Korsanlar arkamızda olduğu için halatla yavaşça inmek yerine direk denize atladık.
Nefesimi neyseki tutmuştum. Suyun altından Peter, David ve Jack'e baktım. Onlar da bana bakıyordu. Hızlıca kayalıklara doğru gitmemiz gerektiğini işaret ettim. Beraber oraya doğru yüzmeye başladık. Nefeslenmek için suların üstüne çıktığımızda korsanların toparlanıp gemiyle bize doğru geldiğini gördüm. "Çabuk olun. Ayrıldığımız o limana hızlıca yüzmeliyiz."
Haritaya boşuna bakmış oldum.
Hepimiz hemen yüzmeye devam ettik. Onlar bizi tam olarak görmesinler diye suyun altında yüzüyorduk. Limana yaklaştığımızda başımızı sudan çıkardık. Arkama baktım. Gemiyle bize doğru iyice yaklaşmışlardı. Limana hızlıca yüzüp en sonunda denizden çıkmayı başarmıştık.
Üzerimizin ıslak olmasına aldırmadan koşmaya başladık. Tabii arkamızdan gelen haykırışlarla ne olduğuna baktım.
Bunlar ne çabuk çapayı atıp gemiden indiler?
Daha hızlı koşmaya başladık. Tabii bu sırada etrafıma bakıyordum. Ve Lucy'yi gördüm, kaşlarını çatmış bana ve arkamdakilere bakıyordu. Arkasında Tina ve Jenny duruyordu. Hemen ona doğru koştum. Ona arkamı döndüm ve sırtıma aldım. O ayağıyla birde ayakta duruyordu. Yarası daha kötü olacaktı.
Jack te Jenny'yi sırtına almıştı. Tina önceden gördüğümüz gibi kötü değildi. O da bizimle beraber koşmaya başladı.
Daha yeni fark ediyorum. Kızların hepsinde ikişer üçer tane kılıç vardı. Nereden buldular bu kılıçları?
"Daha hızlı koş!" Lucy ve her zamanki emirleri. "Kaptan da bizi arıyordu en son. Kaçacak bir yer bulmalıyız!" Sırtımda hareket edip duruyordu. Ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlamadım. "Beni taşırken yayını kullanabilir misin?" Hayret ilk defa emir vermedi.
"Kullanırım."
"O zaman bize yaklaşanlara vur! Ama çok oklarını harcamamaya çalış!" Başımı salladım. O da diğerlerine emir vermeye başladı.
"Peter ne yapıyorsun! Sen de David gibi onlara bir şeyler atsana. Bak ne güzel uzaklaştırıyor onları!"
"Tina yanına bir korsan geliyor! Dikkatli ol!"
"Jack, Jenny'yi düşüreceksin! Dikkatli davran! Arkanızda iki korsan var! Düzgün vur! O ne biçim kılıç kullanmak!"
"David! Solunda korsan var!"
"Peter ben sana ne demiştim! Madem kılıcı kullanamıyorsun bir şeyler fırlat! Uzaklaştır onu kendinden!"
"Jenny sen de Jack'e yardımcı ol! Elindeki kılıçla vur yaklaşanlara!"
"Sen de düzgün kullan şu yayı!" diyerek bu sefer benim kafama vurdu. Benim ne suçum var şimdi?
Tekrar kafama vurdu. "Ağabeyim orada ona doğru git!" Ağabeyim mi? O ölmedi mi? Ama bana öldüğünü söylemişti. Dur, ya da öyle düşündüğünü söylemişti. Demekki ölmemiş!
Lucy'nin işaret ettiği yere baktım. Evet, ağabeyim oradaydı! Sadece yüzüne bir maske takmıştı. Tümden siyah giyinmişti. Üzerinde ki renkler sadece beyaz teni ve sarı saçlarıydı. Ona doğru koştum hızlıca. Sonra bizimkileri tümden unuttuğumu fark ettim. "Bizi takip edin!" Neyseki Lucy onları unutmamış.
Ağabeyime vardığımda o da eliyle soldaki bir ara sokağı işaret etti. "Çabuk olun! William yakınlarda. Onları uzaklaştıracak bir şey buldum ama o akıllıdır. Tuzak olduğunu mutlaka kısa bir sürede anlayacaktır." Kaptan William'ı nereden tanıyordu? Bir de eski dostuymuş gibi ondan bahsediyordu.
Ağabeyim önümüzden hızlıca bir sürü ara sokağa girdi. Tabii ben de hemen arkasından ilerliyordum ama diğerlerinin bizi tam olarak takip ettiğinden emin değildim o yüzden arkama dönecekken kafamı bir çift küçük el durdurdu. "Hepsi arkamızda. Merak etme."
"Bu eve giriyoruz, hadi!" Ağabeyim bir evin kapısını açıp kenara çekildi. Hepimiz içeri girince kapıyı kapatıp kilitledi ama elinde anahtar yoktu. Kapıda sürgü de yoktu ama kilit sesi gelmişti. Kaşlarımı çattım. Şuan ne oluyordu?
Etrafa baktım. Kapının hemen önünde bir kapak açıktı ve aşağı doğru yandan küçük bir merdiven uzanıyordu.
"Yine bu eve geldik! Bu ev galiba bizim için önemli bir yer olacak gibi hissediyorum."
Lucy yine geldik derken?
_______________________
Lucy'nin anlatımıyla
"Yine derken Lucy?"
"Buraya iyice yerleşelim. Ondan sonra konuşuruz," diyerek Louis'e cevap verdi ağabeyim. "Beni takip edin."
Louis'in sırtında ağabeyimin gittiği yere doğru gitmeye başladık. Ağabeyim yerdeki kapağın solundan geçti. Daha yeni fark ediyordum. Burası tek başına bir oda gibi duruyordu ve duvarlarda bir sürü kapı vardı. Bu ev artık ne kadar uzun zamandır kullanılmıyorsa duvarlar sararmıştı. Tavandan duvara aşağı doğru inen siyah lekeler , rutubet, vardı. Çok eski bir ev olduğu belli oluyordu.
Ağabeyim sol duvardaki en son kapıyı açtığında oraya doğru gittik. İçeriye adım attığımda yani Louis içeriye adım attığında odaya baktım. Dört tane koltuk, yerde eski olduğundan rengi biraz solmuş kırmızı bir halı ve iki tane tablo vardı. Galiba burası salon oluyor.
"Geçin oturun," dedi ağabeyim. "Ben size yiyecek bir şeyler getireceğim." Diyerek girdiğimiz kapıdan çıktı. Aralık duran kapıdan dışarı baktım. Açık duran kapaktan aşağı inmeye başladı. Sarı saçları artık görünmeyince bizimkilere baktım. Louis, ben ve Tina bir koltuğa geçmiştik. Sağımızdaki koltukta Jack, Peter ve ortalarında Jenny oturuyorduk. David ise tam karşımızdaki koltukta tek başına oturuyordu. Soldaki koltuk boş.
Solumdan Louis bana doğru vücudunu iyice dönerek konuşmaya başladı. "Nasıl kaçtınız?" Ben de nasıl kaçtığımızı, ağabeyimle nasıl karşılaştığımızı ve ağabeyimin dediklerini anlattım. Tabii bu sırada ağabeyim elinde büyük bir tepsiyle yanımıza gelmişti. Elinde de bir örtü vardı. Örtüyü yere serdi ve tepsiyi üstüne koydu.
"Kızlar daha yeni yediğiniz için daha az getirdim," dedi ağabeyim. "Ama eğer açsanız biraz daha yemek getireyim."
"Gerek yok."
"Gerek var," dedim Tina ve Jenny'nin aksine. Ağabeyim yerden başını kaldırıp bana bakıp gülümsedi. "Hemen getiriyorum." Tekrar odadan çıktı. Öncekine göre daha çabuk yanımıza geldi, az önce taşıdığı kadar fazla taşımadığı için. Getirdiği ekmek ve rinamapal'ı tepsinin içine koydu. Rinamapal içinde domates ve pirinç bulunan bir yemekti. Annem her zaman yapıp kavanoza koyardı. Ben Louis ve ağabeyim ne zaman aç olursak onu yerdik.
Erkeklerle beraber bende yere oturdum ve yemeği yemeye başladım. Ağabeyim ayağa kalkınca ona baktım. "Nereye?"
"Perdeleri çekeceğim. Kimse içeri bakıp bizi görmesin." Kafamı salladım ve bu odaya baktım. Büyük bir yer olmasına rağmen bir pencere bile yoktu ama olmamasına rağmen içerisi karanlık değil, ferahtı.
Ağabeyim geldiğinde ben ve Louis ayağa kalkıp kalktığımız koltuğa geri oturduk. Aç olduğumuz için hızlı yemiştik. Jack, Peter ve David hala yerde yemek yiyordu. Ağabeyim de David'in önceden oturduğu karşı koltuğa geçmişti.
"Bence yeteri kadar beklediğimizi düşünüyorum," dedi Louis. Tüm gözler ona döndü. "Yani Lucy anlattı tabii senin ona anlattıklarını ama aklım almıyor."
"Normal. Sonuçta ben dediklerimi kendi gözlerimle görmüş ve hala inanamazken senin bu şekilde düşünmen, böyle bir tepki vermen çok normal."
"Sen şimdi diyorsun ki babamın elinde şu tarih kitabında yer alan asalardan biri var ve bunu sana doğrultuyor. Sen o kadar kötü durumda iken hemen iyileşiyorsun ve yaralarından eser kalmıyor. Hahaha!" Louis zaten inanmayan bir tonda konuşuyordu ve en sonunda elini dizine vurarak kahkaha atmasıyla da inanmadığını tam olarak belirtmiş oldu.
"Her ne kadar gülsen de bunlar gerçek Louis." Ağabeyim kendi gördüğü bir şeyi bir türlü kabullenemeyen Louis'e karşı bıkkınlıkla konuşmuştu. "Keşke sen görseydin bu olanları. O zaman ne tepki vereceğini merak ediyorum."
Louis direk ağabeyime bakıyordu. Kahkahası durmuş düşünceli bir hal almıştı. O da buradaki herkes gibi biliyordu ki ağabeyim bize karşı asla yalan söylemez, hep dürüst olurdu.
"Kaptan'la arkadaştın demek," diyerek konuyu dağıtmıştı Jack.
"Evet, kısa bir süreliğine."
"Neden adadan çıkmıştınız ki?" dedi havuç.
"Babam krallıktan bir belgenin kopyasını alacaktı."
"Ne belgesi?" David'de konuşmaya dahil oldu.
"Onu gerçekten bilmiyorum. Çok iyi saklıyordu belgeyi. Okumaya, bakmaya çalışmıştım ama yapamamıştım."
Tina ile göz göze geldim. İkimizde aynı şeyi düşünüyorduk. Babamda bir tuhaflık vardı.
"Şimdi aklıma geldi," dedi David. "Benim babam da bir ara böyle bir nedenden adadan ayrılmıştı."
"Benim babam da," dedi Tina düşünceli bir ifadeyle.
Peter, Tina'ya baktı. "Hatta babam senin baban yani amcam gittiği için gerek duymamıştı gitmeye."
"Evet hatırladım."
"Benim babamlar gitmişse bile bilmiyorum," dedi Jack. Normaldi, sonuçta onlar öldüğünde daha çok küçüktü.
"Lucius ağabey," diyerek seslendi David. Ağabeyim hemen ona baktı. "Ben senin aksine içini gördüm." Hepimiz konuşmaya devam etmesi için susmaya başladık. "Parşömen şeklindeydi ve içinde başka bir alfabeyle yazı vardı. O yüzden okuyamadım."
"Başka bir alfabe derken," diyerek en sonunda ben de konuşmaya dahil oldum. "Latin alfabesi değil diyorsun."
"Evet öyle. Latin harfleri yoktu. Başka şekiller vardı." Düşünmeye başladım. Acaba eskiden kullanılan alfabe miydi? Kraliçe Meyda'nın zamanlarında kullanılan alfabe? "Yanınızda kalem yok değil mi?"
"Yok!" Hepsi aynanda konuştuğu için şuan kulaklarımı hissetmiyorum. Ne biçim bir ses çıkardılar ya?
"Bende var." diyen David'e gururla baktım. "Bakın, bakın. Bu çocuğu örnek alın!" Gülümseyen David. Pantolonunun cebindeki kalemi alıp bana fırlattı. Vücudumu biraz öne doğru uzatıp kalemi yakaladım. Cebimden bir bez çıkardım ve eski alfabeden ismimi beze yazdım. Sonra herkesin görebileceği bir şekilde tuttum. "David, dediğin şekiller buna benziyor mu?"
David iyice bana doğru vücudunu uzatıp baktı. Başını salladı. "Evet benziyor. Peki sen bu dili, alfabeyi nasıl biliyorsun?"
"Babam bana öğretmişti. Kraliçe Meyda'nın zamanlarında kullanılan alfabeymiş bu."
"Babam neden sana öğretti?" dedi Louis. "Ben ve ağabeyim de bilmiyoruz."
"Aslında ağabeyime de öğreteceğini söylemişti. Vakit bulamamış galiba."
"Ben neyim burada? Üvey evlat falan mı? Bana niye öğretmiyor?"
"Çünkü eski diller seni ilgilendirmiyordu. Babamda bunu bildiği için boş bir uğraşa girmek istemedi."
Bunun dışında Kraliçeye inanmadığını bildiği halde onun hakkında daha fazla şey söyleyip senin iyice ondan soğumamanı istediği için yaptı.
"Yine de, sorsaydı belki öğrenmek isterdim."
Göz devirdim. "Susar mısın canım kardeşim."
"Tamam, susuyorum canım kardeşim."
Ağabeyime baktım. "Babamın sana verdiği haritayı tekrar göstersene. Erkekler görememişti, görmüş olurlar." Ağabeyim başını sallayarak katladığı haritayı paltosunun cebinden çıkardı ve tepsiyi kenara çekerek örtünün üstüne koydu.
Çok dikkat etmemiştim ama büyük bir haritaydı. Bir kitabın içine konulsaydı eğer dört sayfayı kaplardı muhtemelen.
Louis ile beraber oturduğumuz koltuktan kalkıp bizimkiler gibi örtünün üstüne oturup haritaya daha yakından bakmaya başladık. "Ben hiç böyle bir harita görmedim," dedi Pet.