Ertesi sabah, Güneş'in alarmı acımasızca
çalmadan çok önce, daha gri bir şafak yeni yeni ağarırken, gözleri kendiliğinden aralandı. Dün geceki yemek ve Rüzgar'la yaşananlar, zihnine kazınmış bir film şeridi gibi dönüyordu. Massimo'nun o sevecen tavrı, Rüzgar'ın annesiyle ilgili söylediği o buruk gerçek ve kendi ağzından çıkan "Teo" kelimesinin yarattığı etki... Tüm bunlar, uykusunu bölmüştü.
Yatağından kalktı. Oda hala yarı karanlıktı, pencereden sızan loş ışık, eşyaların siluetlerini çiziyordu. İlk iş olarak, her zamanki rutiniyle pencereyi açtı. Serin, taze sabah havası içeri dolarken, ciğer lerine derin bir nefes çekti.
Şehrin uyanmaya başladığı o sessiz anı
seviyordu. Uzaktan gelen ilk simitçinin sesi, yavaş yavaş hızlanan trafiğin uğultusu..
Banyoya geçti. Soğuk suyu yüzüne çarptı, anlık bir irkilmeyle tüm uykusunu attı. Aynada kendine baktı. Gözlerinin altındaki hafif morluklar, yeterince uyuyamadığının göstergesiydi ama dün akşamki lacivert elbisenin verdiği zarafetten eser yoktu. Şimdi karşısında, sıradan bir üniversite ögrencisi duruyordu.
Saçlarını aceleyle tarayıp tepeden basit bir at kuyruğu yaptı. Yüzüne her zamanki gibi nemlendiricisini sürdü, ardından hafif bir dudak nemlendiricisiyle işlemi tamamladı, Makyaj onun için bir yükten ibaretti. Doğallığı seviyordu.
Üzerine ne giyeceğine karar vermek her
zamanki gibi uzun sürmedi. Dolabından rahat bir kot pantolon, üzerine de ince, gri bir triko kazak çıkardı. Okul çantasına kitaplarını ve defterlerini tıkıştırırken, dün akşamki saten elbise aklına geldi. Onu, özenle askıya geçirip dolabın en arkasına, tekrar özel bir ana saklar gibi yerleştirdi. Sanki o elbise, kendisi için bir kostümdü ve şimdi performans bitmişti.
Mutfağa geçip hızlı bir kahvaltı hazırladı: birkaç dilim peynir, birkaç zeytin, yumurta ve taze demlenmiş çay. Masada oturmuş, çayını yudumlarken bir yandan da telefonunu kontrol eti. Rüzgar'dan herhangi bir mesaj ya da arama yoktu. Bu, bir rahatlama mıydı, yoksa garip bir hayal kırıklığı mı, tam anlayamadı.
Elif, o sırada uyanmış, mutfağa geldi. Gözlerini ovuşturarak esnedi. "Günaydın" dedi Güneş'e. "Ne o, dün geceki Valentino büyüsü erken mi bitti?" Yüzünde muzip bir ifade vardı.
Güneş, Elif'e ters ters baktı. "Büyü falan
yoktu, Elif. Sadece bir yemekti ve bitti. Şimdi okula yetişmemiz lazım."
Elif omuz silkti. "Pekala, sen bilirsin. Ama
ders aralarında tüm detayları anlatmak üzere hazır ol." dedi.
Saat yediye gelirken, Güneş çantasını kaptığı gibi evden çıktı. Apartmanın kapısından dışarı adım attığında, şehrin telaşı yavaş yavaş yükseliyordu. Yanında Elif de vardı, o da okula gitmek için hazırdı. Tam apartmanın demir kapısından çıkmışlardı ki, kaldırımın kenarında, lüks, koyu renkli arabasına
yaslanmış, onları bekleyen birini gördüler.
Rüzgar'ın, üzerinde dün akşamki şık takım elbisenin aksine, daha rahat ama yine de pahalı olduğu her halinden belli olan bir şeyler vardı. Açık renk bir gömlek ve koyu renk pantolon giymişti. Saçları hafifçe dağınıktı ve yüzünde yorgun ama kararlı bir ifade vardı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, bakışları doğrudan Güneş'in üzerindeydi.
