Süreç çok hızlı gelişti. Her güzel şeyi mahveden Hakan Ayla nın mahvolduğu kaybolduğunu düşündüğü için ondan bir an önce kurtulmak istiyordu. ondan alacağı bir şey kalmamış gibiydi. Bir davete gidecek olsalar öncesinde bir sürü uyarı da bulunur iyice sindirir suçlar adım atacak hal gülümseyecek bir moral bırakmazdı. döndüklerinde muhakkak kavga ederler daha çok Hakan'ın bulduğu bir sürü kusur ile Ayla nın işkence dolu saatleri başlamış olurdu. bu kadar suçlayıcı olmayı bu denli zehirli olmayı nasıl başarıyordu bu adam. Tam altı yıl olmuştu tüm manipülasyon ve baskılarla geçirdiği 6 yıl. Kızı henüz dört yaşındaydı. Ve hakim Ayla'nın hâline bakıp Hakan ın anlattıkları ile de kızları Şule yi babaya verme kararı vermişti. Buna itiraz etti ama şu haliyle pek te kabul görmedi. Tedavi olması gerekiyordu farkındaydı. Hem ruhunu hem bedenini tedavi etmek için artık önünde uzun ve güzel bir özgürlük vardı.
Ayla o sabah alarm çaldığında, sanki alarm değil de bir davul vurulmuş gibi irkildi.
Göz kapakları ağırdı, bedenindeki yük yılların alışkanlığıyla onu yatağa geri bastırıyordu ama…
içinde minicik bir kıvılcım yanıyordu; çok eski, çok küflü bir sandığın içinden çıkarılmış bir umut parçası gibi.
Bugün işe dönecekti.
Evet, yıllardır savaş alanına dönüşmüş o hastane koridorlarına…
Adının kapıda yazdığı ama gönlünün hiçbir zaman tamamen giremediği o odaya.
Yeniden dönüyordu.
Ayaklarını yataktan çıkarırken içinden bir ses fısıldadı:
*“Hazır mısın Ayla? Bunca yükle… bunca yarayla…”*
Ayla iç çekti.
**“Hazır değilim belki, ama dönmek zorundayım.”**
Banyoya girdi.
Ayna karşısına geçtiğinde, yıllardır karşısında gördüğü yabancı yine oradaydı.
Genişlemekten yorulmuş, daralmak için gücü kalmamış bir beden.
Ama bugün aynada başka bir şey vardı:
**Direnmişlik.**
Kilitlenmiş, parçalanmış, yorulmuş ama hâlâ vazgeçmemiş bir ruh.
Hastane yoluna yürürken, omuzlarına yüklenen bakışlar tanıdıktı.
Giydiği formanın içinde kendini bir misafir gibi hissediyordu.
Sanki yıllardır gitmediği bir evin kapısına gelmiş de içeride kimseyi tanımıyormuş gibi.
Kapıdan girer girmez, eski mesai arkadaşlarıyla karşılaştı.
Onların gözleri…
Ah o gözler…
Biri bakıp hemen kaçırdı, bir diğeri sahte bir gülümseme ile başını salladı, bir diğeri yüzünü asla duygusuz göstermemeye çalışarak “Hoş geldin Ayla” dedi.
Ama Ayla hepsinin iç sesini duyuyordu.
*“Bu hâliyle nasıl çalışacak?”*
*“Diyetisyen dediğin fit olur.”*
*“Kendine bakamamış, nasıl başkalarına bakacak?”*
*****
İşte hepsi bu dedi Ayla. 8. seanstı ve artık kilolarının sebebini evliliğine dayanabilmek için rastgele aldığı sakinleşme ilaçları olduğunu bu kiloların onun zırhı olduğunu yeni bir hayat kurmak için döndüğü işinde hastalar ve arkadaslarının ona nasıl baktıkları gibi ve daha pek çok şey anlatmıştı. Şimdi daha büyük bir sorun vardı. Emir e hiç güvenmiyordu. çocuğunu bırakıp giden bir kadın olarak suçlanmış anlaşılmamıştı. Bu adam kocası gibi değildi ama belki de ondan daha çok psikopat olabilir miydi? Evinin izini sürmüş ve gece vakti evine gelmişti. annesi onu terk ettiği için kadınlara olan öfkesini okumak hiç zor değildi artık Ayla için.
Bunun son seans olmasını artık kilo vermeye başladığı için gerek kalmadığını kendisine çok yardımcı olduğu için teşekkür edip artık bu kapıyı sonuna kadar kapatmak için can atıyordu.
Fakat artık haftada iki kez görüşmemiz gerekiyor diyen kendinden emin sesin sahibine başını kaldırıp bakmadı bile . peki nasıl isterseniz deyip kaçamak cevaplar verip orayı terk etti.
Telefona gelen bu üçüncü hatırlatma mesajıydı cevap vermek zorunda hissedip saat beşte orada olacağım diye yanıtladı.
Ayla, kliniğin kapısına yaklaştığında bir an durdu. Parmak uçlarında hafif bir titreme… İçinde bir şey, sanki görünmez bir el, onu geri çekiyordu. O el, bazen korkuydu, bazen dehşetti… ama en çok da tehlikeyi fark eden içgüdüydü.
Sanki bu adam, Ayla’nın zayıf noktalarını bulmak için etrafında dolaşan bir avcıydı. Kocası gibi değil belki… ama aynı “göz”. Aynı delici, çözmeye çalışan, yoklamalar yapan bakış. Ayla’nın artık kimse tarafından “çözülmeye” tahammülü yoktu. Çünkü karşısında onu gerçekten anlamaya çalışan birilerini göremiyordu. kendilerine göre yorumluyor kendi değer yargılarına göre itip kakıyorlardı.
O gün yine geç kaldı. Bile isteye…
Klinik koridoruna acele etmeyen, hatta durup camdaki yansımasına bakacak kadar sakin yürüyen bir Ayla vardı.
“Geç kalıyorum ve umrunda değil.”
Bunu düşünmek hoşuna gidiyordu. Çünkü kontrol, bu kez Ayla’daydı.
Odaya girdiğinde psikolog saati işaret etti.
— “Ayla Hanım, seansımızın yarısı—”
Ayla hafif bir gülümsemeyle çantasını bıraktı.
— “Biliyorum. Yollarda trafik vardı.”
Yalancıydı. Ama o yalan, içine ferahlık veriyordu.
Bir sonraki hafta randevu gününün sabahı…
Psikoloğun telefonuna tek cümlelik bir mesaj düştü:
“Bugün kötü hissediyorum. Gelemeyeceğim.”
Aslında gayet iyiydi. Kahvesini içiyor, itabını okuyordu. Ama seansı iptal etmenin verdiği özgürlük… tarifsizdi.
Sanki zincirlerinden birini daha gevşetmişti.
Psikolog ertesi gün aradı:
— “Ayla Hanım, konuşmak ister misiniz? Endişelendim.”
Ayla, telefonu yüzüne kapatmak isteyen bir öfke dalgası hissetti ama içinde tatlı bir zehir dolaştı:
Endişelenmesi güzel. Ama beni çözmesine izin yok.”
— “Sadece yorgundum,” dedi. Yorgun değildi.
Bazı Şeyleri Kasıtlı Olarak Yanlış Anlatıyordu.
Seansa geri döndüğünde, konuşmaya başladılar. Ayla, hikâyelerini eksilterek, bozarak, yerlerini değiştirerek anlatıyordu.
Kocasını anlatırken kimi gün melek gibi gösterdi, kimi gün tam tersine.
Psikoloğu şaşırtmak hoşuna gidiyordu.
Öngörülebilir olmamak, onun için bir savunmaydı.
“Ne kadar az bilirsen o kadar güvende olurum…”
Psikolog notlar alırken gözlerini kısmaya başladı. Ayla bunun farkındaydı.
Farkındalığından da hoşlanıyordu.
Konuyu Sürekli Başka Yerlere Çekiyordu
Psikolog sorular soruyordu.
Ayla cevap vermiyordu—en azından doğru soruya değil.
Ona saçma ayrıntılar anlatıyordu:
— “Biliyor musunuz, geçen gün markette elma reyonunda kavga çıktı…”
— “Ayla Hanım, ama eşinizin davranışlarına dönelim—”
— “Elmalar yeşil değildi. Bence gıda boyası…”
Psikolog iç geçiriyor, konu dağılıyor, seans ilerlemiyordu.
Ayla her dakika kazandığında, içinden “bir kişilik” daha kurtuluyordu.
Yanlış Anlaşılmak İstiyor
Bir gün seans ortasında… Ayla sessizce oturdu.
Psikolog başını yana eğdi:
— “Bir şey söylemek istiyorsunuz ama söylemiyorsunuz…”
Ayla’nın bakışları boşaldı.
Gözleri karanlık bir tünele kaydı.
“Yanlış anlaması daha iyi. Ne kadar yanlış anlarsa o kadar az tehlike.”
Derin bir nefes aldı.
— “Sanırım eşimi artık hiç sevmiyorum,” dedi.
Doğru değildi.
Ayla aslında korkuyordu.
Sevgi yoktu ama korku hâlâ kanında bir gölge gibi dolaşıyordu.
Ama psikoloğun onu sevgi eksikliği yaşayan mutsuz bir kadın olarak görmesi, Ayla’nın işine geliyordu.
Çünkü gerçek acısını bilmesin.
O acının nereye uzandığını çözmesin.
Evinin içindeki sessiz gölgeyi anlamasın.
Bu, Ayla’nın korunma biçimiydi.
Ve İç Ses…
“Yanlış anlaşılmak… ne tuhaf bir güven duygusu.”
“Doğruyu söylersem incinirim. Yanlış anlaşılınca, kimsenin kalbi bana dokunmaz.”
“Psikolog beni çözemezse… beni kimse çözemez. Bu iyi. Bu güvenli.”
Ayla seans odasından çıkarken bir şey fark etti:
Belki de psikologdan kurtulmaya çalışmak, asıl kurtulmak istediği kişiden—
eski kocasından—
henüz kurtulamadığını gösteriyordu.
Bu ikisi birbirine çok benziyordu:
Birinin gölgesi evinin içindeydi,
diğerinin gölgesi zihninin içinde.
Ve Ayla ikisini de savuşturmaya çalışıyordu.
Ama hangisinden önce kurtulmalıydı?