Kapının köşesinde durarak ellerimi önümde bağlamıştım. Kimse doğru düzgün sohbet etmiyordu ve bu sessizlik beni geriyordu. “Bu gelin çok küçük görünür, sebebi nedir?” diye soran kişi, bana elini öptürtmeyen kadındı. Dudaklarımı aralayıp yaşımdan kaynaklı olduğunu söyleyecektim ancak babam benden önce davrandı.
“Bizim kız minyondur hanımağam. Yirmi yaşındadır amma yinede küçük görünür.” Babamın söylediklerine gözlerimi irileştirirken bana çatık kaşlarla bakıyordu. Annem ve kız kardeşim köşede sessizce otururken ben ayakta durmaya devam ediyordum.
Neden bilmiyorum ancak aralarına oturup onların sohbetlerine katılmak beni huzursuz ediyordu. Kadın bana yüzünü buruşturarak baktı. “Ben bu gelini beğenmedim amma inşallah oğluma erkek evlat verir.” Kalbim korkuyla atarken ellerimi yumruk yaparak sıktım.
Çocuk mu? Ben zaten kendim çocuktum, birde bu halimle onlara çocuk mu verecektim? Ağlamamak için kendimi zor tutarken hızla mutfağa girip babamın veresiye aldığı kahvelerden cezveye koydum.
İki ocakta yanıyordu çünkü içeridekilere anca iki cezvelik kahve yeterdi fazlasıyla kalabalıklardı. Gözlerimden yaşlar akmaya başlarken umursamadan kahveleri yapmaya başladım. Elimin tersiyle akan gözyaşlarımı silmiş fincanları ayarlamaya çalıştım.
Tepsilerin üzerine fincanları yerleştirip küçük bardaklarada soğuk su koydum. Omzumda hissettiğim el ile irkilirken hızla arkamı döndüm. Karşımda duran genç kadın bana gülümseyerek baktığında kahvelerin telvelerini alıp fincanlara koyuyordum.
“Ağabeyimin acil işi çıktığı için gelemedi.” Ondan bir açıklama beklemiyordum ya da müstakbel kocamın neden gelmediğini bilmek istemiyorum çünkü onu görmek istemiyorum. Her neredeyse mümkünse orada kalmaya devam etsindi.
Kahveleri fincanlara koyarken onu duymamazlıktan gelerek tepsiyi tuttum ve salona doğru yol aldım. “Yardım etmem gereken bir şey var mı?”
“Hayır.” Kısa bir yanıtla sevgili görümcemi yanıtlayıp kahveleri herkese dağıtmaya başladım. Başımı bir an olsun kaldırmak ve gelen misafirlerin yüzünü görmek istemiyordum. Her ne kadar kabullenmek istemesemde bugün sözlenecektim.
Kahveleri herkese ikram ettikten sonra tepsiyi mutfağa bırakıp tekrar içeri girdim. “Ay çok şekersiz bu! Kahvesi bile içilmiyor, yemeği nasıl yapacak bu kız?”
“Hejvîn!” Şîyar ağa öfkeyle yanındaki kadına baktığında dudaklarını büzdü.
“Aman bey! Bir şey demedim say.” İsminin Hejvîn olduğunu öğrendiğim kadın bana tiksinerek bakarak kahveyi itekler gibi masaya koydu.
“Benim kızım yemek yapmasını da, kahve yapmasını da gayet iyi bilir Hejvîn hanım!” Annemin kızgın sesini duyduğumda nihayet başımı kaldırıp misafirlere baktım.
“Valla ben beğendim eline sağlık yenge.”
“Bende beğendim yenge.” Görümcemin konuşmasından sonra herkes kahveyi beğendiğini dile getirmişti. Şîyar ağa kahvesinden bir yudum alarak pala bıyıklarının altından güldü.
“Gayet güzel olmuş Hejvîn hanım. Nesini beğenmedin bu kahvenin? Herkes böyle bol köpüklü kahve yapamaz bilir misin? Gelinimin becerikli olduğunu biliyordum.” Şîyar ağa beni karısına karşı savunurken dudaklarım sonunda kıvrılmıştı. Sabahtan beri düşük olan suratımı sadece Şîyar ağa hareket ettirebilmişti.
“Afiyet olsun.” Diye mırıldanıp önüme döndüm.
“Sebebi ziyaretimiz bellidir Kemal.” Şîyar ağa sonunda konuya girdiğinde tırnaklarımı avcuma batırmıştım. Damlamak için fırsat kollayan gözümdeki yaşları tutmaya çalıştım, midemde hissettiğim ağrı beni kıvrandırıyordu. “Kızınız Rojbin’i oğlum Rêzan’a isterim.”
“Verdim gitti!” Babam bir kez olsun gözümün içine bakıpta yaşadığım durumu anlamadı. İçimdeki son umudu kendi elleriyle öldürmüştü. Belki bana bakar, halime acır üzülür de vermez diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Babam bana hiç acımadı. Beni elleriyle öldürmeye yemin etmiş gibi az önce infazımı verdi. Can evimden vurulduğumu hissettiğimde elimi sıkışan göğsümün üzerine koydum.
“E hayırlı uğurlu olsun o zaman! Kızım gelesin hele, parmağına yüzük takmak bana olmaz ama Rêzan’ın acil işi çıktı.” Zar zor Şîyar ağaya yürüdüm. “Sağ elini uzatasın hele.” Dediğini yapıp sağ elimi ona uzattım ancak elim titriyordu. Şîyar ağa yüzüme garip bir şekilde bakıp yüzüğü parmağıma taktığında zılgıt sesiyle dünyam yıkıldı.
Zılgıt’ı çalan kişiye baktım, görümcem neşeyle zılgıtını çalıp bitirdiğinde alkışlamaya başlamıştı. Şîyar ağanın elini öpüp alnıma yasladım ve aynısını Hejvîn hanım içinde yaptım.
“Hayırlı uğurlu olsun kızım.” Diyen Şîyar ağanın aksine Hejvîn hanım buz gibi bir sesle söylemişti. Elini alnıma koyduktan hemen ardından elini tiksinircesine benden çekip sürmeli gözlerini üzerime dikti.
Başımı yere eğip onlardan uzaklaşırken nefes almakta zorluk yaşıyordum. Az önce babam beni hiç düşünmeden vermişti, daha doğrusu kumar borçları için beni bir ağanın oğluna satmıştı. Küçük kalbim bunu nasıl kaldıracaktı?
Bir kaç hafta sonra bir yabancının evinde yaşayacak onunla aynı yatağı paylaşacaktım. Beni koynuna almak istediğinde ben ne tepki verecektim? Eğer beni koynuna alırsa bunun adı istismar olurdu, çocuk istismarı. Başına açacağı belayı öğrendiğinde yinede beni ister miydi?
Korkuyorum, çok korkuyorum. Belki de benden yaşlarca büyük bir adamın, beni zorla altına almasından yani bana tecavüz etmesinden çok korkuyorum. Ben dayanamazdım. Bana elini sürmeye kalkışırsa kendimi öldürürdüm. Önce onu, sonra ise kendimi öldürür böylece mahvolmuş hayatımı sonlandırırdım.
Bedenim hissettiğim karışık duygulardan ve düşündüğüm düşüncelerden kaynaklı kaskatı kesilirken annemin bana dolu gözlerle baktığını gördüm. Onunda benden farkı yoktu, ikimizde beter hâldeydik.
“Kemal derim ki, düğünü hemen yapalım. Düğün alışverişine falan gerek yok, gelin kızım bir şey isterse Rêzan ile dışarı çıkarlar hallederler. Yarın akşam imam nikahı ve resmi nikahı hemen kıyılsın, sabahta gelinlik ve damatlık için dışarı çıkıp kocasıyla halletsinler.”
Şîyar ağanın sözlerini duyduğumda gözlerimi irileştirerek bana bakan babama baktım. Başımı sağa sola sallayıp bunu kabul etmemesi için gözlerimle yalvardım. Ne olur kabul etme baba. Bu kadar erken olmamalı, bu kadar aceleci olmamalıydı! Ben daha parmağımdaki demire alışamazken yarın üstüme giyeceğim gelinliği nasıl kabullenecektim?
Korkulu bakışlarıma karşılık babam Şîyar ağaya baktı. “Olur ağam, siz nasıl isterseniz öyle olsun.” Babam bana son darbesinide vurduğunda bacaklarım beni tutmakta zorlanmıştı.
“Çok aceleci davranmıyor musunuz?” dedi annem kısılan sesiyle.
“Ne kadar erken o kadar iyidir hanım sen karışma!” Babam anneme susması için kararan gözleriyle baktığında annem bana aciz bakışlarını sunmaktan başka çaresi yoktu.
“B-Ben müsaadenizi isteyebilir miyim? Karnım ağrıyor, odama geçeceğim.” Saatlerdir çıkmayan sesim şimdi mırıltı hâlde çıkmıştı.
“Müsaade senindir bûke” diyen Şîyar ağaya minnetle baktım.
“Bembeyaz olmuşsun kuzum, git dinlen sen.” Diyen görümceme gözlerimle teşekkür edip hızla o ortamdan ayrıldım.
Daha fazla o ortamda kalırsam bayılacaktım. Bacaklarım güçsüzce beni taşırken odama girip kapıyı kapattım ardından yatağımın üstüne oturup sessizce ağlamaya başladım. Benim okuma hayallerim vardı, doktor olma hayallerim vardı. Doktor olup anam gibi binlerce hastayı iyileştirmek için çabalayacaktım ben. Şimdiyse parmağımda demir bir halka duruyordu.
Daha hayallerime ulaşamadan evlenecek, çocuk gelin olacak belki bir kaç ay sonrasında da çocuk doğurmak zorunda kalacaktım. Çocuğun çocuğu olur muydu hiç? Nerde görülmüş bir çocuğun çocuk doğurup büyüttüğü?
Bahtsız kaderime ağlamayayımda neye ağlayayım ben şimdi? Kaderim böyleydi benim. Bahtsızdım. Babadan yana bir bahtım yoktu. Belki annem yıllar öncesinde böyle bir adam seçmeseydi, başka bir tercih yapsaydı şu anda arkamda dağ gibi bir baba olabilirdi.
Her zaman babamın bir gün değişmesini bekledim. Bir gün gelirde bize karşı yumuşar, sevgisini gösterir diye bekledim fakat tüm bekleyişlerim zaman kaybından ibaretti. Babam hiç bir zaman değişmedi, bize olan duvarlarını asla yıkmadı. Bizi bir kumar borcu için satacak kadar adileşmişti.