"Hemen ellerinizi yukarı kaldırın! Aksi takdirde olacaklardan biz sorumlu değiliz!" Güverteye bir kalas atılmıştı. Sola baktığımda kafasında büyük bir şapka ve şapkada kuru kafa işareti olan kumral saçlı, mavi gözlü, orta yaşlarda, uzun boylu bir adam vardı. Arkasında da ellerinde kılıç olan bir sürü adam vardı. Arkasındaki adamlara işaret ettiğinde bizim bulunduğumuz güverteye doluşmaya başladılar. Korsanlar güverteye adım atar atmaz gemideki herkesin kollarını arkada birleştirip kendi gemilerine doğru itekleyerek götürmeye başladı.
Bana doğru bir korsan geldiğinde babam önüme geçti. Bir koluyla beni arkasında tutuyordu. "Oğluma dokunup canını yakayım bile deme!" Korsan babamı es geçip kolumu sertçe tutmasıyla babam onu sertçe itip beni tekrar arkasına aldı.
"Ne oluyor burada?" Konuşan Kaptan William'dı. Bir bana bir babama birde babamın sertçe itip düşmesine neden olduğu korsana bakıyordu. Gözleri tekrar bana baktı. "Demek burada bir çocuk var," arkasına kendi gemisine götürülmek üzere olan Dect'e baktı. "Senin yanında asla bir çocuk görmemiştim. Bunlar kim?"
"Misafirlerdi, limana bırakacaktım onları."
Kaptan, babama baktı. "Sorun çıkarmayacaksan oğlunla beraber gemime sakince ilerle. Tayfamdakiler size dokunmayacak." Babam beni yanına çekip ilerlemeye başladı. Korsanların iki gemiyi birleştirmek için koyduğu kalın tahtanın üstünden sakin sakin, yavaş yavaş ilerleyip gemiye adım attık.
Korsanlar esir aldıklarını sağda dümenin arkasında aşağı doğru uzanan merdivenlerden aşağı indiriyordu. Biz de oraya yanlarına doğru gidecekken Kaptan William babamı durdurdu. "Siz bu güvertede kalın. Çocukla aşağı inme. Orada çok rutubet var, çocuk hastalanır." Babam başını salladı ve oraya doğru adım atmayı bıraktık. Kaptan tekrar konuştu. "Siz sağa geminin burnuna doğru gidin, orada oturun. Merak etmeyin, tayfalar size zarar vermez.
Babamla Kaptan'ın söylediği yere gittik. Yere çömelip oturduk. Etrafa baktığımda bir sürü kişi vardı ama sadece birisi benim dikkatimi çekmişti. Bu kadar kişinin arasında bir çocuğun ne işi vardı? Kumral saçlı ve mavi gözlüydü, Kaptan William'a benziyordu hatta onun çocuğu olabilirdi. Çocuk benden dört beş yaş küçük duruyordu. Ben on dört yaşındaydım ama tabii yüzüm biraz daha küçük gösteriyordu yaşımı. Bu çocuk ta galiba ya on ya da dokuz yaşındaydı.
Ben onu incelerken aynı zamanda o da beni inceliyordu. Ayağa kalkıp bana doğru gelmeye başladı. Tam karşıma geldiğinde benim gibi yere çömelip oturdu ve elini uzattı. "Tanışalım. Benim adım William. Kaptan'ın oğluyum." Tahminim doğru çıkmıştı. Ben de elimi ona uzattım. "Adım Lucius."
"Neden o gemideydin," eliyle işaret etmişti gemiyi. O tarafa baktığımda gemi şuan bulunduğumuz geminin arkasında halatla bu gemiye bağlanmıştı. "Limana uğrayacaktık," diye cevap verdim. "Babamın işi vardı. Ben de onunla geldim, sıkılıyorum diye." Güldü. "Sıkıldığına pişman mısın?"
"Evet, biraz." Daha da güldü. "Merak etme, babam çocuklara zarar vermiyor." Solumda olan babamı işaret ettim. "Babam çocuk değil, ona zarar verebilir."
"Babama karşı bir suç işlemediği sürece babam ona zarar vermez. Önümüze gelen herkesi öldürmüyoruz." Sonra başını sağa doğru yatırdı. "Ben on yaşındayım. Peki sen?"
"On dört."
"Daha küçük görünüyorsun." Gülümsedim. "Biliyorum," dememle o da gülümsedi.
"Wiliam! Oğlum yanıma gel!" Kaptan'ın çağırmasıyla William ayağa kalktı. Ben daha yeni fark ediyordum, baba oğul isimleri aynıydı. "Ben sonra senin yanına geleceğim." William konuştuktan sonra ileride dümeni bir sağa bir sola döndüren babasının yanına gitti. Babasının yanında çok ufak görünüyordu. Tamam, ben de birkaç yıl önce babamın yanında o kadar ufak görünüyordum ama yine de bu görünce gülmeme engel olacağım anlamına gelmiyor.
"Sevdin bu çocuğu bakıyorum?" diyen babama baktım.
"Evet, nedense sevdim."
"Baba şimdi ne olacak? Ne yapacağız?"
"Bir şey yapmayacağız, bekleyeceğiz." Başımı okşadı. "Bize zarar vermeyecek, limana bırakacaklar."
"Bunu yapacaklarından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?" Cevap vermedi. Ben de o yüzden etrafa baktım, hava kararıyordu. En son güneş tepedeydi. Vakit yine çok çabuk geçmişti.
Tayfalar birbirine bakıyordu. "Bu kadar çabuk akşam olması normal mi? Yoksa bana mı çabuk geldi?"
"Sadece sana değil bana da çabuk geldi."
"Tuhaf."
