7. Bölüm KENDİ BEDENİN DE KAYBOLAN KADIN

693 Words
Ne zaman savaşmaya kalkışsa, içinde dolaşan yabancı duygular onu yere vuruyordu. Sanki bedeninde başka birinin korkusu dolaşıyor, başka birinin acısı kemiklerine işliyordu. Hayalleri bile gölgeye dönüşmüştü. Bir süre sonra bütün dünya karardı. Artık hayat sadece ona acı veren birkaç insanın fotoğrafından ibaretti. Ümidin rengi silinmişti. Ne kurtaracak bir el, ne de bu gecenin bir sabahı olduğuna dair işaret vardı. Yine de ölmek istemiyordu. “Neden?” diye sordu kendine. “Bu hayat beni niye hâlâ tutuyor?” Cevabı kalbinin derininden geldi: “Çünkü varlığın boşuna değil.” Bu yol dönülmez bir yol değildi, ama başlangıcını kimse onun rızasına sormadan yazmıştı. Bir masal değildi yaşadığı. Bitince huzur vaat etmeyen, ama yürüdükçe insanı kendisiyle yüzleştiren bir hikayeydi. O sırada içindeki bir perde kalktı. Yaşadıkları artık sır olmaktan çıkmıştı. Gizlenen her şey açığa vurulmuş, karanlığın hükmü sarsılmıştı. Sanki seçilmişlik gibi tuhaf bir güç belirdi içinde. “Demek ki hâlâ yürümem gerekiyor,” dedi sessizce. Anlamadı kimse onu. Anlayacak kimse de yoktu zaten. Bir ağacın gölgesinde dinlenmek isterken, o gölgeye kendini adamıştı. Oysa ne ağaç onundu, ne de gölge. Kısa bir rüyaydı hepsi. Bir anlık yanılsama. Aşkın yabancı acısı, ruhu tenle buluşturunca alev aldı. Ve o alev, kendi karanlığını aydınlatan ilk ışık oldu. Kandiller yandı, ay göğe yükseldi, gece sabaha doğru aktı. Ayla sonunda anladı: Karanlığı ölçmek için kendi acizliğini kullanmıştı yıllarca. Oysa taşıyamayacağını sandığı yük, onu çoktan dönüştürmüştü. Ve şimdi… Artık geri dönmeyen bir kapıdan geçmişti. Bu kez susmak için değil, kendi hikâyesini yeniden yazmak için. Bunun farkında mıydı? **** Ayla mesleği gereği beslenmeyi en iyi bilenlerden biriydi. Hangi yiyeceğin hangi hormona nasıl etki ettiğini, hangi porsiyonun bedene nasıl seslendiğini hep bilirdi. Ama bilmek bazen korumazdı insanı; özellikle ruhunun sessizce çığlık attığı dönemlerde. Doğumdan sonra kendini tuhaf bir girdabın içinde buldu. İlk başlarda “süt olsun” diye, sonra “ayakta kalayım” diye yemeye başladı. Fakat kısa sürede fark etti: Bu sadece açlık değildi. Bu, içindeki büyük bir boşluğa atılan lokmalardı. Her lokma, evdeki sessiz şiddetin üstüne serilen bir battaniyeydi. Her tabak, adamın soğuk bakışlarından kaçmak için inşa edilen bir duvardı. Ne kadar çok yerse, o kadar az hissediyordu. Sanki kilo aldıkça kendisini saklıyor, görünmez bir kabuğa bürünüyordu. Bedenindeki yağ tabakası, ruhuna yapılmış darbelerin kalkanı gibiydi. Ve o fark etmeden büyüyen beden, aslında bilinçdışının fısıltısıydı: “Kendini korumaya çalışıyorsun.” Kadın, bir gün aynanın karşısına geçtiğinde şunu düşündü: “Bu ben değilim. Ama bu benim içimin yarası.” Çünkü o yıllardır bilirdi: Aşırı yeme davranışı çoğu zaman çıkışsızlığın sessiz haykırışıdır. Özgürlüğün imkânsız olduğu evlerde, insan bedenini büyütür; sırf kaybolmasın, yok olmasın diye. Adamın evdeki egemenliği artık nefes kesen bir çembere dönüşmüştü. Ayla, kucağında bebeğiyle gün boyu bir labirentte dolaşıyormuş gibi hissederdi. Dışarıdan bakıldığında “zengin bir ev, güzel bir yaşam” vardı. Ama içerden bakınca… Her şey bir kafesin altın sarısı parıltısından ibaretti. Kilosu arttıkça sanki adamın gözündeki küçümseme de artıyordu. “Bak kendini bile saldın,” diyordu bir keresinde. “Benim eşim böyle olmamalı.” Bu cümle kadının içini paramparça etti. Çünkü o artık anlıyordu: Kilo, onun yenilgisi değil; hayatta kalma stratejisiydi. Kadının zihni şöyle fısıldıyordu: “Bedenimi büyütüyorum çünkü içimde küçülen cesaretimi korumaya çalışıyorum. Bu kilolar utanç değil… Bir yerde sıkışmışlığın sessiz manifestosu.” Bazen gece yarısı bebeği uyurken mutfağa gizlice gider, dolaptan rastgele yiyecekler çıkarır, gözyaşlarıyla yerdi. Her lokmada aslında daha çok hatırlardı: Bu evde, bu adamla, bu şartlarla nasıl yaşayacaktı? Dışarı çıkamazdı. Ayrılamazdı. Kimseye derdini anlatamazdı. Adamın ekonomik gücü, çevresi, görünüşü… hepsi onun çığlıklarını gölgede bırakıyordu. Her geçen gün biraz daha ağırlaştı. Bedenindeki yük ne kadar artıyorsa, göğsündeki sıkışma da o kadar büyüyordu. Bir sabah tartıya çıktığında rakama bakamadı. Başını kaldırmadan fısıldadı: “Ben kendimi kaybediyorum.” Ama tam o anda bebeğinin odasından gelen bir ses, içindeki karanlığı bir anlığına deldi. Küçük bir gülüş… hayatta kalmasına yetecek kadar ışık taşıyan bir çağrı gibi. Ayla aynaya baktı. Kendisini tanımıyordu, evet. Ama içinden bir ses yükseldi: “Bu benim son hâlim değil.” İçindeki vahşi, özgür kadın — yıllardır bastırdığı o içgüdüsel, güçlü tarafı — yavaş yavaş kabuğunu kırmaya başlıyordu. O büyük değişimin ilk kıpırtılarıydı bunlar. Ağırlığının altından doğmak için bekleyen yeni benliğin titreşimleri. Kendi bedeninde hapsolmuş gibi görünse de, aslında kendi kurtuluşunun tohumlarını taşıyordu. Ve o tohumlar, zamanı geldiğinde karanlığı yırtarak filizlenecekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD