Kazım'ın bir haftalık süreyi belirtmesinin
ardından, Massimo'nun yüzündeki kararlılık pekişti. "Bir hafta mı?" diye mırıldandı, ardından alnını ovaladı. "Pekala, bu da bize bir başlangıç için yeterli olur. O zamana kadar bakalım Rüzgar ve Güneş ne kadar ilerleyecek.
Massimo ve Kazım kahvelerini bitirirken,
uzaktan yaklaşan bir arabanın sesi duyuldu. Rüzgar'ın arabasıydı. Kısa süre sonra Rüzgar, Güneş'le birlikte mekanın girişinde belirdi. Güneş'in yüzünde hala belli belirsiz bir sinir ve bezginlik vardı, ama Rüzgar'ın yüzünde yorgunluğa rağmen zoraki bir gülümseme beliriyordu.
Massimo, onları gördüğünde yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi ve ayağa kalktı. "Hos geldiniz çocuklar!" dedi neşeyle, "Tam da sizi bekliyorduk. Hadi bakalım, bu harika doğa sofrasında güne güzel bir başlangıç yapalım."
Güneş, Massimo'nun samimi ve sıcak
karşılaması karşısında içindeki öfkeyi
bastırmaya çalıştı. Yapmacık bir gülümsemeyle "Hoş bulduk Bay Massimo" dedi. Rüzgar ise babasına kısa bir bakış atıp sessizce Güneş'e yer gösterdi.
Kahvaltı masası, yöresel peynirler, zeytin
çeşitleri, taze demlenmiş çay ve sıcacık
simitlerle doluydu. Massimo, neşeyle sohbeti başlatırken, Rüzgar ve Güneş de sahte ilişkilerinin inceliklerini oynamaya devam ettiler. Massimo, bir yandan Güneş'e nazik sorular soruyor, diğer yandan Onun Rüzgar'a ne kadar iyi geldiğini dile getiriyordu. Güneş, her ne kadar içinden bu duruma isyan etse de,
Massimo'nun iyi niyetli ve sevecen tavrı
karşısında profesyoneliğini korumayı
başarıyordu. Rüzgar ise, babasının her bir
sözüyle daha da geriliyor, bu oyunun ne
zaman biteceğini düşünüyordu.
Kahvaltı, Massimo'nun neşeli sohbeti
eşliğinde devam ediyordu. Güneş ve Rüzgar, aralarındaki buz gibi havayı gizlemeye çalışarak, yapmacık gülümsemeler ve kısık sesli onaylamalarla sohbete katılıyorlardı. Massimo, sık sık onların birbirlerine olan
etkisinden, Rüzgar'daki olumlu değişimlerden bahsediyor, Güneş'e iltifatlar yağdırıyordu. Güneş, bu iltifatlar karşısında utansa da, asıl derdi bu yalanın daha ne kadar süreceğiydi.
Massimo, balını ekmeğine sürerken, gözlerini bir Rüzgar'a bir Güneş'e çevirdi. Yüzünde muzip bir ifade vardı. "Pekala, gençler," dedi, sesi beklenti doluydu. "Her şey harika gidiyor gibi görünüyor. Rüzgar'ın hayatına Güneş kadar zarif ve zeki bir kadının girmesi beni çok mutlu etti. Peki, ilişkinizi ne zaman ciddi bir boyuta taşıyacaksınız? Gelecek planlarınız neler?"
Massimo'nun bu sorusu, masaya bomba gibi düştü. Rüzgar'ın elindeki çatal tabağına sertçe çarptı, küçük bir tıkırtı duyuldu, Güneş'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Bu, beklediklerinden çok daha ileri bir soruydu. ilişkilerini "ciddiye almak" bu ne anlama geliyordu? Evlilik mi? Nişan mı?
Rüzgar ve Güneş, aynı anda birbirlerine
baktılar. Gözlerinde hem panik hem de "şimdi ne yapacağız?" sorusu vardı. Massimo ise, gözleri parlayarak onların tepkilerini bekliyordu.
Güneş, boğazını temizleyerek konuşmaya
başladı. Sesini, içindeki gerginliği ele vermemek için olabildiğince sakin çıkartmaya çalışıyordu. "Bay Massimo, biliyorsunuz; benim okulum henüz bitmedi. Aslında bu konuyu Rüzgar'la da konuşmuştuk. ikimiz de acele etmemeye karar verdik. Okulumun bitmesine daha biraz zaman var. Önceliğim şu an eğitimimi tamamlamak. Sonrasında, her şeyi zaman gösterecek." dedi.
Rüzgar, Güneş'in bu beklenmedik hamlesi
karşısında şaşırmıştı. Ama hemen toparlandı ve Güneş'in sözlerini desteklercesine başını salladı. "Aynen öyle baba. Güneş haklı. Bizim için acele etmenin bir anlamı yok. Güneş'in okulunu bitirmesini bekleyeceğiz. Zaten, bu süreçte birbirimizi daha iyi tanıma firsatı
buluruz." Rüzgar, bu sözleri söylerken,
Güneş'in gözlerindeki minnettarlığı fark etti. Bu durum, Rüzgar'ı da rahatlatmıştı. En azından, şimdilik bu tehlikeli sorudan kurtulmuşlardı.
Massimo, bir süre onları dikkatle süzdü.
Yüzünde, bu cevaba inanıp inanmadığını belli etmeyen bir ifade vardı. "Anlıyorum." dedi sonunda. "Eğitim elbette önemli. Ama unutmayın, hayat sadece okuldan ibaret değil. Umarım, bu süreçte birbirinize olan sevginizi daha da büyütürsünüz." Massimo'nun bu sözleri, Güneş ve Rüzgar'ın içindeki gerilimi daha da artırmıştı. Massimo, sanki onların
yalanını biliyormuş gibi konuşuyordu.
Bir anlık sessizliğin ardından Massimo,
Güneş'e dönerek sıcak bir gülümsemeyle
ekledi: "Bu arada Güneş kızım, önümüzdeki bir hafta boyunca burada olacağım. Sık sık görüşmek isterim. Hem seni daha yakından tanımak isterim, hem de sizin aranızda olmak sağlığıma daha iyi geliyor. Gençleşiyorum sanki!" dedi gülümseyerek. "Tabi siz de isterseniz." diye ekledi.
Güneş'in gözleri şaşkınlıkla fal taşı gibi açıldı. 'Bir hafta mı?' diye geçirdi içinden. Bu, Massimo'nun ne kadar ısrarcı olduğunun bir kanıtıydı ve bu yalanın bir haftaya yayılacak olması, Güneş'in içindeki endişeyi katladı. Bakışlarını anında Rüzgar'a çevirdi, gözlerinde "Artık yeter! Gerçekleri söyle!" iması vardi.
Güneş, Massimo'nun sözlerine karşılık sahte bir coşkuyla gülümsedi. "Elbette Bay Massimo, kalmanıza çok seviniriz, değil mi Rüzgar?" dedi, sesi tatlı ama tehditkar bir tondaydi. "Böylece daha çok vakit geçirme fırsatımız olur. Çok güzel olur, gerçekten." Güneş, bu sözleri söylerken masanın altından Rüzgar'ın ayağına sertçe vurdu. Bu, Rüzgar'a açık bir mesajdı: "Artık gerçekleri söyle!"
Rüzgar, bu ani vuruşla irkildi. Gözleri
şaşkınlıkla açılırken, acıyı bastırmak için
hafifçe yerinde kıpırdandı. Yüzündeki zoraki gülümsemeyi korumaya çalıştı. "Gerçekten de harika olur, baba." dedi, sesi biraz sarsılmıştı. Ardından Güneş'e dönerek, belli etmemeye çalışarak kaşlarını kaldırdı. Bakışlarıyla ona "Şimdi söyleyemem, hiç sırası değil." der gibiydi.
Massimo, oğlunun bu onayından oldukça
memnun kaldı. Yüzündeki gülümseme daha da genişledi. "Harika! Zaten seni daha çok tanımak istiyordum Güneş kızım," dedi, gözlerinde samimi bir ilgi parlıyordu. "Umarım bu bir hafta içinde, Rüzgar'ın bu kadar sevdiği bir genç kadını ben de yakından tanıma fırsatı bulurum."
Güneş'in yüzünde, Massimo'nun sözlerine karşılık sinirli, alaycı bir gülüş belirdi. "Gerçekten de beni çok sever." dedi.
Tam bu sırada Güneş'in masada duran
telefonu çalmaya başladı. Ekran ışığı yandı ve Rüzgar'ın gözleri, Güneş'in telefonunun ekranında beliren isme takıldı: "Metehan". Rüzgar'ın kaşları hafifçe çatıldı, dikkatini Güneş'in telefonuna çevirdi.
Güneş, "Affedersiniz." diye mırıldanarak masadan hızla kalktı. Telefonu eline alıp biraz uzaklaştı, masadan belli bir mesafeye gelince, sırtını onlara döndü ve
telefonu açtı.
Güneş'in sesi hafif ve neşeli gelmeye başladı. Konuştuğu süre boyunca yüzünde sürekli bir gülümseme vardı. Bazen, Rüzgar'ın kulağına kadar ulaşan, tiz, ufak kahkahaları duyuluyordu. Bu kahkahalar, Rüzgar'ın içindeki bilinmeyen bir yeri rahatsız etti. Rüzgar, bir yandan babasıyla havadan sudan konuşmaya çalışırken, diğer yandan da çaktırmadan Güneş'i izliyordu.
Güneş, konuşma esnasında bazen parmaklarıyla, saçlarıyla oynuyor, bazen de alt dudağını hafifçe ısırıyordu. Tüm bu küçük hareketler, karşıdakiyle konuşmaktan ne kadar keyif aldığının belirgin işaretleriydi. Yüzündeki samimi neşe, masada sergilediği zoraki gülümsemeyle taban tabana zıttı. Rüzgar, Güneş'in bu rahat ve içten halini izlerken, içinde tuhaf, hafif bir kıskançlık hissinin yükseldiğini fark etti. Bu kıskançlık, mantıksızdı. Sonuçta bu bir oyundu. Ama yine de o Metehan'ın, Güneş'in yüzünde böyle bir gülümseme yaratması, Rüzgar'ı rahatsız etmişti.
Rüzgar içten içe bu Metehan'ın kim olduğunu düşünüyordu. Arkadaş mıydı? Yoksa eski bir sevgili mi? Ya da daha
kötüsü, yeni biri mi? Zihninde bin bir senaryo dönüp duruyordu. Güneş'in o neşeli tavrı, Rüzgar'ın içindeki bilinmeyen bir rahatsızlığı tetiklemişti.
Güneş, telefon konuşmasını nihayet bitirdiğinde masaya döndü. Yüzündeki o içten gülümseme hala duruyordu, sanki kafası bir bulutun üzerindeydi. Masaya yaklaşırken, Rüzgar'ın bakışlarının üzerinde olduğunu fark etti. Rüzgar, ona tuhaf, sorgulayıcı bir ifadeyle bakıyordu. Güneş, Ona meydan okuyan bir bakış attı.
Massimo, Güneş'in geri döndüğünü görünce neşeyle gülümsedi. Elindeki küçük, şık zarfı uzattı. "Güneş kızım, tam sen dönerken aklıma geldi. Sizin için küçük bir sürprizim var."
Güneş zarfı alıp açtı. İçinde iki adet sinema bileti vardı. "Casablanca?" diye okudu, şaşkınlıkla. Klasik filmlere ilgisi olduğu için, bu hediye hoşuna gitmişti.
Massimo'nun yüzüne birden hüzünlü ama tatlı bir ifade yayıldı. Bakışları, Günes'in elindeki bilete takılmış, sanki orada filmden çok daha fazlasını görüyordu. "Ah, Casablanca!" diye mırıldandı, sesi uzaklara gitmiş gibiydi. "Benim için çok özel bir filmdir. Annenle, Rüzgar'ın annesiyle, ilk izlediğimiz filmdi. Milano'da, küçük bir sinema salonunda... Yagmurlu bir akşamdı. O zamanlar salonlar bu kadar lüks değildi, ama o salonun büyüsü... Sanki Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman sadece bizim için oynuyordu.
Massimo'nun gözleri dolmuştu, sanki o anı tekrar yaşıyordu. "O filmin her repliği, her müziği; sanki bizim aşkımızı anlatıyordu. Özellikle o son sahne... Rick ve llsa....'Biz hep Paris'e sahip olacağız.' Demek istediğim; aşk her zaman bir fedakarlık ister, değil mi? Bazen sevdiğin için en zoru seçmek zorunda kalırsın." Massimo'nun bakışları kısa bir an Rüzgar'a kaydı, sonra tekrar Güneş'e döndü. "Ve o filmin müziği...'As Time Goes By.".. hala tüylerimi diken diken eder."
Rüzgar, babasının bu kadar derine dalmasına şaşırmıştı. Annesini kaybettikten sonra babasının bu kadar açıkça anılarından bahsetmesi pek sık rastlanan bir durum değildi. Güneş ise, Massimo'nun bu kişisel anısını dinlerken, içinde bir yumuşama hissetti. O sert iş adamı görüntüsünün altında, ne kadar hassas bir kalp yattığını görüyordu.
"Bu akşam özel bir gösterim var." diye devam etti Massimo, gözlerini onlara çevirerek. "Sizin de izlemenizi çok isterim. Kim bilir, belki size de ilham verir."
Güneş'in yüzü aydınlandı, gözleri pırıl pırıl
parladı. Gerçekten de şaşırtıcı bir hediyeydi bu. "Bay Massimo, çok teşekkür ederim! inanın, uzun zamandır bu filmi çok merak ediyordum ama bir türlü izlemeye fırsat bulamamıştım! Ne kadar naziksiniz!" Güneş, adeta çocuksu bir sevinçle gülümsüyordu.
Rüzgar, Güneş'in bu kadar basit bir sinema bileti için gösterdiği saf neşeye hayret etti. Sabahki tüm öfkesi, alaycı bakışları bir anda silinmiş gibiydi. Ama aynı zamanda içinde hafif bir mutluluk da hissetti. Çünkü Güneş'i bu film gösterimi için ikna etmesine gerek kalmamıştı. Hatta Güneş, bu zoraki buluşmanın bir parçası olmaktan keyif alacak gibi görünüyordu. Bu, Onun içini rahatlattı.
Massimo'nun Casablanca sürprizi ve Güneş'in beklenmedik coşkusuyla kahvaltı sona erdi. Hesap ödendikten sonra Rüzgar, Güneş'e dönerek, "Okula bırakmamı ister misin?" diye sordu, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. Güneş, başıyla onayladı.
Rüzgar'ın lüks arabasına bindiklerinde,
içeride garip bir sessizlik oluştu. Güneş cama dönmüş, dışarıyı seyrediyor, yüzündeki keyifli ifade hala tam olarak silinmemişti. Rüzgar ise, direksiyonu tutarken, aklında tek bir soru dönüp duruyordu: Metehan kimdi?
Rüzgar, dayanamadı. "Telefonun çaldı
demin. Metehan kim?" diye sordu, sesini olabildiğince umursamaz çıkarmaya çalışıyordu.
Güneş, başını cama yaslamış halde hafifçe gülümsedi. "Önemli biri." dedi sadece.
Rüzgar'ın kaşları çatıldı. "Ne demek önemli biri? Arkadaşın mı, sevgilin mi, kuzenin mi? Okuldan mı?" Sesi, planladığından daha meraklı çıkmıştı.
Güneş omuz sikti. "Seninle aramızda böyle bir açıklama yapma zorunluluğu yok Rüzgar. Biz sevgili değiliz, unutma. Sadece babana karşı bir oyun oynuyoruz."
Rüzgar, daha fazla üstelemedi. Güneş'in
ketum tavrı ve alaycı imaları, onu daha da
sinirlendiriyordu. Ancak aynı zamanda, bu "Metehan" isminin ardındaki merak duygusu giderek büyüyordu. Güneş'i okula bıraktıklarında, Rüzgar hala Metehan'ın kim olduğunu çözememiş, aklında cevapsız sorularla kalmıştı.
Güneş, okuldan çıktıktan sonra eve döndü. Aklı, Massimo'nun hediye ettiği Casablanca biletlerindeydi. Akşamki film
gösterimi için hazırlanmaya karar verdi.
Duş aldıktan sonra dolabının karşısına geçti. Klasik bir film gösterimi için ne giymeliydi? Çok abartılı olmamalı, ama aynı zamanda şık ve rahat olmalıydı. Üst üste birkaç kıyafeti denedi, aynanın karşısında kararsızca döndü. Sonunda, siyah, şık bir tulum gözüne çarptı. Belden oturan, paçaları bol kesim bu tulum, hem zarif duruyor hem de rahat bir hareket alanı sağlıyordu. Boynuna ince, gümüş bir kolye taktı. Saçlarını tepeden, salaş bir topuz yaptı, bazı tutamların yüzüne düşmesine izin verdi. Makyajını doğal tuttu; biraz rimel, hafif bir ruj ve allık. Amacı, abartısız bir şıklık ve zarafet sergilemekti.
