-AHU SANCAR
Büyük nişanın üzerinden yalnızca 3 gün geçmişti. 3 gündür tıpkı bir robot gibi yaşamayı öğrenmiştim. Ne bir şey yiyebiliyor ne de kendime bakabiliyordum. O kadar kötü bir haldeydim ki sürekli midem bulanıyordu. Telefonumu kapatmış, Elif'le bile görüşmemiştim. Neler diyeceğini az çok tahmin edebiliyordum ve yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Biraz kafamı toplayıp, iyice düşünmeliydim. Tabii bu sürede evden çıkmamı sağlayan tek şey başvuru yaptığım iş için ön görüşme istemeleriydi. Mezun bir hemşire olarak, evde bakılması, iğnelerinin yapılması, sağlık sorunlarının yakından takip edilmesi gereken bir hasta için başvuru yapmıştım. Çünkü inanılmaz bir maaş getirisi vardı. Bir fabrikatörün açtığı bu ilan asla kaçınılmazdı. Tabii binlerce başvuru olduğuna emindim. Bir önceki işimden ayrılalı 2 ay olmuştu. Mert'in kaza geçirmesinden sonra kendimi toparlayamamıştım ve sürekli yanlışlar yapıp duruyordum. Bu yüzden de işten çıkartılmıştım.
Beni 5 yaşındayken evlat edinen anne ve babam geçen yıl hayatlarını kaybettikten sonra artık yalnızdım ve başımın çaresine bakmalıydım. Tek olduğum için amcamla bana hemen yan binalarından bir ev tutmuşlardı. Yani Seda ile dip dibe olmamızın sebebi buydu. Amcamlar, ailem, akrabalarım, herkes beni çok severdi. Belki de evlatlık olduğum için acınan birisiydim ama hep iyi davranırlardı. Ailemden sonrada beni hiç yalnız bırakmamışlardı. Akşam yemeklerini çoğu zaman beraber yerdik. Fakat artık Seda'nın karşısına nasıl oturur, nasıl yüzüne bakabilirdim bilmiyordum...
Özgeçmişim önümdeki mavi kapaklı dosyada duruyordu fakat Yalın Bey, onu incelemek istememişti. Bana birkaç soru sorup görüşmeyi kısa tutacağını söylemişti. Bu durum nedense beni daha çok germişti. Masanın altından ayağımla ritim tutup duruyordum ve ara sıra da dudağımı ısırıyordum. 3 gündür bir şey yemediğim için ayakta duracak halim kalmamıştı. O ise üzerindeki beyaz gömleğin kollarını kıvırmıştı ve hiçbir anlam ifade etmeyen yüzü ile bana dönmüştü. Nihayet karşıma oturacağını düşünürken bunu yapmadı, sırtını kolona yaslayıp ellerini de cebine koydu. Bir iş görüşmesinde bu kadar sert durulabilir miydi gerçekten? Birden bakışları keskinleşti. Bana daha dikkatli bakmaya başladı fakat benim yorgun gözlerim sürekli kırpılıp duruyordu.
" İyi misiniz? Gözleriniz kıpkırmızı ve çok yorgun görünüyorsunuz. " dedi. 3 gün sonra bu soru sanki bana tokat gibi çarpmıştı. Yeterince ağlamamışım gibi bir anda doldu gözlerim. İyiyim demek istedim fakat dudaklarım titriyordu. Ellerimle saçlarımı düzelttim ve derin bir nefes aldım. O sırada bana su uzattı. Güç bela teşekkür edip suyu içmeye başladım. Su bile boğazımdan geçmiyordu. Acıdan yavaş yavaş ölüyordum...
" İsterseniz görüşmeyi daha sonra yapabiliriz. " dedi. Hemen başımı salladım ve nemlenen gözlerimi sildim.
" Eğer bu kapıdan çıkarsam bir daha şansımın olmayacağını biliyorum. Bu işi herkes istiyor. Özür dilerim, biraz zor bir dönemden geçiyorum. " dedim ve dudaklarımı ısırdım.
" Peki tamam. O zaman devam edelim. Bana kısaca kendinden bahseder misin? Ve bu işi neden istediğini bilmek istiyorum. " dedi.
" Ben şey..." dedim ve yutkundum. Konuşmak için sadece birkaç saniyeye ihtiyacım vardı ve saçmalayacak gibi duruyordum.
" İsmim Ahu, 26 yaşındayım. " dedim ve hemen lafımı kesti.
" Bunlar öz geçmişinde yazıyor. Bana daha farklı bir şey söyle. Bu öyle bir şey olsun ki beni şaşırt. " dedi. O an donuk gözlerimle boş bir şekilde suratına baktım.
" Sevgilim kuzenimle nişanlandı ve ben hiçbir şey diyemedim. Öylece onları izledim. Yani kendimle ilgili bahsedebileceğim tek şey büyük bir aptal olduğum. Kusura bakmayın, benden daha iyileri olduğuna eminim. İyi günler, özür dilerim. " dedim ve bir hışımla kalktım masadan. O an aniden kalktığım için başım döndü ama hemen toparladım. Yalın Bey hala donuk bir ifade içindeydi. Kapıya doğru birkaç adım attım ve arkamdan seslendi.
" Çıkınca yemek yemenizi öneririm. Köşedeki kırmızı restoranın makarnaları güzel. " dedi ve ben ofisten çıktım.
Kendimi parçalamak istiyordum. Yine her şeyi berbat etmiştim. Ya nasıl olabilirdim ki? Günlerdir bütün yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçiyordu gözümün önünden. Nefes alamıyordum. Sarıldığım, öptüğüm, evlilik hazırlığı kurduğum ve sayısız anı biriktirdiğim adam kuzenimle nişanlanmıştı. Kafamı taşlara vura vura bayıltmak istiyordum kendimi.
Yürümeye başladım. O sırada telefonuma bir mesaj geldi. Seda göndermişti.
" 3 gündür yüzünü görmüyoruz. Akşam yemeğe gelmeyi unutma. Mert'te gelecek, tanışmış olursunuz. " yazıyordu. İnsanın içine öküz oturması tamda böyle bir şey oluyormuş galiba. Eğer kalbimi çıkarabilseydim bir an bile düşünmez söker atardım. Kaldırıma oturdum. Arabalar hızla önümden geçerken dizlerimi çenemin altına çektim ve gözlerimi kapattım. Bu nasıl bir kaderdi? Bu kadarı fazla değil miydi artık? Bunu kaldıramazdım ki ben... Ailemden sonra sığındığım tek bir kişi vardı o da Mert'ti. Onca şey nasıl bu kadar kolay unutulurdu? Onca sene... Ya kokum? Gözlerim, bakışım... Sanki ıssız kalmıştım. Koskoca şehirde görünmez olmuş, kaybolmuştum. Telefonuma bir mesaj daha geldi.
" Mert'le konuşup her şeyi anlatman gerek. Bu şekilde sizi ölüme terk edemezsin. Evlenip gerçekleri hatırladığında suçlu olan sen olursun. Üzüleceksin yapma. " yazıyordu. Elif atmıştı.
" Ya evlenip gerçekleri öğrendiğinde pişman olmazsa, ya iyi ki derse, ya beni hatırlarsa ama beni sevmeyi hatırlamazsa? Hiç bunları düşündün mü? Karar verdim. Kendisinin hatırlamasını bekleyeceğim ama bunun için bir çaba göstermeyeceğim. Bizim aşkımız unutulacak bir aşk değildi kabul edemiyorum. " yazdım ve gönderdim.
" Sağlıklı düşünemiyorsun. O bir kaza geçirdi ve onun suçu değil. Onu bu kadar çok severken başkasına altın tepside sunmana inanamıyorum. " yazdı. Cevap vermek istemedim. Ayağa kalktım ve Yalın Bey'in bahsettiği restorana doğru yürüdüm. O sırada telefonum çaldı. Kayıtlı olmayan bir numaraydı ve merak edip hemen açtım.
" Ahu Karaca ile mi görüşüyorum? " diye sordu.
" Buyrun benim. " dedim. Bir kadındı.
" Bugün yaptığınız iş görüşmesinin sonucu için aradım efendim. İşe alındınız. Tebrik ederim. " dedi. Şok olmuştum. Bu bir şaka olmalıydı. Berbat geçmişti, saçmalamıştım... Nasıl alınabilirdim ki? Hiçbir şey diyemedim. Ağzım açık bir şekilde restorana girdim fakat telefon hala kulağımdaydı.
" Ben... Ben şimdi ne yapacağım? Nasıl olacak, neler olacak? " dedim panikle.
" Yalın Bey ile detayları konuşursunuz efendim iyi günler. " dedi ve telefon kapandı. Tam o sırada birisi arkamdan kulağıma doğru eğildi.
" İşin detaylarını konuşuruz diye burayı seçtim ama makarnaları da gerçekten çok güzel... " diyen bu ses Yalın Bey'e aitti... Bir anda önüme geçti ve yürümeye başladı. Hayretler içinde arkasından onu takip ederken tüylerim diken diken olmuştu. Bir an kendimi tutamadım ve arkası bana dönükken sordum.
" Ne yani size aptal birisi mi lazımdı? " dediğimde ufak bir kahkaha atar gibi oldu.
" Hayır, güçlü acılar yaşamış, bu yüzden de acı çekenin halinden anlayan birisi lazımdı... " dedi ve sandalyemi çekti...