Saat beş olduğunda alacakaranlıkta, İstanbul'un serin havasıyla dışarıda bekliyordum. Bavulumu sımsıkı tutarken bir yandan telefonumdaki müzik listemi karıştırıyordum.
Uzaktan arabanın farlarını gördüğümde telefonu kapatıp cebime attım. Siyah bir minibüstü bu. Kaldırıma yanaştı. Sonra şofor indi bavulumu alırken bana kapıyı açtı, bindim.
Minibüs aynı onun gibi kokuyordu.
Cam kenarında oturuyordu. Beni görünce başıyla selamladı. "Günaydın Şahbaz Bey."
"Günaydın Alaca." Karşısına mı yoksa yanıma mı otursam bilemediğim anda araba hareketlenince sarsılıp yanına düştüm.
Haddinden fazla yanınına.
Kaslı kollarının baskısını belimde hissederken göz göze geldik. Bir nefeslik kadar boşluk vardı aramızda.
"Ha ben," Hemen geri çekildim. Salaksın Alaca salak. "Kusura bakmayın aniden sarsılınca-"
"Sorun değil." deyip kestirip attığında kalbime ok fırlatmış gibi hissetmiştim.
Hiç mi etkilenmedin be adam?
Yol akıp giderken gözleri elindeki tabletindeydi. Önemli işlerini hallediyor olmalıydı.
"Ailene haber verdin mi?"
Ani sorusuyla kafamı kaldırdım, ona baktım. "Evet tabi," Dün gece yemekte söylemiştim. Annemin hoşuna gitmemişti bu durum. İki kızı sonunda yanında olacakken bu sefer giden ben oluyordum. Neyse ki sadece 40 gün diyerek ikna etmeyi başarmıştım.
"Yoğun günlerimiz olacak Alaca. Kendini hazırlasan iyi edersin."
Gülümsedim. "Alışığım zaten. Sıfir uyku çektiğim günler de olmuştu." dediğimde kafasını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
Gözleri... Ah o gözleri.
"Yani, proje zamanları bilirsiniz."
"Evet." diyerek bana katıldığında sonunda havalimanına gelmiştik. Araçtan inerken yan yana durduğumuzu fark edip onu inceledim. Bugün sportmen takılıyordu. Lacivert gömleği, siyah kayışlı saati, bej pantolonu ve beyaz spor ayakkabıları, deri montunu da omzuna atarken küçük omuz çantasını da koluna asmıştı.
"İsterseniz ben alabilirim çantayı."
Kaşları çatıldı. "Hayır bir kadına çanta taşıtmam."
"Ayrıca Ali hepsini bizim için getirtecek. Biz Kontuar'a gidelim, açılmıştır."
Kısa süre sonra biletlerimizi, pasaportlarımızı kontrol edip uçağa binmiştik. Fransa'ya gidiyorduk. Paris'e. Aşıklar Şehri'ne.
Ne hayaller kurardım, parmağındaki yüzüğü görmesem.
Bilmesem.
Hissetmesem.
Bakışlarımı kaçırdım. Boğazım düğüm düğüm olmuştu. İçimdeki bu hisi alın sökün nolur.
Uçak havalandığında istemsizce kollara tytundum. Koltuğa yapıştığımda kahkahasını duydum.
"Korkuyor muyuz biraz?"
Kafamı çevirdiğimde gözlerim onun gülümsemesinde kaldı. Gülmüş müydü o?
"Hı yok, sadece ben," Yutkundum. "Aniden olunca irkildim."
"Hım." dedi. Sadece bu.
Vakit ne kadar geçmişti hesaplayamadığım anda gözlerimi açıverdim. Uyumuş muydum? Bir an olduğum pozisyonu fark ettiğimde kafamın onun omzunda olduğunu fark ettim.
Ben onun omzunda uyuyakalmıştım!
Kafamı hızla kaldırıp yüzüne baktığımda onun da uyuyor olduğunu gördüm. Kafasinı geriye yaslamıştı, kolları da bağlı şekilde göğsünde duruyordu.
Yeni yeşermiş sakallarını, kaşlarını, burnunu izlerken bir an dokunma isteğiyle doldum taştım.
Parmaklarım dudaklarına giderken hafifçe sürtündüler.
Hareket ettiğinde hızla çektim parmaklarımı.
İyice kafayı yemiştim, yok bir de taciz et adamı.
Kafamı iki yana sallarken anonsu duydum. İnecektik. Yerimde dikleşirken kolunu dürttüm. "Şahbaz Bey?"
Biraz daha dürttüm. "Şahbaz Bey?!"
Bir daha dürttüğümde, "Şahbaz!" irkilerek uyandı. Bileğimi sıkıca kavrayıp bükerken acıyla inledim. "Ahh!"
Çatık kaşlarıyla baktı. "Alaca?"
"Bileğim!"
Bakışları bileğime kayınca ateşe dokunmuş gibi hızla çekti. "Siktir! Acıyor mu?"
Acıyor tabii!
"Tamam, tamam otele gidince buz koyarız gerekirse merhem sürerim." Yüzüne baktım. Kendine kızıyor gibi hali vardı.
"Sorun değil Şahbaz Bey, ben hallederim."
"Ben halledeceğim dedim Alaca. İtiraz istemiyorum."
Sonrasında uçaktan inmiş, Charles de Gaulle Havalimanı'ndan arabaya binmiş otele gelmiştik.
Danışma'da odalarımızı sorguluyorduk. Şahbaz, kadınla Fransızca konuşurken onun İngilizce dışında iki dil daha bildiğini biliyordum. Diğeri de Japonca'ydı.
"Monsieur, êtes-vous sûr qu'il y a deux chambres? Une chambre double a été réservée." Efendim, iki yatak odası olduğundan emin misiniz? Çift kişilik oda rezerve edilmiş.
Çatık kaşlarla kadına baktı. Ne oluyordu?
"Pourriez-vous jeter un autre coup d'oeil?"
Bir daha bakabilir misiniz?
"Bien sûr. Oui Monsieur. Chambre double." Elbette. Evet efendim. Çift kişilik oda.
Soluğunu bırakırken ona baktım. "Ne oldu?"
"Bir yanlışlık olmuş sanırım Alaca. Çift kişilik oda rezerve edilmiş." Durdum. Şaka mıydı diyeceğim değildi.
"Tek kişilik odayla değiştiremiyor muyuz?"
"Değiştiremiyoruz çünkü son odaya almıştık. Nasıl akıl edemediniz nasıl?!" diye sinirlendiğinde koluna dokundum. İkinci kez.
"Tamam sakin olun Şahbaz Bey. Sorun değil."
Bana baktı. "Emin misin? Rahatsız olursan eğer-" Hah rahatsız olmak mı, seninle sevişmek için can atıyor be.
İçimdeki cüretkâr sesi duymazdan gelip konuştum. "Eminim. Bir sorun olmaz benim için."
"Peki o halde," kadına döndü ve işlemimizi yaptırdı.
Odaya çıkarken asansöre binip inmiştik. Şimdi de bir bellboy ile beraber odaya gidiyorduk. Bellboy odayı tanıtıp kartı bize uzatırken Fransızca teşekkür etti. Odada ikimiz kaldığında cama yaklaştım. Eyfel Kulesi'ne manzaralıydı ve muhteşem görünüyordu.
"Manzara çok güzel." dediğimde büyülenmiş gibiydim.
"Evet, çok güzel." Sesini duyduğumda arkama döndüm. Bir adım atarak yaklaştığımda, "Benim için sorun yoktu ama eğer sizin için sorun olacaksa-" Kaşlarını çattı. "Ne gibi bir sorun?"
Yanımdan geçip manzaraya bakan koltuğun önüne telefonunu cüzdanını ve sigara paketini atarken onu izledim.
Bana güveniyor muydu yani?
Aynı odada kalacaktık sonuçta.
"Yani nişanlınınız. Sorun etmez değil mi?" Durdu. Gerildiğini buradan bile hissetmiştim. "Sorun etmez. Birlikte kalabiliriz."
O nasıl bir nişanlıydı ya? Ben olsam olay çıkartırdım.
Kaşlarımı kaldırarak dudaklarımı büzdüğümde aniden kafasını kaldırdı, göz göze geldik. Bakışları dudaklarıma kayınca kaşları çatıldı, ne kadar cocuksu göründüğümü fark edip eski yüz ifademe döndüm.
"Peki o halde. Hı ben bir banyoya gireyim."
deyip yanından geçtiğimde sesiyle durdum. "Oda oldukça geniş. Ben gerekirse koltukta kalırım."
Gözlerim irileşti. Tamam konforlu görünebilirdi ama dardı sonuçta. Hem bu koca cüsseyle nasıl sığacaktı oraya?
"Sığabilir misiniz? Dar görünüyor."
Bir kaç saniye yüzüme bakakaldığında ne dediğimi anlayıp kızardım. "Yani ben aslında-"
"Tamam Alaca sorun yok." diyerek güldüğünde daha da utanmıştım.
Sonrasında kaçar adımlarla banyoya girdim.
Akşam toplantı olduğunu söylediğinde cidden yoğun günler geçireceğimizi fark ettim. O odada yokken hızla hazırlanmıştım. Kendimi aynadan süzerken sesli konuştum.
"Biraz fazla mı iddialı?"

"Kesinlikle."
Kafamı çevirdiğimde o yakıcı bakışlarıyla karşı karşıya geldim.
"Hı ben o zaman hemen üstümü değiştiri-"
Kolundaki saate baktı hızla. "Zamanımız yok." Göz göze geldik. "Böyle geleceksin." Arkasını dönerken dudaklarımı dişledim. Tekrardan aynadan baktım kendime. Etkilenmiş miydi?
Gülümsedim.
Fransa'nın lüks restoranların birinde terasta yuvarlak masada oturuyor, mumlar ve kırmızı şaraplar eşliğinde sohbeti sürdürüyorduk. Bayan Berger ve Bay Garon ile beraberdik. Kendileri, yatırım yapacağımız şirketin finans bölümündendiler.
İki saatin sonunda görüşme nihayet bittiğinde saat gece yarısına geliyorduk. İkimiz de öylesine yorgunduk ki ben bir an önce odaya gidip yatağa atmak istiyordum kendimi.
Ama nedense arabada uyuyakladığımı sonradan farkedecektim. Birisinin beni kucakladığını, yatağa yatırıp saçımı okşadığından bihaber olacaktım.
Gözlerimi aniden araladığımda bacak aramda dokunuş istiyordum. Öylesine derindi ki inliyordum. "Ahhh!"
"Nasıl? İyi hissediyor musun?"
Kafamı kaldırdım. Şahbaz?
"Ama sen..." Parmaklarını kasıklarımda dolaştırıyordu, öyle yakıcı ve öyle- "Ahhh..."
"Rahatla fıstığım, gel bana." Dört parmağını birden içime sokunca belim havalandı, başım yastığa gömülürken parmakları içimde git gel yapıyordu. "Ahhh Şahbaz! Daha... DAHA! AH!"
"Gel... BANA GEL!"
Parmakları birden içimden sıkınca hayıflandım. Ama sonra giydiğim saten elbiseyi üzerimde parçalayarak ikiye ayırırken şok içinde ona bakakaldım. "Seni ne kadar çok arzuluyordum bir bilsen Alaca."
"Ne yani? Sen de beni-"
"Şışt!" Sıcak elleri dudaklarıma dokundu. "Konuşma fıstığım. Bu gece sadece bedenlerimiz konuşsun."
Aniden üzerime binince ağırlığın aksine kadınlığıma baskısıyla daha çok ıslandım. Elleriyle göğüslerimi avuçladığında inledim. Erkekliği üzerimde kayıp giderken, elleri memelerimi dokunurken artık zevkten patlayacak duruma gelmiştim.
"Ah Şahbaz! Durma... Durma..." Baskısı, dokunuşları giderek azalırken, "Şahbaz durma... ŞAHBAZ!"
Gözlerimi aniden araladığımda bir an nerede olduğumu kavrayamadım. Oda karanlıktı. Bir dakika... Otelde miydik? Ne ara gelmiştik?
Yatakta tek olduğumu fark ettiğimde ve odada kimse olmadığını fark ettiğimde içimde büyük bir hüsran vardı. Ellerim altıma giderken dokundum. Islanmıştım. O kadar gerçekçiydi ki rüyam, ıslanmıştım.
Komodine dönüp saate baktım. Gecenin dördüydü, yirmi geçiyordu.
Oflayarak yatağa geri yattım. Yastığa sarılarak uyumaya çalıştım. "Keşke gerçek olsaydı..."