4. bölüm

1755 Words
Mahir'in Gözünden... Salondan çıkarken sırtımda hissettiğim bakışları biliyordum. Boran'ın öfke dolu nefreti... ve o kızın, Leyla'nın, şaşkınlık ve korku karışımı bakışları. Adımlarım sakin, yüzüm ifadesizdi. İçimdeki fırtınayı göstermek şöyle dursun, hissettirmek bile yoktu. Kapıdaki adamların selamını hafif bir baş hareketiyle alıp, siyah arabama yürürken zihnim masadaki olayları yeniden kayıttan geçiriyordu. Boran'ın yenilgisinin verdiği tatmin, sıcak bir dalga gibi yayılmıştı içime, ama asıl zihnimi meşgul eden oydu. O kız. Arabanın kapısını açıp koltuğa oturdum. Motoru çalıştırmadan, bir an direksiyona yaslandım. Gözlerimi kapattım ve loş ışıklı salonu, Boran'ın gergin yüzünü, ortadaki para yığınını ve onu bir bir zihnimde canlandırdım. Boran'ın onu nasıl tuttuğu, nasıl emirler yağdırdığı... Bu hiç ama hiç ona uymuyordu. Boran, bir kadını -hele de herkese "sevgilim" diye tanıttığı bir kadını- asla bu şekilde küçük düşürmezdi. Her hamlesi onun gücünün, statüsünün bir göstergesiydi. Ama bu kız... Bu kız farklıydı. Ona bir eşya gibi davranıyordu. Sanki bir çalışanıydı, üstelik en aşağıladığından. Bu bir oyunun parçasıydı. Ama neyin oyunu? Ve sonra o öpücük... İçgüdüsel bir hareket değildi. Sert, sahiplenici ve tamamen gözdağı vermek içindi. Bana dönük bir mesajdı. "Benim olanı görüyor musun?" der gibiydi. Ama bu kadarını yapması, bu kadarını göstermesi... Boran'ın tipi değildi. Demek ki bu kız onun için olağanüstü önemliydi, öyle ki kontrolünü kaybetmesine, maskesinin düşmesine neden oluyordu. Ya da öyle göstermek istiyordu. Peki kimdi bu kız? Neden bu kadar değerliydi? Kartları sayıyordu. Fark ettim. Parmaklarının ucuyla masaya yaptığı o hafif, ritmik vuruşlar... Boran'ın ona verdiği asıl görev buydu. Ama o sadece bir sayıcı değildi. Gözlerindeki o keskin zekâ, etrafı süzen, her şeyi kaydeden bakışları... Sıradan biri olmadığı belliydi. Boran'ın etrafında olan, onunla aynı kıvamda kadınlar gibi de değildi. Daha ürkek, daha tedirgin, daha... gerçekti. Bu kız bir silahtı. Boran'ın bana karşı kullandığı yeni, beklenmedik bir silah. Ama nasıl işliyordu? Sadece kart saymakla mı? Yoksa daha derin bir planın parçası mıydı? Belki de Yasemin olayından sonra kurduğu bir intikam planının ta kendisiydi. Beni yenmenin, beni delirtmenin bir yolunu bulmuştu. Belki de onu öyle göstererek beni kızdırmaya, dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Eğer öyleyse, neredeyse işe yarıyordu. İçimde bir merak ve şüphe karışımı dalga yükseldi. Bu sadece bir ihtimaldi, ama Boran'ın davranışındaki bu tutarsızlık, bu kırılma, her şeyi değiştiriyordu. Onu yenmek artık yeterli değildi. Onun oyununu anlamam, bu kızın gizemini çözmem gerekiyordu. Telefonumu çıkardım. Artık soğukkanlılığımı tamamen geri kazanmıştım. En güvendiğim adamın numarasını çevirdim. "Selim," dedim, sesim her zamanki gibi sakin ve otoriterdi. "Boran'ın yanındaki kız. İsmi nedir, soy ismi nedir? Bugün orada olan her şeyin daha fazlasını bul. Bu kız Boran'a bağlı ama nasıl? Sabah olmadan önce kim olduğunu, nereden geldiğini, her şeyini bul. Ve dikkatli ol. Boran'ın bunu fark etmemesi gerekiyor." Telefonu kapattım. Arabayı sürerken zihnim yarınki turu yeniden planlıyordu. Artık sadece kazanmak ya da Boran'ı küçük düşürmekle ilgili değildi. Bir cevap bulmaktı. Boran'ın neden böyle bir hamle yaptığını anlamaktı. Ve eğer şüphelendiğim şey doğruysa, Boran'ın oyunu çoktan kaybettiğini anlayacaktı. Çünkü ben artık oyundan daha fazlasını görüyordum. Leyla'nın Gözünden... Arabanın kapısı kapanır kapanmaz içimdeki fırtına dindi ve yerini buz gibi, donuk bir boşluğa bıraktı. Boran'ın öfkesi, sözleri, o yakınlık... Hepsi zihnimde bir uğultuyla dönüp duruyordu. Fahişe. Beni öyle kullandı. Herkesin önünde. Ve sonra o araba sarsıntısında... O anlık yakınlık, bakışlarının dudaklarıma kayışı... İçimi garip bir ürperti kapladı, ama hemen ardından daha büyük bir öfke ve iğrenme bastı onu. O beni sadece bir araç olarak görüyordu. Ben de kendimi öyle hissettim. Eve vardığımızda, kapıdan içeri adımımı atar atmaz merdivenlere yöneldim. Ayaklarım sanki kendiliğinden hareket ediyordu. Boran aşağıda Yiğit'e bir şeyler söylüyordu, umrumda değildi. Odaya girip kapıyı çarparak kapattım ve sırtımı dayadım. Nefes nefese kalmıştım. Üzerimdeki her şey, o ipeksi, aşağılayıcı elbise, o acıtan topuklar, hepsi onun zorla giydirdiği bir kıyafetten fazlası değildi. Bir an bile daha fazla taşıyamazdım. Öfkeyle elbisenin askılarını omuzlarımdan aşağı çektim. Kumaş ince bir yırtık sesi çıkararak aşağı kaydı. Onu yere attım ve üzerine basarcasına bir kenara ittim. Topukları çıkarıp fırlattım, duvara çarpıp düştüler. Banyoya baktığımda kıyafetlerim yoktu. Banyodan çıkıp dolaba baktım. Kahretsin, nereye gitmişti bu kıyafetler? Öfkeyle kapakları kapattım. Odanın ortasında çıplaktım ve o adamın her an gelme ihtimali vardı. Diğer kapakları açtığımda onun kıyafetleri vardı. Uzun, gri bir tişört çarptı gözüme. Askıdan çekip çıkardım, üzerime geçirdim. Ne çok kısaydı ne de çok uzun, ama en azından çıplak olmaktan iyiydi. Aklımı kaçıracaktım. Ben bu manyağın eline nasıl düştüm? Benimle derdi ne? Niye ben? Yorgundum. O topuklular beni fazlasıyla yormuştu, hele ki Boran'ın bana bir fahişe gibi davranması çıldıracaktım. Kafamdaki düşüncelerle kendimi yatağa attım. Yatağın üzerinde kıvrıldım. Gözlerimi sımsıkı kapattım. O an sadece kaybolmak, yok olmak istiyordum. Bir süre sonra kapımın açıldığını duymadım bile. Ayak seslerini de. Ancak odada bir varlık hissettiğimde gözlerimi açtım. Boran tam karşımda dikilmiş, beni izliyordu. Yüzünde az önceki öfkeden arınmış, ama ifadesiz ve tehlikeli bir bakış vardı. Gözleri üzerimdeki kendi tişörtünde gezindi. Sonra aşağıdan yukarıya, tişörtün yukarı çekilmesinden dolayı ortada olan çıplak bacaklarıma kaydı. Ve sonra... dondu. Yüzünde ani bir gölge dolaştı. Kaşları hafifçe çatıldı. Bir an için nefes alışı duraksadı. Öfke mi, şaşkınlık mı, yoksa... başka bir şey mi olduğunu anlayamadım. Ama bakışlarını alamıyordu. O her şeyi kontrol eden, soğuk adam o anda bir anlığına tökezlemiş, hazırlıksız yakalanmış gibiydi. Sonra yavaşça çenesini sıktı. Boğazını temizledi. "Yarın daha erken hazır ol," diye sertçe söylendi, ama sesinin tonunda az önceki keskinlik yoktu, hatta biraz kalınlaşmıştı. "Hiçbir şeyi bahane etmeyeceksin ve o oyunu yarın kazanacaksın." Döndü ve kapıyı