3. bölüm

1166 Words
Leyla'nın Gözünden... O adam beni ne için tutuyordu bilmiyordum. Ama benimle büyük bir oyun oynayacağı kesindi. İki gün geçmişti ve Alparslan dediği adamdan başka kimseyi görmemiştim. O da "Boran abi" diye hitap ediyordu ona. Demek ki adı Boran'dı. Saat gece yarısıydı ve kapının kilidinin açılma sesiyle irkildim. Sert bir şekilde açıldığında, Boran denen adam girdi odaya. Üzerinde baştan aşağı siyah bir takım vardı. Dağınık saçlarını taramış, yana yatırmıştı. Bana doğru gelerek elindeki siyah mini elbiseyi yüzüme doğru fırlattı ve elindeki çantayı yere attı. "Giy bunu," diyerek bana baktı. Yüzüme atılan elbiseyi almadan ayağa kalktım. Elbise yere düştüğünde, gözleri çok kısa bir an elbiseye takıldı. Ona doğru bir adım attım. "Sen beni ne sandın? Bu da ne?" Kolumu tutup sıktı. "Dediğimi yap, küçük. Yoksa senin için kötü olur." "Ne yapacaksın?" dediğimde bedenimi baştan aşağı süzdü. "İstersen dene," dediğinde geri çekilip, "Tamam," dedim. Elbiseyi yerden alıp, "Çık odadan," diyerek ona baktım. "Odadan çıkmayacağım. Gir banyoya, hazırlan. Çantayı da al, içinde ayakkabı ve makyaj malzemesi var." Çantayı alıp banyoya gittiğimde kapıyı kilitledim ve öfkeyle ayağımı yere vurdum. Nasıl bir manyağın eline düşmüştüm ben? Çantayı açtığımda topuklu ayakkabı ve makyaj malzemeleri vardı. Hayatımda ilk defa topuklu giyecektim ve asıl sorun makyaj yapmayı bilmiyordum. Bir iki defa Gonca yapmıştı sadece. Kapının arkasından duyduğum sesle içimde bir panik oldu. "Yirmi dakikan var. Yoksa ben kendim giydiririm sana o elbiseyi. Bunu istemiyorsan çabuk ol." Ağzımı yamultarak onu taklit ettim. Bu adam kesin manyaktı ve "yirmi" sayısıyla alıp veremediği vardı. Üzerimdekileri çıkarıp elbiseyi giydim. Ama sütyenimi çıkarmak zorunda kaldım çünkü bu elbisenin altına sütyen takamazdım. Ama elbisenin göğüs kısmı bir tık küçük geldiği için göğüslerim biraz dışarı doğru taşmıştı. Bu beni çok rahatsız etse de giymek zorunda kaldım. Topuklu ayakkabıları alıp giydim. Belki de tek şansım, çok uzun olmamasıydı. Çantadan çıkardığım makyaj malzemelerine baktım ve Gonca'nın yaptığı gibi önce biraz fondöten sürdüm. Zaten pürüzsüz bir cildim olduğu için fazlasına gerek yoktu. Gözlerime maskara, yanaklarıma hafif bir allık sürdüm ve son olarak kırmızı ruju sürdüm. Nasıl olmuştu bilmiyordum ama fena durmuyordu. Son olarak saçlarımı hafif dağınık bir şekilde topladım ve banyodan çıktım. Boran denen adamın sırtı bana dönüktü ve sigara içiyordu. Topuklu ayakkabıların çıkardığı sesi duyunca bana döndü ve bana doğru gelerek önümde durdu. Bakışları önce dudaklarıma, sonra göğüs dekoltime kaydı. "Senin yapacağın işe tüküreyim, Ceyda," diyerek bana baktı. "Fena değil. İdare eder," diyerek sigarasını söndürüp kenarda duran vazonun dibindeki küllüğe attı. "Önden yürü," diyerek emir verdi. Onu takip ettim. Merdivenlerden inmem zor oluyordu. Bir an dengemi kaybedip düşecekken beni yakaladı. "Yürümeyi bilmiyor musun?" diyerek kızdı. "Öfkeyle getirdiğin ayakkabıya bak! Bununla nasıl yürüyebilirim?" dediğimde dalga geçer şekilde gülümsedi. "Yoksa kadın değil misin? Hani kadınların en çok giydiği ayakkabı topuklu ya?" Öfkeyle geri çekildim. "Ben senin o bildiğin kadınlardan değilim, anladın mı?" diyerek yürüdüm. Evden çıktığımızda kapıda bekleyen bir sürü araba vardı. Biz en ortada duran siyah Range Rover'a bindik. Kapıyı kapattığımda, "Yiğit, sür," diyerek emir verdi. Araba çalıştığında bana döndü: "Tek bir yanlışını görmeyeceğim. Gittiğimiz yerde sevgilim gibi davranacaksın." "Ne?" diyerek tepki verdim. "Ne dediysem o. Asıl amacın masadaki kartları saymak olacak, bu yüzden de bana yakın olman lazım." "Bunu neden yapacağım?" "Bu gece o masadan ben kazanmış olarak kalkacağım ve bunu sen başaracaksın. Ama eğer tek bir şey yaparsan bedelini çok ağır ödersin," diyerek tehdit etti. Uzun bir yolculuktan sonra lüks bir binanın önünde durduk. İçeriye girdiğimizde buranın bir kumarhane olduğunu anladım. Ama anladığım kadarıyla yasaldı ve zenginlerin uğradığı bir yerdi. Çokça büyük ve lüks... Arabadan indiğimizde Boran elini belime atıverdiğinde tüm bedenim kasıldı. Elinin sıcaklığını elbiseme rağmen hissediyordum. İçeri tam girecekken bir an cebinden çıkardığı yara bantlarından iki tanesini bileğimdeki o yanık izinin üzerine yapıştırdı. Bana bakarak, "Kusursuz olmasa da iyi duruyorsun ve bu kötü görüntüyü ortadan kaldıralım," dedi. Gözlerim doldu. O yanık izini hatırlıyordum... Kalbim öfkeyle atmaya başladı. Bakışlarımı geri çektim. Gözlerimin dolduğunu görmesini istemiyordum. Boran, yüzüme ifadesiz bir bakış attı. "Her şey istediğim gibi olacak, küçük. Şimdi içeri giriyoruz ve dediğim her şeyi harfi harfine yapacaksın. Anladın mı?" İçeriye adım attığımızda gözlerime inanamadım. Çünkü nefesim kesildi. Kapıda, takım elbiseli, gözlerinde hiçbir ifade taşımayan iki iri yarı adam bizi süzdü. Ceketlerinin altındaki kabarıklıklar silah taşıdıklarını açık ediyordu. Bizim mahalle de sakin değildi, orada da kavgalar, silah sesleri olurdu. Ama buradaki tehdit çok daha farklıydı. Daha soğuk, daha hesaplı ve çok daha ölümcül. İlk defa böyle bir ortama giriyordum ve her şekilde tehlikenin kokusunu alıyordum. İri yarı biri bizi loş ışıklı, ağır puro ve sigara kokulu bir salona götürdü. İçimden bir ses, bu salonda daha önce kan döküldüğünü, belki de insanların öldüğünü fısıldıyordu. Havada para, risk ve gizlenmiş bir şiddet kokusu vardı. Ve sonra masanın başındaki adam ayağa kalktı. Onu karşıladı. Mahir. Beni en çok şaşırtan onun ne kadar sakin göründüğü oldu. Boran'la neredeyse aynı boylardaydı ama ondan biraz daha kısaydı. Sarıya çalan kumral saçları vardı. Ama asıl çarpıcı olan gözleriydi... Koyu kahverengi, neredeyse siyah olan gözleri birkaç saniyeliğine bana kaydı. İçimi okuyor gibiydiler. O bakışta Boran'ınkindeki gibi bir tehdit yoktu, daha çok derin bir merak ve acımasız bir zeka vardı. Hemen bakışlarını çekti, beni yok sayarcasına. İçimden bir ses, "İşte Boran'ın bu adamdan neden bu kadar nefret ettiğini şimdi anlıyorum," diye mırıldandı. Boran tehlikeli bir fırtınaysa, bu adam buz gibi bir göldü. Yüzeyi sakin ama dipsiz ve karanlık... O kadar soğuk kanlıydı ki, bu Boran'ı deli ediyor olmalıydı. "Peki," diye düşündüm kendi kendime, "Bu adam neden Boran kadar sinirli değil? Sanki her şeyi çoktan kabullenmiş, hiçbir şey onu şaşırtamazmış gibi..." Oturduk. Masadaki kartları fark ettim. Farkında olmadan, kartların dağılımını, masadaki renkleri saymaya başladım bile. İçimden gelen bir dürtüydü bu. İlk eli Boran kazandı. Aniden bana döndü ve hiç beklemediğim bir hareketle, "Bana şans getirdin sevgilim," diyerek dudaklarımdan öptü. Şok oldum, donup kaldım. Tepki veremiyordum. İçgüdüsel olarak geri çekilmek istediğimde, Boran'ın belimdeki eli bacaklarıma indi ve parmaklarıyla bacağıma acıtacak kadar sert bir baskı uyguladı. Bu bir öpücük değil, bir uyarıydı. Bir tehdit. Daha fazla direnirsem başıma neler gelebileceğini anladım ve olduğum yerde çakılıp kaldım, tepki veremedim. Boran geri çekilip oyuna döndüğünde, göz ucuyla Mahir'e baktım. Onun da bize, o bir anlık öpücüğe baktığını gördüm. Gözlerimiz bir saniyeliğine buluştu. O koyu kahverengi gözlerde bir şimşek çaktığını hissettim. Bir şeyi anlamıştı. Ama hemen, hiçbir şey olmamış gibi önündeki para yığınlarına ve kartlarına odaklandı. Oyun devam etti. Mahir, ilk başlarda bilerek kaybediyor gibiydi. Küçük bahislerle oynuyor, Boran'ın kazanmasına izin veriyordu. Ama ben farkındaydım. Kartları sayıyordum. Mahir'in aslında çok daha güçlü elleri olduğunu biliyordum. Sadece bekliyordu. Boran'ın iyice kendine güvenmesini ve daha büyük bahislere girmesini bekliyordu. Son ele gelindiğinde, ortada kocaman bir para yığını vardı. Herkes gergindi. Boran'ın alnı terlemişti. Mahir ise hâlâ aynı sakinlikte, sanki arkadaşlarıyla poker oynuyormuş gibi rahattı. Son hamleyi yaptı. Ve kazanan o oldu. Mahir, usulca yerinden kalktı. Boran'a baktı, sonra bir an gözleri yine bana kaydı. O bakışta ne olduğunu tam çözemedim. Bir zafer duygusu mu, yoksa küçümseyen bir acıma mı? "Yarın son bir turumuz var, Boran," dedi. Sesi o loş odada bile berrak ve soğuk çınlayarak. "O zaman görüşürüz." Ve hiçbir şey olmamış gibi, sakin adımlarla salondan çıkıp gitti. Arkasında, için için kaynayan bir öfke ve yenilmişliğin ağır kokusunu bırakarak... ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD