6. Persona 6. BÖLÜM

960 Words
Mutluluğu giderken çıkardığı gürültüden tanıdım’ demiş Jacques Prevert. Bende tanımıştım sadece o kadar tanımış ama vazgeçememiştim. Bütün ömrüm boyunca bu anı bekler gibi gözüm kapalı girmiştim bu kapıdan. açılan onca kapıya rağmen açılmayanın önünde beklemekti benimkisi. Ve kapı açıldığı anda bir fırsatçı gibi içeri dalmaktı yaptığım. Peki sonra ne oldu? Vurgun yedim. Kimi suçlamalıyım? Yere vurulan kadeh gibiydim bin parçaya bölündüm. Her bir parçam bir köşeye savruldu. Her biri ayrı bir yara açtı benliğimde. Suçluluk muydu benlik parçalarım karşısında teslim oluşum. Kırılgan yanım hırçın yanımla at başı öfkeli bir yanım var ki kırıp dökmekte her ayrıntıyı. Çocuğunu büyütürken etrafta kırılacak eşya bırakmayan anneler gibiyim ah ben kimi nasıl ve kimden korumalıyım ... Hakan dışardan bakıldığında bir melek ama içi şeytandı. Yani tam bir psikopat çıkmıştı. Ailem onu çok sevdi. Alelacele evlenmekte neydi bilmiyorum ama iki ay gibi kısa bir sürede her şey tamamdı. Ailesi ve ailemin benim ona layık bir eş olup olmadığımı sorgular gibi davranışları konuşmaları önceleri çok dokunmadı belki. Fakat zamanla gördüğüm muamele uğradığım işkence ve hakaretleri anlatabileceğim sığınabileceğim hiç kimsemin olmadığı fark ettim. Bir defasında anneme söylemeye çalıştım, azarladı beni. Hatta benim bu pısırıklıkla onun gibi birisini bulduğuma bile şükretmemi söyledi. Hakan Yazılım mühendisiydi ve dunyaca ünlü şirketlerin çok yüksek meblağlar ile iş teklifinde bulundukları tam bir yapay zeka canavarıydı. Canavar kelimesi onunla çok uyumlu çünkü o oyunlarda ki koşan durdurmanın mümkün olmadığı bir varlık gibi çünkü. Bu alanda kısa sürede öyle başarılar elde etti ki beni gerçekten bir pislik gibi görmesi için yeterliydi ona göre. Ailesi de artık oğullarına layık görmüyorlardı belliki. Önceleri sen ona bakma o biraz aksidir huysuzdur diyen kayınvalidem bile benim ne kadar beceriksiz ve oğluna layık olmadığıma dair görümcelerimle dedikodumu yaparken bana yakalanıyorduda hiç aldırış etmiyordu. Peki bugün psikoterapist diye güvendiğim Emir oda diğerleri gibi çıkmıştı. Gerçek psikopat benim içindeydi o halde. önce ondan kurtulmalıydım. Fakat bırakmıyordu Emir ona her şeyi anlatmaktan başka yolum yok gibiydi. istediğini öğrensin bakalım ilk fırsatta ona da izi mi kaybettirmek niyetindeyim *** Akşamın morumsu gölgesi odaya sızarken, masanın başına oturdu. Kitapları üst üste yığılmıştı: Jung’un “Bireyleşme”sinin altını çizdiği sayfalar, Nietzsche’nin ağır cümlelerini taşıyan sararmış yapraklar… Birden fark etti: Onların aradığıyla kendisinin aradığı aynı şeydi. **İnsanda iyi olanı bulmak.** İnsanı, kendisine rağmen yeniden insan yapan o ince cevheri görmek. Pencereye doğru yürüdü. Camdaki kendi yansımasına baktı; sanki yüzünde iki düşünürün gölgesi vardı. “Nietzsche,” diye fısıldadı, “insanın kendini aşmasını isterdi. Çünkü insanın en karanlık yanlarıyla yüzleşmeden iyiliğe ulaşamayacağını bilirdi.” Ama Jung daha başka bir şey söylüyordu: *“Kişi, gölgesini kabul ettiği ölçüde bütün olur.”* Ayla hafifçe gülümsedi. “Benim bütün arayışım da bu değil mi?” dedi içinden. “İnsanların içindeki ışığı görebilmek… Ama aynı zamanda kendi gölgemin beni nereye ittiğini anlamak.” Sanki iki filozof, iki uç ses, yavaşça zihninde birleşiyor, tek bir yol gösteriyordu. **Nietzsche ona cesareti fısıldıyordu:** *“Kendini aş. Korkuların tarafından yönetilme.”* **Jung ise derinden bir bilgelikle ekliyordu:** *“İnsan, iyiyi ararken kendi karanlığını da onarmalı.”* Kadın, dizlerinin titrediğini hissetti. Çünkü içindeki arzu sadece kendini anlamak değildi; **insanların içindeki güzelliğe inanmak** istiyordu. Merhamete, asaletli duruşa, doğruyu seçme iradesine… Bütün yıkılmışlıklara rağmen hâlâ iyiliğin mümkün olduğuna. “Belki de,” dedi kendi kendine, “üstinsan dediği şey; uçan, güç kazanan bir yaratık değil… kendinin en kaba hâlini bile eğitebilen bir ruh işçisidir.” Bu cümle onu derinden sarstı. Çünkü o hep en kalabalık yalnızlıkların içinde bile insanlarda bir ışık aramıştı. Belki sevgi kırıntısı, belki bir vicdan sesi, belki bir merhamet emaresi… Bulduğunda umutlanıyor, bulamadığında bile aramaya devam ediyordu. Jung’un sesi zihninde daha güçlü duyuldu: “Gerçek değişim içeride başlar.”* Ayla başını dikleştirdi. “Evet,” dedi. “İnsanlarda güzel olanı görmek için önce kendi içimdeki güzelliği korumalıyım.” O an bir şey oldu: Nietzsche’nin “üstinsanı” ile Jung’un “bütünleşmiş benliği”, Ayla'nın kalbinde tek bir anlam hâline geldi. Kendini aşmak… ama başkalarını ezerek değil. İyiye yürümek… ama insanlığını kaybetmeden. Merhamet göstermek… ama kendini yok saymadan. Doğrulukta ısrar etmek… ama kibir üretmeden. Ayla aynadaki yüzüne baktı. Hakan la evliliği onu kendisinden uzaklaştırmıştı. O yolculuğu insanı değiştirmek değil,” “insanın içindeki iyiliğe ayna olmaktı.” Ne zor bir misyon bicmisti kendine. Az evvel Ayla yı kötüleyen o konuşmaları ve o insanları hayatında nereye koymalıydı. Ayna olmak bu nasıl mümkündü? Ayna da kırıklar çatlaklar oluşuyordu. Youg ve Nietzsche ne derdi acaba bu tabloya ; Kendi karanlığına rağmen iyilikte sebat edebilen o ince, güçlü, derin insanlık! sende var mı diyorlardı acaba? --- Evlenirken kalbinde taşıdığı hayranlık, bir zamanlar ışığa benziyordu. Onun ağırbaşlılığına, cümlelerinin dinginliğine, kapı açarkenki nezaketine inanmıştı. Ama zaman, insanın gerçek yüzünü hep bir çatlaktan sızdırırdı. Ayla, evliliğin ilk aylarında bu çatlaklardan içeri dolan soğukluğu fark etti; o nezaket maskesinin altında keskin bir karanlık vardı. Gülüşü incelmiş, sözleri ağırlaşmış, sessizlikleri zehre dönüşmüştü. Psikopat ruhlar, en tehlikeli kılığı hep kibarlıktan seçerdi. Ve kimse, varlıklı erkeklerin kötülüğüne inanmak istemezdi. Para, bazı gözlere perde; bazı dillere mühür olurdu. Kayınvalidesi bile bir gün ona şöyle dedi: “Sen benim oğlum kadar değerli olamazsın.” Bu cümle, kadınlığın köküne işlenen bin yıllık yarayı tekrar kanattı. İşte o anda hatırladı: Kadınlar, yirmili yaşlarına gelmeden bin kez ölürler aslında. Engellenmiş hayallerde, bastırılmış öfkelerde, olması gerekenle olmak zorunda bırakılan arasında, bin kez çatlar, bin kez dirilirler. Ama bugün… Bugün içindeki o vahşi, içgüdüsel ses yeniden kıpırdadı. “Kendini susturma,” dedi ona. “Uslu olma uğruna, ruhundan vazgeçme.” Çünkü baskıcı bir evde değişim beklemek, kedinin fareyle oynarken bir tutup bir bırakmasına benzerdi. Kurtuluş değil, oyalamaydı. Naziklik çoğu zaman kalkan olmazdı; aksine, kötülerin elinde yeni bir silaha dönüşürdü. Ayla, bu gerçeği geç de olsa anladı. Nazik olmanın ödülü, daha fazla acıydı. Bir gece yatağında gözlerini kapattığında içinden bir ses yükseldi: “Sakın gerçekten ölme… ama gerekirse ölmüş gibi yap. Ruhunu sakla, fırsatını bekle.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD