"Ben gördüm," dedi Louis. "Kaptan'ın kamarasında masada bu haritanın aynısı vardı. Aralarında bir fark yok." Eliyle haritaya dokunmaya başladı. "Sadece oradaki harita kağıttanken bu kumaştan yapılmış."
"Peki biz neredeyiz şuan?" dedi Jack.
"Burada," diyerek deniz feneri ve liman sembolleri olan, Kanoth yazan yeri işaret ettim. "Biz bu şehirdeyiz ve burada gösterilen evlerin birinde kalıyoruz." Elimi haritada kuzeye doğrulttum ve iki kıta arasında olan denizi gösterdim. "Korsanlar gemiyi sürekli güneye doğru getirdiler o yüzden kuzeye bakıyoruz. Burada yazan Aldrea okyanusunda bulunmuş olmamız gerekiyor."
"Evet, doğru söylüyorsun Lucy." dedi ağabeyim. "Aldrea okyanusunda bizim adamızın bulunması gerekiyor ama tabii ben bu ismi hiç duymadım. Bu okyanusta toplam dört tane küçük ada var ama Solque bunlardan biri değil."
"Şu haritayı bana verin. Dikkatli bakacağım belki bir şey bulurum." diyerek hepimizin ortasında duran haritayı aldım ve havaya kaldırdım. Sağa çevirdim, sola çevirdim, ters tuttum.
E bunda bir şey yok.
"Arkasında yazılar var," dedi Jack. Demesiyle haritayı hemen arkasına çevirdim.
"Bir yere koy da bizde bakalım," dedi Tina. Onların varlığını çok kısa bir süreliğine unutmuştum. Haritayı aldığım yere geri koydum ve yazılara bakmaya başladım. Kadim ,eski, alfabe ile yazılmıştı. Bizim latin harflerine çevirmeye başladım. İlk harf b, sonra i, sonra r. Kelime bitti, diğer kelimeye geçiyorum.
"Ne yazıyor? Okusana bize!" diyen Havuç'a ters ters baktım. "Onu yapmaya çalışıyorum zaten! Kadim dilden yazılmış. Harf harf okuyorum. Zor oluyor o yüzden!"
Ellerini havaya kaldırdı. "Tamam, bir şey demedim say." Ona dik dik bakıp göz devirdikten sonra kafamı eğip yazılardan seçtiğim kıtayı okumaya başladım. Bilmeceydi. Onlara okumaya başladım.
"Bir görünür, bir kaybolur.
Göründüğü an yok olur
Bulmak istersen tekrar bu yeri
Birleştireceksin gizli kapı görevi gören tüm yerleri"
"Bildiğin bizim adadan bahsediyor," dedi Jack. "Ama bu denilenden bir şey anlamadım."
"Ben de anlamadım," dedi David. "Gizli kapı görevi gören yerler derken ne demek istiyor acaba?"
"Bazı yerler var işte. Gizli kapı görevi görüyormuş." diye konuşan Peter'e cevap verdi Tina. "Hadi canım, biz onu nasıl anlamadık." demesiyle göz devirmesi bir oldu.
Onlar bu şekilde tartışırken bense diğer yazıları çevirmekle uğraşıyordum. Tekrar okumaya başladım.
"Bilen kişi sayısı sınırlı
Bulunduğu yer sıkıntılı
Rulo biçimde sarılı
Tüm bilmecelerin anahtarı"
"Ben hala anlamadım," dedi Peter.
"Biz de anlamıyoruz zaten!" diyerek Tina sinirle ona cevap verdi. Bu ikisi arasında bir sıkıntı var da tam olarak ne olduğunu anlamadım.
"Şuan kavga etmek isteyeceğimiz son şey bile değil," dedim. "Biraz zekamızı, mantığımızı kullanmaya başlayıp bu bilmecelerin ne demek istediğini bulmalıyız."
"Kız kardeşime katılıyorum," dedi ağabeyim. "Ama bu bizim anlayacağımız bir şey değil. Birinden yardım istemek lazım."
"Kimden?"
"Bir büyücüden ama her zaman ortalıklarda olmaz. Uğrak mekanlara gelir bakar bazen ama ne zaman gelir bilmiyorum. Her gün gidip bara bakıp kontrol ederiz."
"Ben barlardan nefret ederim," dedim yüzümü buruşturarak.
"Senin yerine ben giderim. Merak etme," dedi Jack. Çok uzağımda değildi. Sağımdaki Tina'nın yanında duruyordu. Kolumu ona doğru uzatıp elimle saçlarını karıştırdım. "Aferin aslanıma." Güldü. Ağabeyime baktım. "Ne zaman gideceksiniz?"
"Akşam düşünüyorum. O saatlerde hem orası kalabalık oluyor o da o yüzünden o saatlerde geliyor."
"Sen bu büyücüyü nereden tanıyorsun?" dedi Louis. Ağabeyimi sorguluyordu. Açıkçası ben de merak ediyorum. Beklemeden cevap verdi ağabeyim. "Babamla Krallık'tan belge almaya gittik dediğim zaman karşılaşmıştık.
"Babam seni niye yanında götürdü?"
"O gün çok ısrar etmiştim Louis. Ondan herhalde." Aklımda başka sorularda vardı ve bu şekilde tek tek sormak ve cevap beklemek sıkıcıydı. "Sen o günü bize baştan anlatsana," dememle anlatmaya başladı. Biz de bu sırada kalktığımız koltuklara geri oturup büyük bir dikkatle ağabeyimi dinlemeye başladık.
Lucius'un anlatımıyla (altı yıl önce)
"James, oğlum. Sen de bizimle gel," dedi babam. Sonra bana baktı. "Hem Lucius'ta gelmeni çok istiyor." Başımı salladım hızlıca. Hiç birbirimizden ayrılmazdık ama bugün nedense yanıma gelmiyordu. Gelse ne güzel ilk defa Solque'den uzaklaşacaktık.
"İki gündür seni ikna etmeye çalışıyorum James. Niye bizimle gelmiyorsun? Sana karşı fark etmeden bir hata mı yaptım?"
"Öyle bir şey yok Lucius. Baban ve sen gittiğinizde çalışacak eve bakacak biri olmayacak. En azından ben siz dönene kadar balık tutup satarak evdekilerin ihtiyacını karşılarım."
Babam James'in saçlarına elini koyarak okşamaya başladı. "Ah, canım oğlum. Ne kadar düşüncelisin ama merak etme Lily ilgilenir çocuklarla, bakar eve."
"Sadece sizin çocuklarınız olsaydı haklısınız, ilgilenebilirdi ama benim kardeşlerime de bakıyor. Tek başına dört çocukla ilgilenmez. Benim yardım etmem gerekiyor. Lütfen daha fazla ısrar etmeyin."
"Peki oğlum, öyle olsun. Bir dahakine Lucius burada kalır, sen benimle gelirsin. Gel de vedalaşalım." James babama sıkıca sarıldı. Boyu uzamaya başladığı için babamla boyları birbirine yakındı. Babamdan ayrılınca bu sefer ben ona sarıldım. Ellerimle sırtına vurdum. "Lonoro seni her zaman korusun dostum."
"Seni de korusun kardeşim."
Babam aynanda hem Jack'e hem de Lucy'ye sarılıyordu. Jack'in uyanık olmasını anlarım da Lucy'nin bu saatte uyanık olmasını anlayamam. Küçük kız kardeşim öğlene kadar uyurdu ama bu şafak vaktinde güneş daha ufuklarda görünmez iken uyanmıştı. Babam onlardan ayrılınca bu sefer ben sarıldım. Jack sağımdan, Lucy solumdan kollarını bana dolayarak sarılıyorlardı. Ben de bir kolumu Jack'e bir kolumu Lucy'nin sırtına koyup sıvazladım. "Anneme zorluk çıkarmayın tamam mı?"
"Alt tarafı su savaşı yaparız arada," elini ağzına götürerek esnedi kız kardeşim. "Benim yerime seni götürdü için geldiğinde sana küs olacağım haberin olsun. Küs olmamı istemiyorsan bana güzel bir şey getir."
Güldüm. "Getiririm merak etme." Jack'e baktım. "İstediğin bir şey var mı?"
"Yok."
Onlar benden uzaklaşınca anneme baktım. Hep topladığı sarı saçlarını bugün toplamamıştı. Sıkıca ona sarıldım. Boyum uzadığı için artık annem benden kısa duruyordu.
"Kendinize dikkat edin. Korsanlar baskın yapabilir."
"Merak etme Lily. Öyle bir şey olursa ne yapacağımı iyi biliyorum," diyerek anneme cevap verdi babam. İkisi de birbirine sarıldıktan sonra babam yanıma geldi. Amcama ait olan sandala bindik. Babam bir küreği ben de bir küreği çekmeye başlayarak sola güneye doğru ilerlemeye başladık.
İlerlerken aynı zamanda babama soru soruyordum. "Baba senin Solque'nin dışında ne işin var?"
"Çok önemli bir şey değil, boş ver oğlum."
"Önemli değilse niye gidiyoruz?"
"Benimle ilgili bir belge olduğu için yanımda tutmak istiyorum o yüzden gidiyoruz."