arkasından çarparak kapattı. Ama o çıkışı, gelişindeki o saldırgan güvenden yoksundu. Adımları merdivenlerden aşağı inerken az önceki kadar emin duyulmuyordu. Ben ise yatağımda, onun giysileri içinde, tenimde hâlâ hissettiğim o bakışın etkisiyle donup kalmıştım. Öfkem yerini derin ve rahatsız edici bir şaşkınlığa bırakmıştı. Boran'ın Gözünden... Arabanın kapısını öfkeyle çekip arka koltuğa daldım. Yenilginin ve Mahir'in o son bakışının verdiği zehir içimi kemiriyordu. Ön koltuktaki Yiğit'e "Sür!" diye hırladım, sesim tehditkârdı. Leyla koltuğun diğer ucunda, camdan dışarıya boş gözlerle bakıyordu. Bu kayıtsızlık daha da yakıyordu içimi. "Ne oldu, kumarbaz kız?" diye söze başladım, sesim alçak ve tehlikeli bir tonda. "Senin saydığın kartlar işe yaramadı. Belki de şansın da, yeteneğin de bu kadarmış. BELKİ DE BİLEREK KAYBETTİN, DEĞİL Mİ?!" Leyla yavaşça bana döndü. Gözlerinde öfke toplanıyordu. "Borcumu ödeyeceğim dedim," diye hissederek konuştu, sesi giderek yükseliyordu. "Ama beni bir FAHİŞE gibi kullanacağını, insanların önünde beni bir FAHİŞE gibi göstereceğini SÖYLEMEDİN! BENİ NEDEN ÖPTÜN?!" "Sus!" diye kükredim, ona doğru hamle yaparak. Arabadaki dar alanda yüz yüze geldik. "Ne gerekiyorsa onu yaparım! Sen benim—" "NEYİN?!" diye bağırdı, gözleri yaşlarla dolmuş ama öfkeden ışıldıyordu. "Kölen miyim? Senin yüzünden orada, herkesin önünde... ve hiçbir şey hissetmedin bile, değil mi? O kadar aşağılıksın ki..." Onu kolundan yakaladım. "Hissetmedim! Sen sadece bir—" Tam o anda araba aniden ve sertçe bir engebeye girdi ya da önüne bir şey çıktı. İkimiz de bu sarsıntıyla aynı anda geriye fırladık. Daracık arka koltukta birbirimize çarptık. Yüzümüz birbirine o kadar yakındı ki nefesimiz karıştı. Gözlerimi kaçıramıyordum. Bakışlarım öfkeyle parlayan gözlerinden kaydı, yanaklarına, burnuna ve sonra... dudaklarına takıldı. Ve o an zihnim hiç istemediğim bir yere gitti... Masada, onu öpmeden bir saniye önce... O şaşkın, korku dolu ifade. Dudaklarının yumuşaklığı. O anlık, kontrolümü kaybettiğim o çılgın an. Ve ondan önce... Çok daha öncesi. Onu ilk gördüğümde, o parkta. Nasıl sendelleyip kucağıma düşmüştü. Gözleri kocaman açılmış, iri iri bana bakmıştı... Bu düşünceler bir şimşek gibi çakıp geçti. Nefesim kesildi. Onun da nefesi kesilmiş gibiydi. Gözleri hâlâ öfkeyle parlıyordu, ama şimdi şaşkınlık ve başka bir şey, tanımlayamadığım bir gerilimle doluydu. Aramızda sadece bir nefes mesafesi vardı. Bir anlığına hiçbir şey söyleyemedik. Sadece bakıştık. Arabadaki gerilim farklı, daha elektrikli bir hale bürünmüştü. Sonra bir duvarı yeniden örerek hızla geri çekildim. Sırtım koltuğun yumuşak derisine yapıştı. Kalbim hâlâ garip bir hızla çarpıyordu, bu sefer öfkeden değil. "Sus," diye homurdandım, sesim biraz daha kısık, biraz daha boğuk çıkmıştı. "Bir daha o öpücüğü asla sorgulama. Anladın mı?" Leyla da geri çekilmiş, başını çevirip tekrar cama bakmaya başlamıştı, ama yüzü allak bullak olmuştu. Benimki de öyle. Tam o sırada cebimdeki telefon sessizce titredi. Göz ucuyla mesaja baktım. "Mahir yeme düştü." İçimdeki tüm o karmaşayı bir anda silip süpüren soğuk, zafer dolu bir gülümseme yayıldı yüzüme. Mahir düşmüştü. Leyla'yı araştırmaya başlamıştı. Plan işliyordu. Önümüzdeki koltuğa, Yiğit'e seslendim, sesim artık tamamen sakin ve kontrollüydü. "Eve. Hızlı sür." İçimdeki o tuhaf hissi derinlere itip zaferin keskin neşesine sarıldım. Ama arka koltukta aramızda asılı kalan o yakınlığın ve hatıraların sıcaklığı tamamen kaybolmamıştı. Arabadan inip eve girdiğimizde Leyla hızla yukarı çıktı, ben de Yiğit'e aşağıda birkaç emir verdikten sonra merdivenleri ikişer üçer çıktım. İçimde hâlâ Mahir'e yenilmenin ve leylanın işi batırmasının verdiği öfke kaynıyordu içimde. Ona çıkışacak, bir kez daha kimin patron olduğunu hatırlatacaktım. Kapısını itip içeri daldım. "Biraz önce bana bağıracak cesareti nereden buld—" diye söze başlayacaktım ki, sözüm dilimin ucunda öldü gitti. Odaya ilk adımımı attığım anda gördüğüm manzara karşısında şaşkınlıktan bir anlığına donakaldım. Yerde, kenara atılmış, özenle seçtiğim o siyah ipek elbise bir ölü derisi gibi duruyordu. Topuklar bir köşede terk edilmişti. Ve Leyla... Leyla yatağın üzerinde kıvrılmıştı. Ama üzerinde benim soluk gri tişörtüm vardı. Tişört onun üzerinde bir elbise gibi boldu, omzundan aşağı kaymıştı ve inanılmaz derecede uzun ve çıplak görünen bacaklarını ortaya çıkarmıştı. Bacakları pürüzsüzdü, kaslı ve genç bir tazeliği vardı, merdivenlerde tökezlerken gördüğüm o beceriksizliğin aksine güçlü duruyorlardı. "Kendini ne sanıyorsun sen?" diye homurdanacak oldum, ama sonra gözlerim göğsüne kaydı ve nefesim tutuldu. Tişörtün ince, pamuk kumaşı altında hiçbir şey olmadığını acımasızca belli ediyordu. Ve meme uçları... Soğuktan ya da başka bir şeyden sertleşmiş, kumaşın üzerinde belirgin, dik iki küçük nokta oluşturuyorlardı. Bakışlarım istemsizce o iki sertleşmiş noktadan, tişörtün bol kumaşının altında belli belirsiz sezilen yumuşak eğimlere kaydı. İçimde aniden garip, kontrolsüz bir sıcaklık dalgası hissettim. Öfkemle karışık, tamamen fiziksel, ilkel bir tepkiydi bu. Bu benim tişörtümdü. Benim kokum sinmişti ona. Ve şimdi o onun teniyle ısınıyordu. Üzerinde, o savunmasız ve—lanet olsun—bir şekilde davetsiz bir cazibeyle uzanıyordu. Yutkundum. Boğazım aniden kurumuştu. Az önce aşağıda planlar kurarken hissettiğim tüm güven ve kontrol bu sahnede bir anlığına sarsıldı. Bu planlanmış bir şey değildi. Bu... kışkırtıcıydı. Leyla hareket etti, tişörtün kumaşı göğsünde daha da gerdi ve o görüntü zihnime kazındı. Kendimi toparlamam gerekiyordu. Bu onun başka bir numarası olmamalıydı. "Yarın," diye söze başladım, sesim istemeden bir oktav kalınlaşmış, boğuk çıkmıştı. Boğazımı temizledim, sertleşmeye çalıştım. "Yarın daha erken hazır ol ve hiçbir şeyi bahane etmeyeceksin ve o oyunu yarın kazanacaksın " Sözlerim odada boş bir tehdit gibi asılı kaldı. Bakışlarımı ondan ayırmak inanılmaz derecede zordu, ama son bir kez o çıplak bacaklara, tişörtün altındaki varlığına şöyle bir göz attıktan sonra arkamı döndüm. Kapıyı çarparak kapattım, ama merdivenlerden inerken zihnim istenmeyen bir şekilde o görüntüye takılıp kalmıştı: Benim giysilerim içinde, savunmasız, ama bir o kadar da rahatsız edici derecede çekici bir şekilde uzanmıştı. Bu kesinlikle planın bir parçası değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD