2. bölüm

1120 Words
Leyla'nın gözünden.... Gözlerimi açtığımda bilmediğim bir yerdeydim. Doğrulduğumda üzerimdeki ceket yere düştü. Neredeydim? Burası neresiydi? En son gözlerim kararmıştı, sonrası yoktu. Parmak uçlarım yere değdiğinde ayakkabılarımın olmadığını yeni fark ettim. Etrafa baktığımda, koltukta oturmuş sigarasını içerek bana bakan adamı görünce irkildim. Adam ağır adımlarla kalktı ve iki adımda karşımda durdu. Çok uzun olduğu için başımı yukarı kaldırıp baktım. Gözleri bir anlığına göğüs dekolteme kayınca ellerimle hemen kendimi kapatmaya çalıştım. “Git, banyo yap. Üzerindekileri de değiştir.” dedi. “Ne?” dedim şaşkın bir sesle. “Sana dedim, bir duş al ve üstündekileri değiştir.” “Ben evime gitmek istiyorum.” dedim. Ama kolumu öyle sert bir şekilde tuttu ki canım acıdı. “Sana git duş al diyorum!” diyerek beni bir kapının önüne kadar sürükledi. Kapıyı açtığında buranın banyo olduğunu anladım. Korkuyordum. Bu adam benden ne istiyordu? Niye burada tutuyordu? Kapıyı kapatmadan önce, “Yirmi dakikan var. Çıktın çıktın, çıkmadın, içeri girer sana duş aldırırım.” dediğinde beklemeden kapıyı kendim kapattım, arkasındaki kilidi çevirdim. Aynaya baktığımda yüzümdeki makyaj akmış, saçlarım darmadağın olmuş, berbat bir halde görünüyordum. Duşa kabine girip suyu ayarladım. Suyun altına girdikçe zihnim yavaş yavaş toparlanıyordu. Duştan çıkınca kenarda duran bornozu giydim ama o kadar büyüktü ki içinde kaybolmuştum. Saçlarımı hızlıca kuruttuktan sonra, çıkardığım elbiseyi geri giydim. Kapıyı açıp geniş odaya adım attığımda kimse yoktu. Kaçmak için en uygun zamandı. Kapıya doğru gittim ama kapı kilitliydi. “Kahretsin.” diyerek cama yöneldim. Balkona çıktım, ama gördüğüm manzara karşısında geri çekildim: Çok yüksekti. Atlasam büyük ihtimalle ölürdüm. “Ne o, atlamayı mı düşünüyorsun?” diyen sesle irkildim. Arkamı döndüğümde o adamı tekrar gördüm. “Gelme, atlarım.” dedim. Ama alaycı bir gülümsemeyle bana doğru gelmeye başladı. “Gelme!” dedim ama dinlemiyordu. Bana doğru yaklaşmaya devam ettiğinde, demir parmaklıklardan bir bacağımı sarkıttım. Ciddi olduğumu anlayınca gözlerini kıstı: “Atlarsan ölürsün.” “En azından sonunda beni neyin beklediğini biliyorum.” dedim. Aşağıya baktım, derin bir nefes aldım. Tam o anda adam kolumdan tutup beni kendine çekti. “Bana bak aptal! Seninle uğraşamam. Seninle işim bittiğinde ölmek mi istiyorsun? Öl şimdi! Geç içeri.” diyerek beni sürükleyerek tekrar odaya soktu. “Ne istiyorsun benden?” dedim öfkeyle. Bana yaklaşarak, soğuk bir sesle konuştu: “Çaldığın malımı.” “Ben bir şey çalmadım!” “Çaldın.” “Hayır! … evet aldım ama geri bırakaktım.” “Senin çaldığın malım ortada yok. Bu yüzden bana karşılığını kuruşu kuruşuna ödeyeceksin. Sonra çekip gidersin.” “Tamam, öderim. Ama bırak beni!” “Burada kalacaksın. Ve sana dediklerimi yapacaksın. Benim emrimden çıkmayacaksın.” “Borcum ne kadar?” dedim. “Bir milyon.” “Ne?!” şokla irkildim. “Ben nasıl ödeyeceğim o kadar parayı? Bu çok fazla!” “Evet, çok. Bu yüzden asla ödeyemezsin. Ama benim dediklerimi yaparsan… altı ayda ödersin.” “Ne yapacağım?” “Zamanı geldiğinde öğreneceksin.” Bir adım yaklaştım: “Sana borcumu ödeyeceğim. İstersen fazlasını da kazanırım. Ama senden bir şey isteyeceğim.” Adam tek kaşını kaldırdı: “Ne istiyorsun?” Bu beni şaşırtmıştı. Kabul edeceğini düşünmemiştim. “Çakal… yani adı Tarkan olan biri. Senin mekanından mal çalmamı isteyen oydu.” “Biliyorum.” dedi. Şaşkınlıkla bakakaldım. “Bana hata yapan kimse elimden kaçamaz.” “Ona ne yaptın?” “Hak ettiği cezayı verdim. O adamı senin kaldığın mahalleden uzak tutmam gerekmiyor artık. “Nasıl yani?” “Gerek yok. Zaten sokağa giremez. Çünkü öldü.” Bunu isteyeceğimi nereden biliyordu? Korkuyla bir adım geri çekildim. Bana bakarak, “Üstündekini çıkar. Yatağın üstünde duran kıyafetleri giy. Sana olur.” dedi ve odadan çıktı. “Atlmayı düşünme sakın. Yoksa seni o mahallene götürür, seni de o mahalleyle birlikte yakarım.” diyerek kapıyı kapattı. Yatağın üstündeki kıyafetlere göz gezdirdim. Yeni değillerdi ama eskimiş de sayılmazdı. Siyah bir kot pantolon ve siyah bir tişört… Giydim. Biraz bol ve uzun dursa da idare ediyordu. Ama aklımdaki sorulara bir cevap bulamamak beni sinirlendiriyordu. Ben kimin eline düşmüştüm? Bu adam kimdi? --- Boranın gözünden... Bu tesadüf müydü, yoksa kaderin bir oyunu mu, bilmiyorum. İki gün önce parkta gördüğüm o kız… dün akşam mekânımdan malımı çalmaya kalktı. Ama son anda vazgeçip bıraktı. Onu kim göndermişti? Birçok düşmanım vardı. bunu yapmaya kim cesaret etmişti? İlk bara girdiğinde tanımıştım onu. Yüzündeki o abartılı makyaj,üzerindeki elbise kimliğini gizleyemezdi. İki gün önce kucağıma düşen kızdı o. Parkta bulunmamın bir nedeni vardı,ama onun da aynı yerde olması… ve ardından dün gece mekânıma gelmesi… tesadüf müydü? Kameralardan izledim. Odamdan içeri girdi,kasadan uyuşturucuyu aldı. Ama sonra geri dönüp bıraktı. Onun ardından içeri giren şerefsiz İlyas'ı gördüm.Son zamanlarda çizgiyi çok aşmıştı. Yaptığı son hareketle sabrımı taşırmıştı. Kızı yakalayıp bana getirmek yerine ona taciz etmeye kalktı.Karşı koyunca kıza tokat attı. Onu durdurmak için yanlarına gittiğimde kız elinden kaçmış,İlyas çoktan bayılmıştı. Alparslan'a İlyas'ı halletmesini söyledim. Hemen kızı aramaya başladım. Koridorun köşesine sinmiş, ağlıyordu. Onu bulduğumda gözlerindeki korkuyu gördüm. Ona zarar vermeyecektim.Belli ki bunu zorla yapmıştı. Benim tek istediğim, onu buna zorlayan kişiyi öğrenmekti. Ama silahımı alıp şakağına dayadığımda… elini silaha uzatıp tuttuğunda, bileğinde o lekeyi gördüm. O muydu, yoksa? Ama yine de emin olmam lazımdı.Kısa bir araştırmadan sonra yanılmadığımı anladım. Arayıp asla bulamayacağım kız… kendi ayaklarıyla bana gelmişti. Madem öyle,ben de bu fırsatı değerlendirecektim. Yukarı çıktım ve Leyla’yı aşağı indirdim. Gelmek için direndi de sesimi sertleştirdiğimde inat etmeyi bıraktı. Alparslan'ın önüne bıraktığı yemeğe baktı. "Aç değilim," diyerek bana baktı. Öfkeyle "Aç mısın?" diye sormadım. “Yiyeceksin.” dediğimde direnmedi.Önüne bırakılan tabağı sessizce karıştırdı. Ne konuştu, ne başını kaldırdı. O kız yemek yerken… ben kartları aldım. Alparslan’a karşı bir kez daha kazanacağımı biliyordum.Onu her zaman yenerdim, çünkü kart oyununda rakibim yoktu. Bu güne kadar kaybettiğim olmadı… Tek bir kişi hariç:Mahir. Ve işte o tek mağlubiyet,hâlâ öfkemi harlıyordu. Alparslan karşıma geçti. Kartları karıştırdım, dağıttım. O sırada Leyla başını öne eğmiş, sessizce yemek yiyordu. Ama gözleri… gözleri sürekli desteye kayıyordu. Bir an için, elini kaşığından çekip parmaklarını masaya vurdu. Ritmi fark etmeseydim önemsemezdim. Ama ben yıllardır bu oyunun içindeydim. O ritim…sayı tutuyordu. Alparslan kahkahalarla kâğıtlarını açtı. “Bu elde kesin kazanırım,” dedi. Ama tam o anda Leyla’nın dudakları kıpırdadı. Fısıltı gibi,belli belirsiz… “Kupa kız…” Donup kaldım. Çünkü Alparslan,elini açmadan bir saniye önce aynı kelimeleri söyledi: “Kupa kız!” Kalbim yavaşladı. Gözlerimi kıstım. Tesadüf değildi bu. Leyla,farkında bile olmadan kartları sayıyordu. Ve o an kafamda taşlar yerine oturdu. Mahir’e karşı tek zayıflığım masaydı.Ama belki de kader bana yeni bir koz veriyordu. Sessiz,masum görünen bir kız… Ama gerçekte,şeytanın bile gözünden kaçmayacak bir zekâya sahipti. Sen bana en büyük ihaneti ettin, Mahir. Ama seni o masada, kendi kanından gelenle yeneceğim. İşte bu, senin için en büyük darbe olacak. Alparslan kahvesinden bir yudum aldı, göz ucuyla Leyla’ya baktı. “Abi…kızı ne yapacağız?” Ben ise dudaklarımda beliren soğuk bir gülümsemeyle geriye yaslandım. “Onu buldum,”dedim ağır ağır. “Şimdi Mahir düşünsün…” ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD