Yüzüme yapılan ağır makyaj beni rahatsız ederken, makyajı yapan kadın yüzüme kat kat fondöten sürmeye devam ediyordu. Rahatsızca kıpırdandığımda bu sefer saçlarım hafifçe çekildi. Bir yanımda makyaj yapan kadın, bir yanımda saçlarımı yapan adam ve bir yanımda manikür yapmaya çalışan genç kız ile artık daralmaya başlamıştım.
Heja yan koltukta oturuyor kıkırdayarak saçlarının ve makyajının yapılmasını bekliyordu. Arada bir bana göz ucuyla bakıyor ve göz kırpıp duruyor, iltifatlar ediyordu. Kaynanam Hejvîn hanım, kız kardeşim ve annem dahil herkesin saç makyajıyla ilgileniyordu.
“Ay yavaş!” Hejvîn hanım cırladığında ürkekçe ona baktım. Yeşil boyalı gözleriyle saçını yapan adama aynadan öldürücü bakışlar atarken, o korkunç gözleri bana çarptı.
“Önüne dönesin bûke!” Dediğinde hızla önüme döndüm. Saçlarımı bukle yapmaya devam eden adamla göz ucuyla bakıştığımda bana göz kırpmasıyla korkuyla gözlerimi çektim.
Eğer bu adamla bakıştığımı Hejvîn hanım görürse bana dünyayı zindan eder, birde namusumu rezil rüsva eder beni kapı önüne atardı. Bununla da yetinmez belki de alnıma bir silah dayayıp beni kurban ederlerdi. Bu yüzden gözlerimi bir daha bu adamın yüzünde bakmamaya yemin ettim.
Saçlarım, makyajım ve tırnaklarım bittiğinde Heja yanıma geldi. “Yengem hazır!” Diye sevinçle Hejvîn hanım ve benim aileme baktı. “Ana baksana, gelinimiz pek güzeldir maşallah.” Utançla başımı aşağı eğerken parmaklarımın titrediğini fark ettim.
“Gelinimiz hazır.” Diyen adama bakmadan ayağa kalktım, bir an önce buradan çıkmayı istiyorum artık çok daraldım.
“E giydirelim artık gelinliği.” Dedi Heja kolumu kavrayarak. Oturduğum sandalyeden ayağa kalktığımda beni peşinde götürerek giyinme odasına soktu. Askıda asılı olan kefenime baktım. Gelinliğim diyemiyorum çünkü o benim kefenimdi. Ben bugün nikah defterini değil ölümümü imzalayacaktım.
“Kıs soyunsana!” Dedi Heja, bana bakarak. “Benden mi utanırsın? Hele sende olan bendede vardır merak etmeyesin.” Demesiyle ilk defa kıkırdamaya başladım. “Bakmayacam sana.” Arkasına döndüğünde üzerimdekileri çıkardım.
“Bakabilirsin sorun değil.” Dedim Heja’ya. Hızla bana baktığında kaşlarını çatarak bedenime baktı.
“E sen çok zayıfsın?” Diye şaşkınca vücudumu süzdü. “Kız sen kaç yaşındasın? Bu nasıl yirmi yaştır?!” Sorgularcasına bana bakarken yutkundum.
“Yirmi yaşındayım işte.” Dedim ancak bana doğru bir adım attı.
“Memelerin neredeyse yok!” Dediğinde yanaklarım yanmaya başladı. Bu kız neden bu kadar açık sözlüydü?
“Büyürler, geç gelişiyorum.” Dedim yalan söyleyerek.
“Bana bakasın Rojbin, bana doğruyu söyle kaç yaşındasın?”
“Yirmi.” Dedim son kez bıkkınlıkla. Çatık kaşlarının altından beni süzerken, gece karası gözleri tıpkı annesi Hejvîn hanımı anımsatıyordu. Bu gece gerçek yaşımı öğrendikten sonrada bana böyle davranmaya devam eder miydi?
“İyi.” Diyerek askıda duran gelinliği aldı. “Kız ağırmış ya bu!” Kendi kendine söylenmeye devam ederken gelinlikle beraber bana döndü. “Kız ağabeyimin karşısına siyah puantiyenli külotla mı çıkacağsan?” Utançla iç çamaşırıma baktım.
“Ne olacak ki?” Dedim başımı kaldırarak. Bir anda gülmeye başlayıp çantasından dantelli beyaz bir külot çıkardı. Dudaklarım aralandığında başımı hızla sağa sola salladım.
“Giymem ben onu.” Dediğimde kaşlarını çattı.
“Bırah hele loğ! Utanmisen demi gız?” Ağız yaparak konuştuğunda bir kahkaha daha patlattım. Elinde tuttuğu külotu alarak kendi külotumla değiştirdim zaten giysem bile bir işe yaramayacakı çünkü bu gece Rezan ağanın bana dokunmasına müsaade etmeyecektim.
Külotumu giydikten sonra Heja’nın yardımıyla gelinliği giydim. Heja arkama geçerek gelinliğin ipine düğümler atmaya başladığında gelinlik nefesimi kesiyordu. Kalbim hızla atmaya başladığında bir anlığına kalp krizi geçireceğimi sandım.
“Tamamdır gelin hanım, maşallah siye.”
Gelinliğimin arkasında duran duvağı çıkardığında bende bana alınan topuklu ayakkabıları giyiyordum. “Vel vel gız ne yapisen?!” Dediğinde yerimde irkildim. Şaşkınca suratına bakmaya başladım.
“E giyiyem işte ne istisen yine?!” Aynı ağızla ona karşılık verdiğimde gülmeye başladı. “Hele ne bağrisen kulağmin dibinde?!”
“İsim yazisen oraya, yazasın hele ismimi.” Çantasından çıkardığı kalemle ayak bileğimi yakaladı, topuklu ayakkabının altına yazılar yazmaya başladığında onu izlemeye devam ediyordum.
“Hepimizi yaziyem, düğün bittiğinde isimlere bakacam ona göre!”
“Ne anlama geliy bu?”
“İlk kimin ismi silinirse, önce o evlenecek.” Umursamazca kolumu silktim, bunlar hep batıl inançlardı. Böyle şeylere inanmadığım için ayağa kalkarak salona girdim. Heja arkamdan elinde bana ait olan duvak ile geliyordu. Sandalyeye oturup yerimi aldığımda adam duvağımı alarak saçlarıma yerleştirmeye başladı.
Tamamen hazır olduğumuzda ise Hejvîn hanım elinde kırmızı bir tülbentle hoşnutsuz bir tavırla yanıma geldi. Yüzüme yakınlaşıp siyah tülbenti başıma geçirdiğinde kara gözlerine baktım. “Caniya ataş düşe, kan kusasan irin akıtasan inşallah.” Dişlerinin arasından ölüm gibi çıkan cümleleriyle bana beddualar okudu.
Buna rağmen sesimi çıkarmadım, yüzümü tamamen kapattığında artık kırmızı tülbentten başka bir şey göremiyordum. Koluma sarılan el ile dişlerimi birbirine geçirdim, beni tutan kişi Heja olsaydı eminim bu kadar sıkmazdı tenimi ancak bu kişi Hejvîn hanımdı.
Kuaförden dışarı çıktığımızı vücuduma serinlik çarptığında anladım. Korna sesleri bir türlü kesilmek bilmezken bir çok kadının zılgıt sesini duymaya başladım. Arka arkaya çalınan bir türlü dinmeyen zılgıtlara, davul ve zurna sesleri de eşlik etmeye başladı.
Gözlerim buğulanmaya başladığında hissettiğim acı yüzünden göğsümde bir ağırlık hissettim. Yutkunamıyorum, konuşamıyorum, haykıramıyorum ama sessizce göz yaşları döküyorum bu kırmızı tülbentin arkasından. Ağladığımı kimse duymasın diye hıçkıramıyorum bile.
“O kırmızı tülbent gerdeğe kadar çıkmayacak anlisen gelin?” Hejvîn hanımın sert sesiyle sadece başımı salladım. “Yürüyesin!” Beni iteklediğinde bacaklarım birbirine dolaşıyordu.
Yürümeyi durdurduğumuzda ise elimi iri bir el tuttu. Korktum, iğrendim, kaçmak istedim ama hiç birini yapamadım. Silah zoruyla tutuluyormuşum gibi kaskatı kesildim. İçimden sessiz çığlıklar attım. Elimi tutan elden kurtarmak için çekmeye çalıştığımda kemiklerimi sıkarak daha çok avcuna hapsetti.
O kadar hızlı yürüyordu ki bir an topuklu ayakkabılarım yüzünden sendeledim. Bileğimi sıkıca kavrayıp düşmeme izin vermeden beni peşinde sürüklemeye devam etti. Kadınların zılgıtları bir türlü susmuyor aksine gittikçe daha fazla yükseliyordu.
“Bin arabaya.” Kulaklarımı dolduran bariton ses ile daha çok korktuğumda titredim. Önümü göremezken nasıl arabaya binmemi beklerdi?
“Önümü göremiyorum.” Diye fısıldadım korkuyla titrerken. Sonra elimi tutan bir el beni çektiğinde düşeceğimi sanarak korkuyla tiz bir çığlık attım. Bedenim yumuşak bir koltuğa çarptığında arabaya bindiğimi anladım. Gelinliklerimin eteklerini arabaya sıkıştırdıklarında kapıyıda sertçe kapatmışlardı.
Ellerimi yumruk yapmış sıkarken kulağımda hissettiğim sesle yutkundum. “Geceye hazır mısın sevgili karıcığım? Benimle evlenmeyi çok istediğini duydum bakalım bana ne kadar dayanabileceksin?” Elime dokunup bileğimi kötü bir şekilde sıktığında dudaklarımı birbirine bastırdım. Konuşmak istemiyorum. “Dilini mi yuttun köylü kızı?”
“Dilimi falan yutmadım!” Diye öfkeyle konuştuğumda güldüğünü duydum.
Korna sesleri arka arkaya geliyor, bazı arabalardan zılgıtlar çalınıyor, bazı arabalarda ise halaylar çalıyordu. Bana ait olmayan bir yerde bulunmak beni çok zorluyordu. Kendimi çok yabancı ve yalnız hissediyordum. Boğazım düğümlendiği için yutkunurken bile ağrı hissediyordum.
Gözyaşlarım bir bir dökülürken hıçkıramamak bile bana çok acı veriyordu. İçin için ağlamak beni zorluyordu. Bazen ara sıra nefes aldığımda burun direklerim sızlıyordu. Ağlamaktan ise gözlerim yanıyor, her kırptığımda acı çekiyordum.
Bir insan bir günde nasıl bu kadar acı çekebilirdi? Neden kaderim güzel değildi? Ben artık çok yorulduğumun farkındayım, bunca zamandır yaşadıklarım beni tüketmekteydi. İnanın içimde yaşama hevesi yoktu. On altı yaşındaki bir kız çocuğunun içindeki yaşama hevesini, özgürlüğünü, inancını öldürmüşlerdi. Ben artık bu günden sonra hiç bir şeye inanmak istemiyorum çünkü ne zaman, hayatımın bir gün düzeleceğine dair inancım olsa o inançlarım teker teker vahşice katlediliyordu.
Arabalar kornalarına devam ederken, insanlar düğünlerinin sevincini yaşarken, zevkle oyunlar oynayıp resimler çekerken aslında hepsi birer katildi fakat bundan ben hariç kimsenin haberi yoktu. Onlar benim katilim, ben ise onların zavallı kurbanıydım. Herkes aşirete bir gelin almanın sevincini yaşarken, benim ruhum öldü. Sessiz çığlıklar atıyorum, kimse duymuyor. Yardım istiyorum, kimse duymuyor. Acı içinde ağlıyorum, kimse duymuyor. Can çekişiyorum, ölmek üzereyim ancak beni gören kimse yok.
İçinde bulunduğumuz araç ani frenle duraksadığınds davul ve zurnalar tekrar çalmaya başladı. Kapım açılmıştı bileğimden çekilip araçtan indirildim. Ben daha öncesinde hiç bu kadar aşağılanmamıştım. Şu anda ben, ben değildim aslında ben bir kuklaydım onlar ise beni yönetenlerdi.
Elime hiç uygun olmayan bir el benimle beraber yürürken tekrar aynı zılgıt seslerini duydum. Aldığım nefesler gittikçe azalıyorken bir koltuğa oturtturuldum, sanırım eve girmiştim.
“Hoca kıy nikahlarını.” Şîyar ağanın sesiyle yutkundum.
“Tamamdır Şîyar ağa.” Yaşlı olduğunu tahmin ettiğim hocanın sesi hırıltılı geliyordu. “Kemal kızı Rojbin, mehir ne istersin?” Sessizliğime büründüm.
“Bir şey istemiyorum.” Diye fısıldadım. İstediğim zaman boşanma hakkına sahip olmak istiyordum ancak korkuyorum.
“Mehir olarak 60 kilo altın veriyorum.” Rezan ağaya ait olan sesle başımı kaldırdım. Tülbentimi açmak için yeltenecektim ancak Hejvîn hanımın bana olan tehditini hatırladığımda kapattım.
“Bu fazla!” Diye itiraz ettim.
“60 kilo altın, İstanbuldaki evim ve ikinci arabamı mehir olarak veriyorum, itiraz istemiyorum!” Gür sesi susmamı işaret eder gibiydi. Sessizliğime bürünüp benim için ortaya konulan mehire razı oldum.
“Tamam.” Diye fısıldadım.
“Kemal kızı Rojbin, Şîyar ağa oğlu Rezan’ı kocalığa kabul ettin mi?”
“Ettim.”
“Ettin mi?”
“Ettim.”
“Ettin mi?”
“Ettim.” Dedim bıkkınca.
“Sen Şîyar oğlu Rezan, Kemal kızı Rojbin’i zevceliğe kabul ettin mi?”
“Ettim.”
“Ettin mi?”
“Ettim.”
“Ettin mi?”
“Ettim.”
Gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp tüm bu yaşanılanları duymazdan geldim. Hoca nikahımızı tamamladığında ise coşkulu alkışlar, ıslıkların sesleri duyuldu.
“Haydar, çalın hele!” Şîyar ağa gür sesiyle bağırdığında, davul ve zurna tekrar çaldı. Artık bıkmış bir şekilde buna bir son verilmesini istiyordum.
İmam nikahın hemen arkasından resmi nikahımızda kıyıldığında artık kendimi tutamamıştım. Hüngür hüngür ağlarken buldum kendimi. Kırmızı bir tülbentin altında benliğimi saklıyordum. Şimdiyse Hejvîn hanımın beni ağlata ağlata soktuğu yatak odasında öylece bekliyordum. Başımdaki tülbenti çekip yere attığımda karşımda büyük bir ayna gördüm.
Tüm gün boyunca ağladığım için çimen gözlerimin kızardığı yetmemiş gibi birde şişmişti. Şimdiyse benim ölümüm için hazırlanan odadaydım.
Küçük bedenimi esir alan beyaz kefenimle yatağın en ucuna oturmuş azrailimi bekliyordum. Bedenim zangır zangır titrerken gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyordum. Henüz on altı yaşıma yeni girmiştim ve girdiğim gibi babamın beni sattığını öğrenmiştim. Evet, beni sattığını diyorum çünkü babam beni satmıştı!
Urfanın güçlü ve zengin bir ağasına beni başlık parası adı altında satmıştı. Bir kez yüzünü görmediğim, sadece ismini bildiğim Rêzan ağaya satıldım. Onun hakkında tek bildiğim ise Urfa’ya namını salmış olmasıydı. Onun gibi bir ağanın neden benim gibi köylü ve çapulcu bir kızla evlendiği hakkında bir fikrim yoktu.
Her iki nikahımızda kıyılırken başıma bir kurbanlık koyun gibi kırmızı bez parçası örttüler. Onu görme şansım hiç olmamıştı ve kaç yaşında olduğunu bile bilmediğim bir adamın nikahı altındaydım. Kaynanam bir köylü kızı olduğum için benden nefret ederken, görümcelerim ve kocamın abileri bana sevecen davranıyorlardı.
Kapı sertçe açıldığında beyaz kefenimin eteklerini sıkıca kavradım. Yaşadığım korku ve stresten kaynaklı mideme ağrılar girerken sessizce ağlamaya başladım. Başımdaki bez parçası sertçe çekildiğinde çenem kavranmıştı. Yüzümü kaldırdığında satıldığım adama aciz bakışlar atmakla yetindim.
Bana çatılan kaşlarıyla bakarken onu ilk defa gördüğüm için yüzünü incelemeye başladım. Benden oldukça uzun boyluydu. Şekilli kaşları ve kemikli bir çehreye sahipti. Siyaha çalan gözleri kömürü arındırırken bana sakin bakıyordu.
“Benimle evlenirken ağlamıyordun, şimdi mi ağlıyorsun?” demesiyle hıçkırdım.
“B-ben evlenmek istemedim.” dememle gerildiğini gördüm.
“Bunu bana değil, o piç babana söyleyecektin!” diyerek geriledi.
“Soyun!” dediğindeyse hızla yerimden kalkıp ayaklarına kapandım.
“Ağam ben istemiyorum, yalvarırım bana dokunma. Ben daha on altı yaşına yeni girdim ağam. Bana dokunursanız ben ölürüm, kaldıramam yalvarırım yapmayın.” dedim acıyla ağlarken.
On altı yaşındaki bir kız çocuğu kız arkadaşlarıyla oyun oynamak yerine, bir adamla evliydi.
Rêzan ağa bana üstten sert bakışlar atarak kolumu sertçe kavradı. “Ne dersin lan sen?!” diye bağırdığında kolumun acısından daha şiddetli ağladım.
“Ağam yemin billahi on altı yaşındayım. Nasıl oldu bilmiyorum ama babam kimliğimi benden aldı, bir şeyler yaptı! Ben okumak istiyordum ağam!” öfkeyle kolumdan ittiğinde işaret parmağını bana doğru salladı.
“Eğer sana dokunmamam için bana yalan söylüyorsan işte o zaman kendini benden koru!” dedi. “Ayağa kalk!” tekrar bağırdığında korkuyla dediğini yaptım ama bacaklarım beni çok zor tutuyordu.
“Ağam yalvarırım…”
“Üzerindeki iğrenç gelinliği çıkar ve dolaptan pijama alıp onları giy. Sonrada yat uyu.” yüzüme bir kez olsun bakmadan odadan çıktı. Kapıyı şiddetle çarptığı için duvarda asılı duran çerçeve yere düşmüştü. Plastik camı olmalıydı çünkü çerçeve kırılmamıştı.
Gözlerimden akan yaşları silip yerdeki çerçeveyi alıp masanın üzerine koydum. Bu oda bana çok yabancıydı, tıpkı evin yabancı olduğu gibi. Ben evime gitmek istiyordum, anam ve kız kardeşimle oturmak istiyordum. Tanımadığım bir adamın yatağında yatmayı istemiyordum.
Dolabı açıp içinde göz gezindirdiğimde açık saçık olan kıyafetleri görünce yanaklarım yandı. Bu gecelikler bana göre değildi. Onlar bana göre çok açıktı. Gecelikleri karıştırdığımda arkada bulduğum lacivert saten çizgili pijamaları elime aldım. Gecelik değildi, pijamaydı.
Rêzan ağanın her an odaya gelecek olmasının korkusuyla elimi çabuk tutmaya çalıştım. Gelinliğimin iplerini masada duran makasla kesip gelinliğimi çıkarttım ardından çizgili pijamaları hızla giydim. Gelinliği divanın üzerine koyup yatağa oturacağım sırada aşağıdan gelen gürültülü bağırtılarla kapıyı aralayıp dışarı çıktım.
“Ulan bana yirmi yaşında kadın yerine on altı yaşındaki bir çocuğu mu aldınız?! Onu mu karım yaptınız lan?! Ulan çıldıracağım. Evlenmek istemediğim için böyle bir ceza mı verdiniz lan bana?!” Rêzan ağa öfkeyle bağırıyordu.
“Ne dersin sen oğul?!” diyen kadın hevjîn hanımdı. Rêzan ağanın annesiydi.
“Ne mi derim?! On altı yaşında bir kız çocuğunu bana almışsınız derim ana!”
“İmkanı yoktur!” dedi Şîyar bey. Oğluna inanamıyordu, oğlunun söylediklerine inanamıyordu. “Böyle bir şey olamaz!” dedi tekrardan.
“Olmuş baba!” diye bağırdı Rêzan ağa öfkeyle. “Ulan kız korkudan içeride ağlıyor! Hay ben kafamı sikeyim!” diye bağırdığında Şîyar bey’in öfkeli sesini duydum.
“Konuştuklarına dikkat edesin oğul!”
“Yalan mı?!” dedi Rêzan ağa tekrar. “Bu kızı baba evine geri yollayın, onu hemen boşayacağım!”
“İmkanı yoktur!” dedi Şîyar bey hiddetle. “Törelerimizi bilirsin! O kız bu evden anca kefeniyle çıkar oğul!” bu cümleleri duyduğumda gözlerim dolmuştu.
Kefenimle çıkardım değil mi? Bizim törelerimiz böyleydi. Gelinlikle girdiğin bir evden anca kefeninle çıkabilirdin, bu iğrenç şey bizim törelerimizdi.
Kalbimde ağır bir kaya hissettim, acıyla sızlıyordu. O koca kayanın ağırlığından dolayı ezilmişti. Elimi kalbime götürüp sessizce ağlamya başladım, ben bu evden çekip gitmek istiyordum fakat yapamazdım.
“Ulan ben sizin o üç kuruşluk vicdanınıza tüküreyim! Allah sizi ıslah etsin!” Rêzan ağa son sözlerini söylediğinde merdivenlerde duyduğum ayak sesleriyle panikledim. Hızla odaya girip yatağa sindiğimde odaya girip sertçe kapıyı kapatmıştı.
Öfkeyle masaya tekme attığında daha çok korktum. Böyle bir adamla evli olmak beni daha çok korkutmuştu. Bana zarar verir miydi? Canımı yakar mıydı? Ya da şimdi bana gelip vurur muydu? Benimle olmak için beni zorlar mıydı? Korkudan dolayı ellerim titrerken yanımda bir çöküş hissettim. Yatağın kenarına oturmuştu.
“Ne istersin benden küçük gelin?” dediğinde başımı kaldırıp ona baktım.
“Eve gitmek isterim Rêzan ağa.” dediğimde şakaklarını ovaladı.
“Daha kolay bir şey iste küçük gelin.” dediğinde yutkundum. Okumak. Okumama izin verir miydi?
“Okumak isterim Rêzan ağa.” dediğimde verecek cevabından korktum.
Bizim buralarda kızların okuması değil evlenmesi ve çocuk yapması gerekiyordu. Kocalarına hizmet etmeleri gerekiyordu çünkü buralarda kızların bir değeri yoktu -tabii iyi bir babaya denk gelirseniz her şey daha farklı olabilir- ben kötü bir babaya denk gelmiştim.
“Başka ne istersin küçük gelin?”
“Zamanı geldiğinde seninle boşanmayı isterim Rêzan ağa. Hissederim ki, ailen benim okumama karşı çıkacaktır ve mesleğimi elime aldığımda işe gitmemem için elinden gelen her şeyi yapacaklardır. Bunun için zamanı geldiğinde boşanmak isterim.” dediğimde yutkundu.
“Okuyacaksın küçük gelin, zamanı geldiğinde ise sen beni değil ben seni boşayacağım. Seni buradan göndereceğim, kimsenin bulmasına izin vermeyeceğim. Bunu yapacağım çünkü hak ediyorsun küçük gelin, sana asla dokunmayacağım çünkü bir sapık değilim. Şimdi sen yatakta uyu, ben divanda uyurum. Sakın ola ben yokken anama kendini ezdirme, bacılarım ve erkek kardeşlerimde dahil.” her konuştuğunda umutlandım.
Rêzan ağa ile beş dakika önce tanıştığımızda onun beni öldürecek olmasından ya da benimle zorla birlikte olmak isteyeceğinden çok korkmuştum. Şimdiyse karşıma geçmiş benim isteklerimi yerine getireceğini söylüyordu. Her ne kadar bunların şaka olduğunu düşünsem bile Rêzan ağa ciddiyetiyle karşımdaydı. Yanımdan kalkıp banyoya gittiğinde yatağa cenin pozisyonda yatarak duyduklarımın bir hayalden ibaret olmadığını idrak etmeye çalışıyordum.
“Hangisisin?” Dedim parmaklarımla oynarken. Kaçamak gözlerle yüzüne baktığımda kaşlarını çatmıştı.
“Ne?”
“Evlendikten beş dakika sonra bana kötü davranan adam mısın yoksa şimdi beni okutmak istediğini söyleyen adam mı? Hangisine inanmalıyım?”
“Seni okutmak isteyen adama inanmalısın küçük gelin çünkü o adam bu yüzünü senden başka kimseye göstermedi.”