Film gecesinin sabahıydı. Güneş ve Elif, yeni bir okul gününe her zamanki rutinleriyle başlıyorlardı. Mutfakta, Güneş aceleyle tostunu hazırlarken, Elif de bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da arkadaşına meraklı bakışlar atıyordu.
"Ee, nasıl geçti dün akşamki özel gösterim?" diye sordu Elif, sesinde imalı bir ton vardı. "Bay Massimo'nun sürprizi falan... bayağı romantik olmuştur kesin."
Güneş, kaşlarını çatarak tostuna yağ sürdü. "Ne romantik olacak Elif? Alt tarafı bir filmdi."
"Aaa, öyle deme Güneş!" Elif göz kırptı.
"Casablanca sonuçta! Bir de sadece ikiniz. Mum ışığı falan da var mıydı bari?"
Güneş sinirle iç çekti. "Mum ışığı falan yoktu, sıradan bir sinema salonuydu. Abartma istersen."
"Sıradan mı?" Elif alayla Güneş'e yaklaştı.
"Bay Massimo'nun sizi baş başa bıraktığı, Rüzgar'ın annesiyle ilk izlediği film... Bence hiç de sıradan değil. Rüzgar nasıl davrandı peki Romantik filmlerdeki gibi elini falan tuttu mu? Ya da ne bileyim, kolunu omzuna attı mı?"
Güneş'in yanakları hafifçe kızardı. "Saçmalama Elif! Hiç öyle şeyler olmadı. Filmi izledik, sonra da beni bıraktı, hepsi bu."
"Hımm, emin misin?" Elif, Güneş'in etrafında daireler çizerek dolaşıyordu. "Belki sen fark etmedin, ya da anlatmıyorsun. Rüzgar, o kadar yakışıklı bir adam. O romantik atmosferde bir şeyler yaşanmaması imkansız bence."
Güneş, tostunu tabağa sertçe bıraktı. "Elif, rica ediyorum, kahvaltıda bu konuları konuşmak zorunda mıyız? Zaten kafam yeterince karışık."
Elif omuz silkti. "Ne karışık olacak ki Güneş? Rüzgar da fena değil hani. Belki bu sahte ilişki gerçeğe döner, ne biliyorsun?"
Güneş'in sabrı taştı. "Saçma sapan konuşma!" diye çıkıştı. "Bu sadece bir oyun. Ve ben bu oyunun bir an önce bitmesini istiyorum. Şimdi kahvaltını yap da okula geç kalmayalım."
Elif, arkadaşının sinirine aldırmadan kıkırdadı. "Tamam tamam, sustum. Ama yine de çok yakışıyorsunuz bence. Casablanca'nın büyüsü de cabası!"
Güneş, Elif'in son sözlerine gözlerini devirdi ve hızla masadan kalktı. Dolabından özenle seçtiği, hafif yırtmaçlı, diz altı, pastel tonlarda rahat ama şık bir elbise giydi. Elbisenin rengi, hafif bronzlaşmış tenine çok yakışmıştı; Saçlarını fönleyerek dümdüz yaptı, önünden birkaç ince tutamı serbest bıraktı. Gözlerine sadece hafif bir maskara sürdü, dudaklarına ise doğal tonlarda parlatıcı uyguladı. Her zamanki gibi sade ama özenliydi ve bu haliyle
gergekten çok güzel görünüyordu. Aynada kendine son bir kez baktı, derin bir nefes alarak içindeki karmaşık duyguları bastırmaya çalıştı.
Elif ise çoktan hazırlanmış, kapının önünde Güneş'i bekliyordu. Üzerinde rahat bir jean pantolon, salaş bir tişört ve renkli bir spor ceket vardı. Saçlarını dağınık bir topuz yapmış, enerjik ve neşeli görünüyordu.
Birlikte apartmanın kapısından çıktıklarında, sabahın ilk ışıkları şehri yavaş yavaş aydınlatıyordu. Güneş, istemsizce etrafina bakındı. Dün akşam Rüzgar'ın kendisini bıraktığı noktaya doğru bir anlık bir bakış attı. Sanki Rüzgar'ın arabasını ya da en azından
onun bıraktığı o tuhaf hissi arıyordu.
Elif, Güneş'in bu kısa anlık dalgınlığını ve
etrafına bakınmasını kaçırmadı. Yüzünde
alaycı bir gülümseme belirdi. Dirseğiyle
Güneş'i hafifçe dürterek, imalı bir ses tonuyla konuştu: "Anlaşılan bugün özel izin yok, Güneş Hanım? Yoksa dün geceki romantik kaçamaktan sonra şoförünüzü mü bekliyordunuz?"
Güneş, Elif'in bu laf sokmasına sinirle
gözlerini devirdi. "Saçmalama Elif! Ne özel izni, ne şoförü? Sadece... dalmıştım."
Yanaklarının hafifçe kızardığını hissetti.
"Hımm, daldın demek..." Elif, kaşlarını yukarı kaldırarak Güneş'e yandan bir bakış attı. "Yoksa o, 'sadece bir film' dediğin Casablanca'nın etkisinden hala çıkamadın mı? Belki de Rüzgar'ın 'fedakar aşık Rick' rolüne pek yakışacağını düşünüyorsundur?"
Güneş derin bir nefes aldı. Elif'in bu ısrarlı
imalarına bir son vermek istiyordu ama ne dese de arkadaşını susturamayacağını
biliyordu. "Elif, lütfen! Okula geç kalacağız." diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı ve hızla yürümeye başladı. Elif de kıkırdayarak ona yetişti. Güneş'in bu kaçamağı, Elif için alay konusu olmaya devam edecekti.
Güneş ve Elif, nihayet Edebiyat Fakültesi'nin kapısına ulaştılar. Sabahın serinliğinde, fakültenin girişinde onları bekleyen bir manzara vardı. Rüzgar ve genç bir kadın, neredeyse tek bir vücut gibi yakınlaşmışlardı. Kadın, Rüzgar'ın koluna sıkıca girmiş, bedenini tamamen ona yaslamış, adeta Rüzgar'ın üzerindeki
hakimiyetini sergiliyordu. Rüzgar'ın yüzünde ise, her zamanki o umursamaz ifade yerine, hafif bir gerginlik vardı.
Elif, bu manzarayı görünce önce şaşkınlıkla Güneş'e baktı, sonra kınayan ama yine de esprili bir tavırla, "'Vay vay vay! Bunlar kaç kişi bir mi, iki mi?" diye sordu. Sesi, hem alaycı hem de meraklıydı. Güneş ise, bu beklenmedik karşılaşma karşısında ne diyeceğini bilemedi. İçinde tuhaf bir his belirmişti; kıskançlık mı, hayal kırıklığı mı, yoksa sadece şaşkınlık mı, çözemiyordu.
Rüzgar, Güneş ve Elif'i fark ettiğinde,
yanındaki kadından hafifçe uzaklaştı.
Yüzündeki gergin ifade, yerini o meşhur,
meydan okuyan gülümsemesine bıraktı.
"Günaydın.'' dedi, sesi her zamanki gibi
cool ve kendinden emindi. Ardından
yanındaki kadına dönerek, "Gizem, bu Güneş ve arkadaşı Elif." diye tanıttı. Sonra Güneş'e dönüp, "Güneş, bu da Gizem." diye ekledi.
Gizem, bu sırada Rüzgar'ın kolunu bırakıp
Güneş'e doğru iki adım attı, yüzünde arsız bir özgüvenle parlayan bir gülümseme vardı. Gözleri yukarıdan aşağıya Güneş'i süzdü, "Ah, Güneş! Seni görmek ne güzel. Rüzgar bana senden bahsetti." dedi, sesi neşeli ama sözlerinde imalı bir üstünlük
saklıydı. Elini uzatıp Güneş'in omzuna hafifçe dokundu, parmak uçlarıyla Güneş'in elbisesinin kumaşını yoklar gibi bir hareket yaptı.
Gizem, başını Rüzgar'a doğru çevirip, kolunu tekrar onun koluna kenetledi. Yüzünde sevimli ama alaycı bir ifadeyle Güneş'e döndü. "Bu arada," diye devam etti, Rüzgar'ın kolunu okşayarak, "duydum ki Bay Massimo sizi dün akşam Casablanca"yı izlemeye yollamış. Rüzgar o filmi izlemeye nasıl mecbur bırakıldığını anlattı, değil mi Rüzgar'cım?" dedi, Rüzgar'a göz kırparak. Rüzgar hafifçe başını salladı.
Gizem, Güneş'e dönüp kahkaha attı. "Aman Tanrım! Bizi ne büyük bir sıkıntıdan kurtardın, bilemezsin Güneş! Ben olsam o işkenceyi, o ağlak filmi hayatta izleyemezdim! Senin sayende kurtuldum, yoksa resmen bir felaket olurdu. Gerçekten, sana minnettarız, hem o film için hem de Rüzgar'ın babasını idare ettiğin için. Ne de olsa, bu süreçte bizi büyük bir dertten kurtarıyorsun. Harikasın!" Gizem, adeta bir kedi gibi mırıldanıyordu, ancak her kelimesinde Güneş'e karşı bir üstünlük ve küçümseme saklıydı. Bu konuşma boyunca, Gizem Rüzgar'ın kolunu bırakmıyor, bazen kolunu sıvazlıyor, bazen de başını Rüzgar'ın omzuna yaslar gibi yaparak Rüzgar'ın üzerindeki kontrolünü sergiliyordu.
Güneş'in sabrı taştı. Gizem'in arsız tavrı ve Rüzgar'ın sessizliği, içindeki öfkeyi doruk noktasına çıkarmıştı. Gözleri, Gizem'den Rüzgar'a kaydı, bakışları ateş saçıyordu. Yüzündeki tüm sahte gülümseme silinmiş, yerini keskin bir ifadeye bırakmıştı.
"Sadece bir hafta," dedi Güneş, sesi buz gibiydi ve doğrudan Rüzgar'a hitap ediyordu. Gizem'e bir an bile bakma gereği duymamıştı. "Sonra yalnızsınız." Bu sözler, bir uyarıdan çok, tehdit gibiydi. Gözlerini Rüzgar'ın gözlerine dikti, mesajının net olduğundan emin olmak istiyordu. Sonra derin bir nefes alarak, "Şimdi de izin verirseniz derse girmeliyiz," dedi, toparlanmaya çalışarak.
Gizem, bu sözlere aldırış etmeden, tiz bir
kahkaha patlattı. "Görüşürüz canım!" diye
bağırdı, sesinde hala alay vardı. Ardından,
şuh bir tavırla, kalçasını hafifçe sallayarak Rüzgar 'ın arabasına doğru neredeyse koşarak ilerledi. Rüzgar'ın kolunu bırakıp gitmesi, Günes'e eşsiz bir firsat sunmuştu.
Güneş, Gizem'in uzaklaşmasını bekledi.
Adeta patlamaya hazır bir bomba gibiydi.
Gizem'in gözden kaybolmasıyla birlikte, tüm öfkesini Rüzgar' a yöneltti. Bir adım öne çıktı, sesi sert ama fısıltı gibiydi, öyle ki sadece Rüzgar duyabildi.
"Dinle beni Rüzgar," dedi, öfkeden parlayan gözlerini onun gözlerine kilitlemişti. "Bir daha beni bu kadınla muhatap edersen, bu yalanın esaretinden kurtulurum. Hem de sonsuza kadar." Her kelimeyi tane tane, vurgulayarak söylemişti. Yüzündeki ifade, kararlılığının kanıtıydı. Artık tahammülü kalmamıştı.
Rüzgar'ın bakışları, Güneş'in yüzünde
gezindi. Kızaran yanaklarında, öfkeyle
kısılan gözlerinde ve nihayet konuşurken
öne doğru uzattığı dolgun dudaklarında
takılı kaldı. Rüzgar yutkundu. içinde o
dudakları öpmek için karşı konulmaz bir
dürtü hissetti. Büyülenmiş gibiydi, tüm
düşünceleri bir anda sustu, sadece o an ve o dudaklar vardı zihninde. İstemsizce bir adım öne doğru uzandı, bu kontrol dışı dürtüsüne teslim olmak üzereydi.
Tam o an, Gizem'in arabadan gelen tiz ve
sabırsız sesi duyuldu: "Rüzgar! Hadi, sıkıldım!"
Bu ses, sanki soğuk bir su gibi Rüzgar'ın
üzerine döküldü. Anlık dürtü bir anda dağıldı, büyülü an kayboldu. Gözlerini hızla Güneş'ten ayırdı, yüzüne anlık bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı ifadesi oturdu.
Rüzgar, yaşadığı hayal kırıklığını belli etmemeye çalıştı. Yüzüne hemen o bildik,
umursamaz tavrını yerleştirdi. Güneş'e kısa bir an baktı, ardından başıyla onaylar gibi yaptı. "Görüşürüz." dedi, sesi boştu ve arkasını dönüp Gizem'in beklediği arabaya doğru ilerledi. Güneş'in tehdidini duymuştu ama şu an için bunu görmezden gelmeyi seçti.
Güneş ise, Rüzgar'ın bu umursamaz tavrına daha da öfkelendi. içindeki fırtına dinmemişti. Elif'e dönüp, "Hadi," diye mırıldandı, sesi hala gergindi. Fakültenin kapısından içeriye, sanki ardında bıraktığı her şeyi silmek istercesine sert adımlarla girdi. Elif, arkadaşının bu halini görünce sessiz kalmayı tercih etti ve Güneş'in
peşinden sınıfa doğru ilerledi.
Güneş'in son sözleri, Rüzgar'ın zihninde
yankılanıp duruyordu. Arabanın kapısını açıp Gizem'in yanına bindiğinde, yüzündeki umursamaz ifadeyi korumaya çalışsa da, içindeki firtına dinmemişti. Gizem, Rüzgar'ın sessizliğini fark etmemiş gibiydi; neşeyle dünkü dedikoduları ve Milano'daki alışveriş
planlarını anlatmaya başlamıştı. Rüzgar ise onu dinler gibi yaparken, aklı hala fakülte kapısında Güneş'in gözlerindeki öfkede ve dudaklarından dökülen o keskin tehditteydi: "Bir daha beni bu kadinla muhatap edersen, bu yalanın esaretinden kurtulurum. Hem de sonsuza kadar."
Arabayı sürerken, Gizem'in vır vır konuşan sesini duymuyordu bile. Aklında sadece Güneş'in yüzü, sözleri ve o son sahnedeki dudaklarına duyduğu karşı konulmaz dürtü vardı. O anki kesintiyi düşündü. Eğer Gizem çağırmasaydı. Ne olacaktı? Bu düşünce bile Rüzgar'ın içini garip bir sekilde titretti.
Şimdi ne yapacaktı? Babası bir hafta
boyunca burada kalacaktı. Oyuna devam
etmek zorundaydı ama Güneş'in sabrının
taştığını biliyordu. Güneş'i daha fazla zorlayamazdı. Ama ya babasına gerçeği
söylerse?
Gizem'in eli Rüzgar'ın dizine dokunduğunda irkildi. "Beni dinliyor musun Rüzgar'cım? Sana diyorum ki, Milano'daki o son tasarım harikası
ayakkabılar var ya..."
Rüzgar, sahte bir gülümsemeyle Gizem'e
döndü. "Tabii ki dinliyorum canım. Ne
diyordun?" Gizem'in neşeli sesi, Rüzgar'ın
düşüncelerine ulaşamıyor, o sadece Güneş'in gözlerindeki öfkeyi ve hissettiği o tuhaf çekimi düşünüyordu.
Tam o sırada, Rüzgar'ın telefonu çalmaya
başladı. Ekranda "Baba" yazısını görünce
derin bir nefes aldı. Telefonu açtı, sesi
olabildiğince normal çıkmaya çalıştı. "Alo
baba?"
Massimo'nun neşeli sesi duyuldu. "Oğlum, nasılsınız? Umarım dünkü film hoşunuza gitmiştir. Biliyorsun, o film benim için çok özeldir."
Rüzgar, bakışlarını Gizem'den kaçırarak
mırıldandı. "Evet baba, güzeldi."
"Harika!" Massimo'nun sesi daha da
neşelendi. "O zaman bu akşam yemeğini birlikte yiyelim diyorum. Güneş'i de alıp gel. Özellikle onunla film hakkında konuşmayı çok istiyorum. Annenle olan anlarımı tazelemek çok hoşuma gitti. Belki o da bazı benzer hisler yaşamıştır, kim bilir?"
Rüzgar'ın boğazı düğümlendi. Sabahki
olaylardan sonra Güneş'in bu daveti kabul edip etmeyeceğini, hele ki Gizem'in
söylediklerinden sonra, hiç bilmiyordu. İçinden bir ses, Güneş'in kesinlikle reddedeceğini söylüyordu. Cevap vermekte tereddüt etti.
Massimo, Rüzgar'ın tereddüdünü hemen fark etti. Sesi aniden değişti, endişeli bir tona büründü. "Bir sorun mu var oğlum? Sesin bir garip geliyor.
Rüzgar, kendini toparlamaya çalıştı. "Hayır baba, sorun yok. Sadece yorgunum biraz. Akşam için haberleşiriz." dedi.
"Tamam o zaman. Akşama görüşürüz."
dedi Massimo, sesi hala tam olarak ikna
olmamış gibiydi.
Rüzgar, telefonu kapattığında, elinde tuttuğu telefona anlamsızca baktı. Sabah olanlardan sonra Güneş'i bu yemeğe ikna etmek imkansız gibiydi. Ve Massimo olan biteni hissetmişti. Massimo, yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu anlamıştı ve endişelenmeye başlamıştı.
Massimo, telefon görüşmesini bitirdiginde yüzündeki endişeli ifadeyi, Kazım hemen fark etti. Kazım, Massimo'nun yanına yaklaşıp, "Bay Massimo, bir sorun mu var?" diye sordu, meraklı gözlerle Massimo'nun yüzünü inceliyordu.
Massimo, derin bir iç çekti, bakışları uzaklara dalmıştı. "Bilmiyorum Kazım. Rüzgar'ın sesi pek iyi gelmedi. Sanki bir şeyler saklıyor gibiydi. Akşam yemeği davetine de pek sevinmedi." Ardından kaşları çatıldı, kararlı bir ifade belirdi yüzünde. "Bu bir hafta bitmeden onların bu 'sevgililik' oyunu bitmemeli, Kazım. Bu çok önemli." Sesi, herhangi bir itiraza yer bırakmayacak kadar netti. "Her ne olursa olsun, bu hafta sonuna kadar her şey yolunda gitmek zorunda."
Massimo, ellerini arkasında kavuşturarak
odanın içinde volta atmaya başladı. "Eğer
akşam yemeğinde böyle bir sorun hissedersem, müdahale etmem gerekecek, Kazım. Her şeye hazırlıklı ol." Gözleri kısılmıştı, adeta bir strateji düşünüyordu. Sonra aniden durdu. Yüzüne yayılan geniş gülümsemeyle aklındakileri Kazım'a anlatmaya başladı.