Etrafı izlemeye devam ederken William'ı gördüm. Babasının yanından ayrılıp bize doğru geliyordu. "Gelin, yemek yiyeceğiz." Babama baktım. "Hadi, kalkalım oğlum." Ben de hemen ayağa kalktım babamla birlikte. Babam elini omzuna koydu.
İlerlerken babama tutunuyordum çünkü gemi denizde olduğu için bir sağa bir sola doğru sallanıyordu ve ben alışık olmadığım için pek düzgün yürüyemiyordum.
Kaptan ile karşı karşıya geldiğimizde Kaptan eliyle ileriyi gösterdi. Dümenim arkasında bir iki basamak yüksekliğinde küçük bir kamara vardı. Dördümüz de oraya doğru ilerlemeye başladık. Kaptan içeri oğluyla beraber girdikten sonra önce babam ondan sonra ben içeri girdim.
Sol tarafta büyük bir yatak, ortada yere sabitlenmiş bir masa ve yanında tabureler, sağ tarafta birkaç tane sandık vardı. Masaya tekrar baktım. İsmini bilmediğim, ilk defa gördüğüm birkaç yemek vardı.
Kaptan'ın oturmasıyla ben kaptanın karşısında, solumda babam, sağımda ise William vardı. "Yemeğimizi yiyelim. Sonra konuşacaklarımız var." Kaşığı elime alıp ilk olarak çorbayı yemeye başladım. Ondan sonra da pirinçle yapılmış bir yemeği yemeye başladım, tadı güzeldi.
Doyduğumda babama baktım, yemeğini bitirmişti. "Siz ne kadar çabuk yemeğinizi bitiriyorsunuz." Konuşan Kaptan'a baktım. "Ben ve babam genellikle yemekte çok durmayı sevmeyiz."
"Biz de yemek yerken sohbet etmeyi severiz. Senin adın ne çocuk?"
"Lucius, efendim."
"Şehirde yaşıyorsunuz galiba?"
"Hayır, ada..." konuşmam babamın kolumu çimdiklemesiyle yarıda kaldı. Babamın yüzüne baktım. Mavi gözleri biraz sinirli bakıyordu. Neden ada dememe bu kadar sinirlendi? Kaptan babama bakarak konuştu. "Yaşadığınız yerden bahsetmeyelim, baban istemiyor." Gülümseyip babama bakmaya devam etti. "Ben seninle konuşmaya devam edeceğim." Babam başını salladı. "Konuşalım."
"Kaç çocuğun var?"
"Altı." Kaptan ıslık çaldı. "Altı çocuk biraz fazla değil mi?"
"Değil." Kaptan düşündü. "Hepsi öz çocuğun mu?"
"Değil ama benim için öz olup olmamaları umurumda değil. Gördüğüm kadarıyla siz ve oğlunuz kaç tane öz çocuğum olduğunu merak ediyorsunuz. O zaman cevap vereyim, üç tanesi öz. Geri kalan üç çocuk arkadaşımın ama o ve eşi öldüğü için çocuklarının sorumluluğunu üzerime aldım."
"Kaç kız, kaç erkek çocuğun var?"
"Öz olanlardan bir kız, iki erkek; evlat edindiklerim de bir kız iki erkek. Toplam iki kızım, dört oğlum var."
"Bu yanındaki çocuk öz değil mi? Tıpatıp sana benziyor."
"Evet. Diğer çocuklarım da öyle, bana benziyorlar."
"Sen sormadın ana ben söyleyeyim. Benim bir oğlum," diyerek William'ın başını okşadı. "Bir tane de kızım var. Anlayacağın üzerine senin gibi pek kalabalık bir ailem yok."
"Oğlun yanında ama kızın? Onu görmedim." Kaptan gülümsedi. "Benim çiçeğim güvenli bir yerde. Onu yanımda tutup hayatını tehlikeye sokamazdım." Babam kaşlarını çattı. "Oğlunuzun yaşı küçük. Onu da şuan tehlikeye sokuyorsun. Anladığım kadarıyla Zanis krallığı size düşman ve şuan onların topraklarına bu kadar yakınken oğlunuzu yanınızda tutmamalısınız."
"Olabilir ama..." Kamaranın kapısının açılmasıyla Kaptan sustu. Arkama dönüp gelen kişiye baktım. Tayfalardan genç olan biriydi. "Kaptan askerler geliyor. Bize çok yaklaştılar."
"Onlar yanımıza yaklaşana kadar siz ne yapıyordunuz! Çabuk kılıçları alın!" Kaptan hemen ayağa kalktı. Bana ve William'a baktı. "Burada kalın ve sakın dışarı çıkmayın!" William'a baktım, o da bana bakıyordu. İkimiz de bu dediğine uymayacaktık, birbirimize bakınca bunu anlamıştık. William yine de kafasını salladı. "Tamam, baba."
Kaptan kamaradan çıkarken babam da onunla beraber çıktı ve çıkmadan önce kapıyı kapattı. Burada kilit yoktu, olsaydı muhtemelen kitlemeden gitmezdi.
Babamın gitmesiyle Wiliam'a baktım. "Bizim kullanabileceğimiz kılıç yok mu burada?" Gülümsedi. "Babamın dediklerini takmadığını anlamıştım ve evet, burada birkaç tane kılıç var." Sağdaki sandıklardan en büyük olanı açtı. "Burada var birkaç tane kılıç, gel bak." Demesiyle hemen ona doğru yaklaştım. Bu sandıkta sadece kılıç vardı. En üstekini elime aldım ama bana göre ağırdı o yüzden onu aldığım yere geri koydum ve yeni bir tane aldım. Bu bana fazla ağır gelmediği için bunu almaya karar verdim.