaşadığı o karmaşayı hatırladı.
Bir yandan ona minnettardı, diğer yandan iğne gibi batan bir gurur kırığı vardı.
— “Zehra…” dedi Ayla, sesi kısık.
— “Ben artık insanların davranışlarıyla ruh halimin değişmesini istemiyorum.”
Zehra memnuniyetle gülümsedi.
— “İşte bu!” dedi coşkuyla. “Ayla, iyi bir insan olman… herkese katlanmak zorunda olduğun anlamına gelmez.”
Ayla gözlerini balkondaki ışıklara dikti.
Zehra devam etti, sözleri bir öğüt gibi değil, bir hakikati hatırlatma gibi çıkıyordu:
— “İyi insan önce kendine iyi davranır.
Bazen yol aramaz… Ona zarar veren yolu tamamen kapatır.”
Ayla başını salladı.
Kalbinde bir şey yavaşça çözülüyordu.
---
Zehra çayından bir yudum aldıktan sonra:
— “Sana bir şey söyleyeyim mi?” dedi.
— “Bazen ne hissettiğini unutup, ne hak ettiğini hatırlaman gerekir. Çünkü çoğu zaman hak ettiklerin hissettiklerinden çok daha fazladır.”
Ayla’nın gözleri doldu.
Sessiz kaldı, ama içinden taşlar yerinden oynuyordu.
Zehra’nın sesi yumuşadı:
— “Seni gerçekten seven insanlar var ya…
Sessizliğinde bile seni duyarlar.
Bahaneler üretmezler.
Bahane üreten zaten uğraşmak istemeyendir.”
Ayla, kalbine saplı duran eski cümleleri düşündü:
Hakan'ın yıllar süren hakaretlerini ve ne zaman gerçekten konuşmak istese bir plan yapsa hatta küçük bir kutlama belki varlığını hatırlatma çabaları
“Yoğunum, meşgulüm, sonra konuşuruz…”*
Hep bahane.
Hep kaçış.
Sonra onun yanında olmayan anne ve babası, kardeşi Mustafa evet hiç kimse yoktu. hatta sonra ki süreçte iş arkadaşları da yoktu
Zehra devam etti:
— “Kimse o kadar meşgul değil Ayla. Sadece sana meşguldür.
Gerçekten seven insan, kaybetmemek için çare arar.”
Ayla derin bir nefes aldı.
Sanki yıllardır biri gelip içindeki düğümü çözüp “sen yalnız değilsin” dememişti.
---
Zehra, mutfaktan bir kitap getirdi.
Kapağı eski, kenarları yıpranmış bir Yunus Emre Divanı.
— “Biliyor musun,” dedi, “Yunus der ki: ‘Beni bende demen, bende değilim. Bir ben vardır bende, benden içeri…’
Sen şimdi o içerdeki seni bulma yolundasın.”
Ayla’nın yüzüne yavaş bir sakinlik indi.
Zehra devam etti:
— “Mevlânâ da der ki: ‘Kırıldıysan, incindiyse kalbin… sakın üzülme.
Allah, sana gerçeği göstermek için kalbini kırar.’”
Ayla’nın dudakları titredi.
— “O zaman… yaşadıklarım bir ceza değil, bir işaret mi?”
— “Hem de çok büyük bir işaret.” dedi Zehra.
— “Temiz kalbe sahip olanın hakkı kimsede kalmaz. Allah bir yerde kapıyı kapatır ama inan, bin kapı açar.”
Ayla gözlerini kapadı.
İçinden şu cümle geçti:
“Demek ki gitmem gereken kapı kapanmadı…
Ben sadece açmaktan korktum.”
---
Zehra ayağa kalktı, Ayla’nın omzuna dokundu.
— “Hadi söyle Ayla… sen ne istiyorsun?”
Ayla duraksadı.
Yutkundu.
Sonra büyük bir özlem ve umutla;
— “Kızımı istiyorum.”
— “Sonra?” dedi Zehra.
— “Yeni bir hayat.”
— “Sonra?”
Ayla gözlerini açıp gülümsedi:
— “Ve… bir gün… yeniden sevmeyi.”
Zehra kollarını açıp Ayla’yı sarıldı.
— “İşte gerçek Ayla bu. Kendini hatırlayan Ayla.”
Çay soğumuştu ama içleri ısınıyordu.
---
DOLUNAY ETKİSİ
Zehra şakacı bir ciddiyetle:
— “Bu arada…” dedi, “Bu gece dolunay! Ne dileyeceksen şimdi dile.
Hatta şu indirime girmiş kremleri ve parfümleri almayı unutma, bugün etkisi çok yüksek.”
Ayla güldü.
Gülüşü balkonun demirlerine çarpıp geceye karıştı. kış bahçesi gibi harika bir balkondu ama üşüdüler içeri geçerken;
— “Tamam Zehra…” dedi,
“Bugün kendimi hatırladım… Belki bu da güzel bir başlangıç olur.”
Bu sıcak sohbetle içlerini bir huzur kaplamıştı. İkisi de mutfağın küçük, sıcak köşesinde, buharı tüten çaylarını ve huzuru dostluğu yudumlayarak güzel bir akşam geçirmeye devam ettiler.
Zehra ya da hayat çok iyi davranmamıştı.
Bir süredir bende “Artık kendime daha fazla odaklanıyorum, Kendimi hatırlamaya, değerimi bilmeye çalışıyorum. Hayat, bazen başkalarına koşarken kendimizi unutmamamız gerektiğini öğretiyor.” dedi.
o kadar uzun zaman geçirdiler ki çay ve kek le geçirdikleri yemek vakti akıllarına bile gelmedi. ...