Hazırlanırken, gün içinde yaşananları
düşündü. Rüzgar'ın Metehan'ı bu kadar
merak etmesi onu şaşırtmıştı. Neden bu
kadar kurcalıyordu ki? Sonuçta bu bir
oyundu. İçinden bir ses, Rüzgar'ın kıskandığını fısıldasa da, bu düşünceyi
hemen uzaklaştırdı. Olacak şey değildi. Hazırlığı bittiğinde, saate baktı. Rüzgar'ın Onu almak için gelmesine az kalmıştı. Aynadaki yansımasına son bir kez baktı.
Rüzgar da akşamki özel gösterim için özenle hazırlanmıştı. Üzerinde koyu renk, zarif kesimli şık bir takım elbise vardi. İçine giydiği beyaz gömlek ve kravatıyla her zamankinden daha resmi, ama bir o kadar da çekici görünüyordu. Aynadaki yansımasına bakarken, aklında hala sabahki Metehan meselesi ve Güneş'in kendiliğinden oluşan neşesi vardı.
Güneş'i almaya gittiğinde, kapıyı açıp onu
gördüğü an, kendini tuhaf hissetti. Güneş'in üzerindeki siyah tulum, onun zarif siluetini ortaya çıkarıyor, sade ama çarpıcı güzeliğini vurguluyordu. Rüzgar, Gizemin karmaşık tarzını ve ruh yapısını sevse de, Güneş'in bu sadeliğinin çarpıcılığı ve doğal güzelliği onu her gördüğünde etkiliyordu. Bu etki, mantık
dışıydı. Sahte bir ilişkide oldukları birine karşı böyle hissetmek, Rüzgar'ın kafasını
karıştırıyordu.
"Hazır mısın?" diye sordu, sesindeki şaşkınlığı bastırmaya çalışarak.
Güneş, Rüzgar'ın kendisini süzdüğünü fark etti. "Evet, hazırım." dedi, yüzünde hafif bir gülümsemeyle.
Rüzgar'ın lüks arabasında, yolculuk sessiz geçti. ikisi de camdan dışarıyı seyrediyor, içlerinde kendi düşünceleriyle boğuşuyordu. Güneş, akşamki filmin hayalini kurarken, Rüzgar ise kafasında Metehan'ın kim olduğuna dair senaryolar yazıyordu. Aralarındaki gerilim, arabanın içindeki havayı daha da ağırlaştırıyordu.
Şehrin eski ve tarihi bir bölgesindeki, restore edilmiş, küçük ve şık bir sinema salonunun önüne geldiklerinde indiler. Dışarıdan bakıldığında sıradan gibi görünen bu sinema, özel gösterimler için gizli bir mücevherdi. Rüzgar, arabadan inerken bile hafif bir isteksizlik taşıyordu. Güneş ise, Casablanca'yı izleyecek olmanın verdiği çocuksu heyecanla daha
canlı görünüyordu.
Salona doğru yürürken, kapıda kimsenin
olmadığını fark etiler. Normalde özel gösterimlerde bile az da olsa bir kalabalık
olurdu. Rüzgar kapıyı açtı, Güneş içeri adım attı. içerisi karanlıktı, yalnızca perdeden yansıyan loş bir ışık vardı. Ortamda kimse yoktu.
Birkaç adım attıktan sonra, boş salona
baktılar. Ekrandaki "Casablanca" yazısı
belirgin bir şekilde duruyordu. Anladılar ki, bu gösterim yalnızca ikisi için yapılmıştı. Ne Massimo vardı, ne Kazım, ne de başka herhangi bir izleyici. Sessizlik ve perdenin loş ışığı, romantik ama aynı zamanda tuhaf bir atmosfer yaratıyordu.
Güneş, şaşkınlıkla Rüzgar'a döndü. "Yalnızca ikimiz mi?" diye fısıldadı, sesi şaşkınlıkla doluydu.
Rüzgar'ın yüzünde, beklenmedik bir durumla karşılaşmanın verdiği garip bir ifade belirdi. Massimo'nun ne planladığını tam olarak anlayamamıştı ama bu, tahmin ettiğinden çok daha ileri bir adımdı. "Sanırım öyle.'' diye mırıldandı.
Bir an için birbirlerine baktılar. ikisi de bir çıkış yolu arar gibiydi. Bu durumun ne anlama geldiğini ikisi de çok iyi biliyordu. Massimo, bu özel gösterimle ilişkilerini daha da ileriye taşımak istiyordu, üstelik onları baş başa bırakarak. Kararsız kaldılar, birbirlerinden medet umar gibiydiler. Ama biliyorlardı ki, Massimo bir sonraki gün mutlaka bu akşamki gösterimle ilgili sorular soracaktı. Kaçışları yoktu.
Derin bir iç çektiler. Çaresizce birbirlerine
baktlar ve sonra en yakın koltuklara doğru ilerleyip oturdular. Salonun karanlığı ve perdeden yansıyan büyülü ışıkla birlikte, Casablanca'nın esareti başlamıştı.
Salonun loş ışığı yavaşça sönerken, perdede Casablanca'nın ikonik Warner Bros logosu belirdi. Güneş, kendini filmin büyüsüne kaptırmaya hazırdı. Gözleri perdede, hikayenin ilk anlarına odaklandı. Rüzgar da başlangıçta filme baksa da, zihni hala karışıktı. Yan koltuğunda oturan Güneş'in varlığı, filmin atmosferine tam olarak girmesini engelliyordu.
Film ilerledikçe, Rick Blaine'in karizmatik ve umursamaz tavırları perdeyi dolduruyordu. Güneş, Rick'in o meşhur "Of all the gin joints in all the towns
in all the world, she walks into mine" ("Dünyadaki bunca içki dükkanının, bunca şehrin içinde, o gelip benimkine girdi.") repliğiyle hafifçe gülümsedi. Rüzgar ise, o sırada kısa bir an için Güneş'e baktı. Yüzünde beliren o ufak tebessüm, Rüzgar'ı nedensizce etkilemişti. O an, Gizem'in keskin hatları ve iddialı gülüşü yerine, Güneş'in sade ama içten güzelliği zihnine kazındı.
Ilsa Lund'ın Casablanca'ya gelişi ve Rick ile aralarındaki o eski, tutkulu aşkın yeniden alevlenmesiyle, filmin romantik
atmosferi yoğunlaştı. Perdede Rick ve llsa birbirlerine özlemle bakarken, fısıltılarla konuşurken, Güneş tamamen hikayeye dalmıştı. Gözleri perdeden ayrılmıyordu. Rüzgar ise, o romantik sahneler sırasında istemsizce bakışlarını Güneş'e çeviriyordu. Güneş'in yüzünde beliren hüzünlü ifadeyi, Ilsa'nın çaresizliğini kendi içinde hissettiğini düşündü. O an, Rüzgar ilk kez Güneş'in
sadece bir 'rol arkadaşı' olmadığını, duyguları olan, empati kurabilen bir insan olduğunu derinden hissetti.
Rick ve llsa'nin o meşhur piyano sahnesinde, Sam "As Time Goes By"i çalmaya başladığında, Güneş'in gözleri hafifçe dolmuş gibiydi. Rüzgar, o melankolik ezgilerin eşliğinde Güneş'in profilini izledi. Topuzundan düşen birkaç saç tutamı, narin boynunu okşuyordu. O an, Rüzgar içinde tuhaf bir arzu hissetti; o saç tutamlarını nazikçe okşamak, Güneş'in o hüzünlü ifadesinin nedenini sormak. Ancak bu düşünceyi hemen kafasından uzaklaştırdı. Onlar sadece rol yapıyorlardı, aralarında gerçek bir bağ yoktu.
Filmin sonlarına doğru, Rick'in Ilsa'yi Victor Laszlo ile birlikte gitmesine izin verdigi o yürek burkan veda sahnesi geldiğinde, Güneş'in gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Rüzgar, yan koltuğunda sessizce ağlayan bu kıza baktı. O an, kendi ilişkilerini düşündü. Kendi 'fedakarlıkları' ne kadar gerçekti? Gizem'e olan bağlılığı ne kadar derindi? Ve bu sahte oyun, onları nereye götürecekti?
Film bittiğinde, salonda bir süre sessizlik
hakim oldu. Perdede akan jeneriğe rağmen, Güneş hala filmin etkisindeydi. Rüzgar ise, filmin romantik atmosferinden çok, yanındaki Güneş'in tepkileriyle meşguldü.
Jenerik akmaya devam ederken, salonun
Işıkları yavaşça açıldı. Güneş, gözlerini
kırpıştırarak toparlandı, yanağındaki ıslaklığı elinin tersiyle sildi. Filmin yoğun duygusal etkisi hala üzerindeydi. Rüzgar ise, koltuğunda doğruldu, yüzünde düşünceli bir ifade vardı.
Ayaga kalktıklarında, aralarında garip bir
sessizlik oluştu. Güneş, filmin etkisiyle biraz hüzünlü, biraz da duygusal görünüyordu. Rüzgar ise, sabahki gerginligin ve Metehan'ın yarattığı merakın üzerine eklenen bu film atmosferiyle daha da dalgınlaşmıştı. Konuşacak bir şey bulamıyorlardı.
Salonun kapısına doğru yürüdüler. Her ikisi de, sanki biraz önce perdede yaşanan hikayenin, kendi hayatlarının bir parçası gibi hissediyordu. Kapıdan çıkıp serin gece havasıyla karşılaştıklarında, Güneş derin bir nefes aldı.
"Etkilendin mi?" diye sordu Rüzgar, sesi
beklediğinden daha yumuşak çıkmıştı.
Güneş, başını salladı. "Çok!" diye mırıldandı. "Aşkın ne kadar karmaşık ve fedakarlık gerektiren bir şey olduğunu bir kez daha anladım." Rüzgar, Güneş'in bu sözlerine karşılık bir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe salladı.
Rüzgar'ın arabasına bindiklerinde, yolculuk yine sessizlik içinde başladı. Casablanca'nın hüzünlü atmosferi, arabanın içinde asılı kalmış gibiydi. Rüzgar, direksiyonu tutarken zaman zaman Güneş'e kaçamak bakışlar atıyordu. Güneş ise cama yaslanmış, dışarıdaki gece ışıklarını izliyordu.
Rüzgar, Güneş'in evine yaklaştıklarında
sessizliği bozdu. "Babamın bir hafta boyunca burada kalacağını tahmin etmemiştim." dedi, sesi ciddiydi. "Yani; bu oyun bir süre daha devam edecek.
Güneş'in yüzüne acı bir tebessüm yayıldı. "Çok meşhur bir söz vardır. Bilmem bilir misin? 'Söz ağızdan çıkıncaya kadar senin esirindir; ağızdan çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.' diye." Sonra doğruca Rüzgar'ın gözlerine baktı. "Ağzımdan çıktı bir kere, sen gerçeği söyleyene kadar ben bu yalanın esiriyim." deyip başını tekrar dışarı çevirdi. "Ama Rüzgar, bu bir haftayı uzatmak zorunda değiliz. Bence babana artık gerçeği söylemelisin. Bu durum hepimiz için daha iyi olur."
Rüzgar, Güneş'in bu çıkışına şaşırdı. "Şimdi mi? Her şey bu kadar iyiyken mi?" diye sordu, sesi itiraz doluydu.
"Ne kadar iyi olabilir ki Rüzgar?" diye karşı çıktı Güneş. "Bu bir yalanın üzerine kurulu. Ve yalanlar, er ya da geç ortaya çıkar. O zaman her sey daha da kötü olur. Babana gerçeği söylemek en doğrusu."
Rüzgar, Güneş'in bu kadar diretmesine anlam veremiyordu. Ya da belki de veriyordu ama kabul etmek istemiyordu. İçindeki karmaşık duygular, onu daha da kararsızığa itiyordu.
Güneş'in oturduğu apartmanın önüne geldiklerinde araba durdu. Güneş, Rüzgar'ın bu son sözlerine karşılık bir şey demedi. Sadece Ona kisa bir bakış atıp arabadan indi. "iyi geceler," diye mırıldandı, sesi duygusuzdu.
Rüzgar, Güneş'in binaya girişini izledi. Kapı kapanıp Güneş gözden kaybolduğunda, Rüzgar arabayı çalıştırdı ama hemen sürmedi. Aklına tuhaf bir benzerlik düştü: Casablanca, annesi ve babasının izlediği ilk filmdi. Ve şimdi, Casablanca, Rüzgar ve Güneş'in birlikte izlediği ilk film olmuştu.