"Belgenin içinde ne yazıyor?" Başımı okşadı. "Senin anlayamayacağın konulardan bahsediliyor. Belki ilerde anlarsın ama umarım anlamana neden olacak bir olay olmaz." Babamın dediklerinden bir şey anlamıyordum. Neden tam cevap verip beni açığa kavuşturmaktan hep çekiniyor?
"Bak, gemi geldi oğlum." Başımı kaldırdım. Hemen bize doğru büyük bir gemi yaklaşıyordu. Daha yeni yeni denize açılmıştık. Nasıl bu kadar çabuk gemiye yaklaşmıştık? Babamla ne zaman balık tutmaya gittiğimizde zaman çok çabuk geçiyordu ama eve vardığımız zaman aslında baya vakit geçtiğini görüyordum. Babam da bir değişiklik vardı.
"Halata tutunun! Sizi yukarı çekeceğiz!" Gelen sesle kafamı kaldırdım. Gemi hemen yanı başımızdaydı ve yukardan genç bir adam halat sarkıtmıştı.
Omzuma dokunan elle hemen arkama baktım, babamdı. Başka kim olacaktı zaten?
"Hadi oğlum. Sen önden git, arkada kalma." Babama kafamı sallayıp halata tutunup biraz tırmandım. Babamda arkamdan halata tutundu. Ondan sonra bizi çekmeye başladı. Geminin güvertesine yaklaştığımızda biraz önce bize seslenen genç elini uzattı. Onun elini tutmamla beni güverteye çekti. Babamı da aynı şekilde güverteye aldıklarında etrafa baktım.
Sadece gemide görevli olan kişiler tek vardı. Çocuk olarak sadece ben vardım. Bunun dışında etrafta balık, altın, gümüş dolu çuvallar ve sandıklar vardı. Burası bir ticaret gemisiydi.
"Tek olacağını sanıyordum Luther." Yaşlı bir adam konuşmuştu. Babam gülümseyip elini kafama koydu. "Oğlum gelmekte çok inat etti. Ne yapayım? Getirdim bende."
Yaşlı adam elini bana uzattı. "Ben Dect. Senin adın ne delikanlı?" Ben de elimi uzattım. "İsmim Lucius. Tanıştığımıza memnun oldum efendim."
"Çokta kibar bir oğlun var, aynı sen." Gülümsedi babam. "Öyledir. Ama diğer çocuklarım için aynı şeyi söyleyemeyeceğim." Lucy ve Louis'ten bahsediyordu. Bunu duysalardı muhtemelen sinirlenirlerdi.
"Bir şey olmaz. Bu da yeter sana." Sonra birkaç tane tabureyi işaret etti. "Hadi gelin, oturalım."
Taburelere oturduğumuzda Dect konuşmaya başladı. "Son zamanlarda seni çok görmeye başladım Luther. Hayırdır, bir sorun mu var?"
"Çok görüyorum dediğin dört beş yılda bir görmen mi Dect?" konuşan bizi güverteye alan gençti.
"Sen onu tanısaydın Fived, bu sürenin onun için fazla olduğunu anlamış olurdun." babama döndü. "Öyle değil mi Luther?"
"Sayılır."
"Eee cevap vermedin? Hangi rüzgarlar atıyor sürekli seni buralara?"
"Anlatmayacağımı biliyorsun Dect ama şunu söyleyebilirim içimde büyük bir huzursuzluk var. Kötü bir takım olaylar olacak gibi hissediyorum."
"Öyle deme Luther. Sen ne zaman böyle bir şey dersen gerçekten bir şeyler oluyor. Büyücü olduğunu bile düşündüğümü bil." Babam güldü. "Onlar eski zamanlarda vardı."
"Ben hala var olduklarından eminim. Buna tüm kalbimle inanıyorum." Babamın nedense gözleri parlamıştı, mavi gözleri daha da aydınlanmıştı. "İstediğine inanabilirsin ama ben olmadıklarını, varlarsa eğer ortadan kaybolduklarını, kendilerini gizlediklerini düşünüyorum."
"Neden buna ihtiyaç duysunlar ki?" Babam konuşacakken Fived konuşmaya başladı. "Kaptan William bize doğru geliyor!" Dect direk ayağa kalktı. "Nasıl? Bu denizde olmaması gerekiyordu!"
Babam konuşmaya başladı. "Kaptan William kim?" Dect eliyle kafasına vurdu. "Doğru, sen onu tanımıyorsun. Tanısaydın bu şekilde sakin, oturur olmazdın." Bir ileri bir geri hareket edip duruyordu. "Kaptan William... Zanis krallığına karşı düşman olan tek korsan." Nefesini düzene koyduğunda tekrar konuştu. "Aslında çok endişelenmemeliyiz. En azından diğer korsanlara göre daha adaletli. Sadece elimizdeki tüm malları ve altınları alacak ama en azından canımıza kıymayacak."