Güneş ve Elif, bu beklenmedik karşlaşma
karşısında şaşkına döndüler. Elifin ağzı
hafifçe aralanırken, Güneş'in yüzünde anlık bir sinir ve hayal kırıklığı ifadesi belirdi. Dün geceki vedalaşmanın ardından Rüzgar'ı bu kadar erken görmeyi beklemiyordu. lçinden bir ses, bu isin bu kadar kolay bitmeyeceğini fisildiyordu.
Rüzgar, onların şaşkınlığını fark etmiş gibiydi. Kendini hafifçe doğrultarak arabasından ayrıldı ve onlara doğru birkaç adım attı. "Günaydın." dedi, sesi biraz yorgun ama yine de nazikti. Bakışları önce Elif'e kaydı, sonra tekrar Güneş'e döndü. "Sürpriz oldu, biliyorum."
Güneş'in kaşları çatıldı, gözlerinde beliren o tanıdık öfke pırıltısı artıyordu. "Hayır ya!" diye isyan etti Güneş, sesi boğuk ve hayal kırıklığıyla doluydu. "Ne işin var senin burada? Bitmişti! Ne oldu şimdi?"
Rüzgar, Güneş'in isyanına karşılık hafifçe
omuz silkti. Yüzünde, durumu kabullenmiş olmanın getirdiği bıkkın bir ifade vardı. "Babam!" dedi, derin bir nefes alarak. "Babam senin sohbetine doyamamış Güneş. Birlikte kahvaltı yapacakmışız."
Güneş'in öfkesi bir anda zirveye çıktı. "Baban öyle dedi!" diye cırladı, sesi sokakta yankılanıyordu, "Ve sen gerçeği anlatmak yerine, beni almaya mi geldin?"
Rüzgar, Güneş'in bu ani patlaması karşısında hafifçe irkildi. Kendini savunma gereği duydu. "Sabahın köründe beni aradı, Güneş. Aniden oldu, bir şey diyemedim. Ne oldu, nasıl oldu anlamadım bile. Apar topar gelmek zorunda kaldım." Sesi, gerçekten de çaresizliğin bir tonunu taşıyordu.
Güneş'in gözleri kısıldı. "Anlaşma yapmıştık, Rüzgar! Bir gece dedin, kabul ettim! Biti!" İşaret parmağını sallayarak Rüzgar'ı uyardı. "Hem gelemem ben, dersim var. Okula gitmem lazım!"
Elif, yanlarında durmuş, film izler gibi bu
hararetli tartışmayı takip ediyordu. Gözleri bir Güneş'e, bir Rüzgar'a kayıyor, yüzünde bastırmaya çalıştığı bir gülümseme beliriyordu. Bu tam da beklediği heyecandı!
Rüzgar derin bir nefes aldı. "Ben de aynısını söyledim." diye anlatmaya başladı, sesinde yenilmişliğin tınısı vardı. "Ama babam, rektörü aradı. Arkadaşıymış. O da bölümün bağlı olduğu dekanı aramış. O da bölüm başkanını derken.."
"Yeter!" diye tısladı Güneş, dişlerinin
arasından. "Hiyerarşiyi biliyorum! Nereden nereye ulaştığını anlatmana gerek yok!"
Tam bu gergin anda, olayı baştan beri sessizce izleyen Elif, nihayet dayanamadı. Gözleri parlıyordu. "Peki!" dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. "Bu ani izin olayına ben de dahil miyim? Yoksa ben okula gidip dersime gireyim mi?"
Rüzgar'ın kaşları şaşkınlıkla havalandı, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Elif'e inanmaz bir ifadeyle baktı. Güneş ise anında Elif'e dönerek, "Elif!" diye uyarıda bulundu, sesi oldukça sertti.
Elif, uzun bir iç çekti ve ardından yüzüne
alaycı bir gülümseme yerleştirdi. "Eee, o
zaman benim rektörden izin alacak sahte bir kayınpederim ya da evden arabayla alacak sahte bir sevgilim olmadığı için ben gideyim artık." dedi, arkasını dönüp yürümeye başlarken "Elif!" diye tekrar uyardı Güneş, ama Elif çoktan uzaklaşmaya başlamıştı bile.
Elif gözden kaybolur kaybolmaz, Güneş'in
tüm dikkati ve öfkesi Rüzgar'a yöneldi.
Gözleri alev alevdi. "Şimdi ne yapacağız? Bu saçmalık daha ne kadar sürecek?" diye patladı.
Rüzgar, Güneş'in bu şiddetli tepkisi karşısında kaşlarını çattı. Kendisi de gergin ve yorgundu, "Ne yapabilirim, Güneş?" diye çıkıştı, sesinde inkar edilemez bir suçlama vardı. "Dün akşam o kadar iyi oynadın ki! Babam seni çok sevdi! Normalde kimseyi kolay kolay beğenmez, ama sen, resmen büyüledin adamı!" dedi.
Güneş'in öfkesi ikiye katlandı. Rüzgar'ın bu sözleri, onun dürüstlüğüne ve samimiyetine yapılmış bir saldırı gibiydi. "Benim üzerime yıkma bunu!" diye haykırdı, eli titriyordu. "Herkesin sizinki gibi bin bir çeşit yalan maskesi yok, Rüzgar! Ben dün akşam seninle ve bizimle ilgili sorular dışında, gayet dürüst ve kendimdim! Babana kendimi sevdirmek için özel bir çaba sarf etmedim! O benim doğal halimdi!"
Rüzgar, Güneş'in sözlerindeki keskinlik
karşısında yutkundu. Haksız olduğunu
biliyordu. iç çekti ve öfkesini bir kenara
brraktı. "Haklısın!" dedi, sesi şaşırtıcı
derecede yumuşaktı. "Özür dilerim, Güneş. Gerçekten, sözlerim için özür dilerim. Seni suçlamak istemedim. Sadece.. çok gerginim."
Birkaç adım Güneş'e yaklaştı. Gözlerinin içine baktı. "Lütfen, Güneş. Ne olur, bu sabah da bana yardım et. Babamın ısrarını biliyorsun. Eğer şimdi gitmezsek, direkt buraya gelir. Ve o zaman her şey çok daha karmaşık hale gelir." Rüzgar'ın sesi yalvarır gibiydi. "Söz veriyorum, bu son. Bu sefer kesinlikle son. Kahvaltı bitince, babama 'ilişkimizin' bir süre duraklaması gerektiğini söyleyeceğim. Tamamen bitireceğim. Ama şu an, şimdi olmaz."
Güneş'in yüzündeki öfke, Rüzgar'ın samimi özrü ve çaresizliği karşısında yavaş yavaş diner gibi oldu. Ancak tam olarak dinmedi. İşaret parmağını kaldırıp Rüzgar'a salladı. "Bu son, anladın mı?" diye kesin bir dille konuştu. "Kesinlikle son."
Rüzgar rahat bir nefes aldı. Hızla arabanın kapısını Güneş için açtı ve
beklemeye başladı. Güneş ise oldugu yerde hafifçe tepindi, tüm sinirini ve sabrının son kırıntılarını atmak ister gibi. Sonra, gözlerini Rüzgar'a dikti ve tüm öfkesiyle "Senden nefret ediyorum!" diye mırıldandı. Bu sözleri söyledikten sonra hızla arabaya bindi. Rüzgar, Güneş'in bindiğinden emin olup kapıyı kapattı ve hızla sürücü koltuğuna geçti.
................
Şehrin gürültüsünden uzak, yemyeşil bir
vadinin içine gizlenmiş, küçük bir şelalenin sesiyle huzur bulan "Doğa Sofrası" adlı mekandaydılar. Burası; ahşap masalar, doğal taş duvarlar ve her köşede kendini gösteren bitki örtüsüyle, adeta doğanın kalbinde bir sığınak gibiydi.
Massimo, özel olarak hazırlanmış, ince
porselen fincanda tüten Türk kahvesini
yudumlarken, yüzünde derin bir düşünce
vardı. Karşısında oturan, uzun yıllardır hem sadık koruması hem de en yakın sırdaşı olan Kazım vardı. Kazım; iri yapılı, sakin duruşlu bir adamdı, sözleri her zaman ölçülü ve saygılıydı. O da kendi Türk kahvesini yudumlarken, gözleri vadinin huzurlu manzarasında geziniyordu.
Bir anlık sessizliğin ardından Kazım,
tereddütlü bir sesle söze girdi. "Bay Massimo, müsaade ederseniz, bir şey sormak istiyorum.
Massimo, dostunun sesindeki çekingenliği fark etti. "Elbette Kazım. Çekinme lütfen. Ne düşünüyorsan söyle." dedi.
Kazım, gözlerini Massimo'nun yüzüne dikti. "Rüzgar Bey'in asıl sevgilisinin, o festivalde sahneye çıkan Gizem Hanım olduğunu bile bile, neden Güneş Hanımefendi'ye inanmış gibi yaptınız? Biliyorsunuz ki, Rüzgar Bey'in hayatında uzun zamandır Gizem Hanım var."
Massimo, Kazım'ın sorusunu dinlerken kahve fincanını masaya bıraktı. Yüzündeki gülümseme yavaşça silindi, yerine düşünceli bir ifade geldi. Gözlerini vadiye dikti. "Buna inanmayı ben istemedim Kazım," dedi, sesi ciddileşmişti. Gözlerinde derin bir anlam
vardı. "Rüzgar, benim buna inanmamı istedi. Ben de oğlumun isteğine uydum."
Kazım, Massimo'nun bu beklenmedik cevabı karşısında şaşkınlıkla Onun yüzüne baktı. Sanki hiçbir şey anlamamıştı. Beyefendinin bunca yıllık tecrübesi, o keskin zekasıyla bu kadar basit bir yalanı neden kabul ettiğini aklı
almıyordu. Massimo'nun yüzündeki ifadeyi çözmeye çalışır gibiydi.
Massimo, Kazım'ın anlamayan bakışlarını
gördüğünde, yüzünde şefkatli bir gülümseme belirdi. "Hiç aşık oldun mu Kazım?" diye sordu, sesi yumuşaktı.
Kazım, başını hafifçe öne eğdi. Yüzünde hem utangaçlık hem de hafif bir hüzün vardı. "Bana nasip olmadı efendim." diye mırıldandı, sesi alçaktı.
Massimo, yılların getirdiği bilgelikle yavaşça başını salladı. Gözleri uzaklara daldı, sanki geçmişte bir anıyı arıyordu. "Aşk, Kazım," dedi, sesi alçak ama derindi, "bir düşünce hali değil, bir delilik halidir." Türk kahvesinden son bir yudum aldı. "Aşık insan, düşünerek hareket etmez. O tamamen duygularıyla hareket eder, Kazım. Ne yapıyorsa, hissettiği o güçlü duygu yüzündendir."
Massimo, bakışlarını vadiye çevirdi. "Rüzgar, O düşündü. Belki benim sağlığımı düşündü, belki Gizem'in ailemize uygun olmadığıni. Ama düşündü. Eğer Gizem'i gerçekten, delice
sevseydi, düşünmeden elinden tutup karşıma çıkarırdı." Massimo'nun sesi şimdi daha da alçalmıştı, adeta kendine konuşuyordu. "Tıpkı bir zamanlar benim yaptığım gibi."
Massimo, derin bir nefes alıp gülümsedi.
"Rüzgar'ın Güneş'i bu oyuna nasıl ikna ettiğini bilmiyorum Kazım. Ama o kız; Güneş, gerçekten çok farklı. Dün geceki yemekte Onu yakından tanıma fırsatım oldu. Zekası, duruşu, sohbeti... Her şeyiyle tam bir hanımefendi. Üstelik; gözlerinde farklı bir şey var. Dürüstlük,
saflık...ve Rüzgar'ın o anki çaresizliğini
anlama yeteneği. Rüzgar'ın hayatına giren biri için tam da istediğim özelliklere sahip. Belki de Rüzgar'ın asıl ihtiyacı olan şey; Gizem'in getirdigi o kaostan uzak, Güneş gibi bir dengeydi. Ve içimden bir ses, bu yalanın arkasından çok daha güzel bir gerçegin ortaya çıkabileceğini söylüyor. Hislerimde yanılmıyorsam; Güneş'in Rüzgar için doğru bir yol olabileceğini düşünüyorum. Hem, Rüzgar
da dün akşam Güneş'ten çok etkilendi. Fark ettim." dedi.
Massimo'nun yüzünde kararlı bir ifade belirdi. "Ben bu güzelliği fark etmeleri için bu oyunu elimden geldiğince uzatacağım Kazım." dedi. Ardından gözleri Kazım'ın üzerinde gezindi. "Peki, burada ne kadar kalabiliriz?"
Kazım, her zamanki gibi düşünceli bir şekilde başını salladı. "Efendim, en fazla bir hafta kalabiliriz. Sonrasında hem sizin önemli iş toplantılarınız var, hem de düzenli doktor kontrolünüz yaklaşıyor."