bc

İtalyan Mafyanın Esiri (Ücretsiz)

book_age18+
3.3K
FOLLOW
27.0K
READ
revenge
contract marriage
mafia
drama
scary
like
intro-logo
Blurb

Masama döndüğümde gözüm ekrandan çok masanın üzerine takıldı. Bir resim. Yanık bir fotoğraf. Yüzeydeki kahverengi lekeler, kömürleşmiş kenarlar… Tarihi çağlardan kalmış gibi duruyor. Tanıdık ama uzak. Yakın ama yabancı. Fotoğraftaki çocuk altı ya da yedi yaşında olmalı. O çocuk benim. Şimdi 27 yaşındayım. Demek ki bu resim 20 yıllık olmalı.

Resimde, çocuğun elini tutan bir adam var. Adamın yüzü yanmış. Detaylar silik. Gözleri, ağzı, kaşları… hiçbir şey görünmüyor. Bu, babam mı? O olmalı. Ama emin değilim. Kadına gelince… Kadının yüzü net. Annem. Annem o. Gözleri bir ceylanınkine benziyor. Kocaman, yuvarlak, ürkek ama sıcak. Küçük, yuvarlak küpeleri var. Yüzünde, sağ yanağında bir gamze… O, ekrana bakıyor. O an bir fotoğraf makinesine mi bakıyordu? Fotoğraftaki ben, kafamı eğmiş, kırmızı ayakkabılarıma bakıyordum. O gün… evet, o günü anımsıyorum. İlk defa kırmızı ayakkabılarım olmuştu. Çok sevinmiştim. Her çocuğun kalbinde bir zafer çığlığı olur ya, o gün o çığlığı atmıştım. O resim, geçmişimden kalan tek şey.

Ama o resim neden yanmıştı? Elimi tutan adam kimdi? O gün ne olmuştu? Hatırlamıyorum. Çırpınıyorum ama hatırlayamıyorum. Yanık bir resim dışında elimde hiçbir şey yok. Bazen her şey bu resim gibi hissediliyor. Yanık, kopuk ve eksik.

chap-preview
Free preview
Yanık Resim
Uluslararası bir kargo şirketinin ofis bölümünde çalışıyorum. Uzun uğraşlar sonucu bulduğum bu işi kaybetmemem gerektiğini biliyorum. Bu yüzden herkesin iki katı dikkatli ve sessizim. Masam, ofisin en dip köşesinde, kapının hemen yanında. O kadar yakında ki, biri kapıyı sertçe açsa masa titrer. Bunu bilerek yaptılar, biliyorum. Bu tür yerler ya yeni başlayanlara ya da işe yaramayanlara ayrılır. Kendi payıma düşeni almış oldum. Kapı açıldığında ilk göze çarpan benim. İçeri giren yöneticiye ilk selamı veren, ilk ayağa kalkan da… Herkes yerinde oturur, ben kalkarım. Kapı hızla kapanınca çıkan o tok ses, sanki doğrudan yüzüme çarpıyor. Kaç defa o sesin içimde bir yankıya dönüşüp tüm gün geçmediğini hissettim. Ama kimse fark etmez. O an ekrandaki teslimat takibini kontrol ediyordum. Çin’den gelen malların son durumunu gösteren listede bir sorun yoktu. Rutin. Her şey, her zaman olduğu gibi. Birkaç dakika kafamı dağıtmak istedim. Kalkıp üç metre ötedeki semavere gittim, kendime bir bardak sıcak su aldım. İkisi bir arada kahve poşetini de kaptım. Çayı da kahveyi de şekerli içmem. Şeker fazla lüks. Masama döndüğümde gözüm ekrandan çok masanın üzerine takıldı. Bir resim. Yanık bir fotoğraf. Yüzeydeki kahverengi lekeler, kömürleşmiş kenarlar… Tarihi çağlardan kalmış gibi duruyor. Tanıdık ama uzak. Yakın ama yabancı. Fotoğraftaki çocuk altı ya da yedi yaşında olmalı. O çocuk benim. Şimdi 27 yaşındayım. Demek ki bu resim 20 yıllık olmalı. Resimde, çocuğun elini tutan bir adam var. Adamın yüzü yanmış. Detaylar silik. Gözleri, ağzı, kaşları… hiçbir şey görünmüyor. Bu, babam mı? O olmalı. Ama emin değilim. Kadına gelince… Kadının yüzü net. Annem. Annem o. Gözleri bir ceylanınkine benziyor. Kocaman, yuvarlak, ürkek ama sıcak. Küçük, yuvarlak küpeleri var. Yüzünde, sağ yanağında bir gamze… O, ekrana bakıyor. O an bir fotoğraf makinesine mi bakıyordu? Fotoğraftaki ben, kafamı eğmiş, kırmızı ayakkabılarıma bakıyordum. O gün… evet, o günü anımsıyorum. İlk defa kırmızı ayakkabılarım olmuştu. Çok sevinmiştim. Her çocuğun kalbinde bir zafer çığlığı olur ya, o gün o çığlığı atmıştım. O resim, geçmişimden kalan tek şey. Ama o resim neden yanmıştı? Elimi tutan adam kimdi? O gün ne olmuştu? Hatırlamıyorum. Çırpınıyorum ama hatırlayamıyorum. Yanık bir resim dışında elimde hiçbir şey yok. Bazen her şey bu resim gibi hissediliyor. Yanık, kopuk ve eksik. Düşüncelere o kadar dalmışım ki kapının açıldığını fark etmedim. Hızla içeri biri girdi. O an masanın kenarına sert parmak darbeleriyle birkaç kez vurdu. Dönüp bakmadım. Görmeden de biliyordum kimin olduğunu. Bu sesi tanımak için görmeye gerek yok. Sonra bir şey oldu. Sıcak kahvemi içerken birden kupanın içine siyah bir sıvı aktı. Simsiyah bir mürekkep. Aniden. Gözüme, burnuma mürekkebin o keskin kokusu doldu. Sarsıldım. Kafamı kaldırdım. Kimin yaptığını çoktan biliyordum. Turan Bey. Patron. Lacivert takım elbisesi, içine giydiği mavi gömleğiyle her zamanki gibi tertemiz, düzenli, keskin. Sinek kaydı tıraşı, yüzünde küçük bir gülümsemeyle, bir elini cebine sokmuş halde karşımda duruyordu. Elinde boş bir mürekkep şişesi. Deliğe son damlayı damlatan bir usta gibi bakıyordu kahve kupama. “Anlaşılan kahve seni ayıltmaya yetmiyor, Aylin Hanım. Mürekkep ekleyince uyanacak mısın bakalım?” Kelimeler suratımda yankılandı. Kalbim hızlı atmaya başladı. Ayağa kalkmaya çalışırken telaştan masama çarptım. Kupa titredi. İçindeki mürekkepli kahvenin bir kısmı masaya, bir kısmı da gömleğime döküldü. Beyaz gömleğim. İlk maaşımla aldığım, iş yerinin “beyaz gömlek zorunluluğu”na uymak için aldığım o gömlek. Gömlekte simsiyah bir leke oluştu. Tıpkı masadaki yanık resim gibi. İlk düşündüğüm bu oldu. Gözlerim doldu ama ağlamamayı öğrendim. Ağlamamalıydım. “Özür dilerim efendim, dalmışım. Özür dilerim,” dedim. Elimle gömleğimi ovaladım. Leke çıkmaz. Leke çıkmaz, bilirim. Arkamdaki birkaç çalışan sessizce kıkırdadı. Patronun suratında yarım bir tebessüm belirdi. Gözleri çakmak gibiydi. “Neden buradasın?” dedi Turan, sakin ama keskin bir sesle. “Özür dilerim, efendim,” dedim. Soruya anlam verememiştim. Hangi “buradan” bahsettiğini çözemedim. “Neden kapının yanında oturuyorsun, dedim!” Sesini yükseltti. Bu sefer ofisteki herkes başını eğdi. Gözler bana çevrildi. Turan, çalışanlara döndü. “Bir insan neden bir iş yerinde kapının yanında oturur, fikri olan var mı?” dedi. Bu soru bir cevap istemiyordu. Herkes bunu anladı. Kimse konuşmadı. Patron, kiminle konuştuğunu göstermek ister gibi beni işaret etti. Gözleri teker teker her bir çalışanın yüzüne takıldı. Hiçbiri göz göze gelmedi. “Cevap vermeseniz de olur,” dedi Turan. “Ben ne demek istediğinizi anladım.” Sonra ofisin üzerine ölü bir sessizlik indi. Herkes işine döndü. Yalnız kaldım. Ayakta, lekeyle, sessiz bir hedef gibi. Turan, bana baktı. Yüzündeki o tebessüm yavaşça kayboldu. “Kahven yarım kaldı,” dedi. Daha ne yapacağımı anlamamıştım. O bana bir şey mi ima ediyordu? “Sen sağır mısın? Anlamadın mı?” dedi. Yüzüme eğildi. “O bardağı sonuna kadar iç.” O an anladım. Ama anlamış gibi yapmamayı tercih ettim. “A-ama bu… bu mürekkepli,” dedim. “Bu kızın anlama sorunu var. Olanı tarif ediyor. Sen ne komiksin, Aylin.” Ofiste kahkahalar yükseldi. Patronun yüzündeki gülümseme genişledi. “Bu salağı kim işe aldı?” Sustum. Herkes sustu. Ama bir tek ben ayaktaydım. Hükmünü bekleyen bir kurban gibi. Turan’ın elleri hâlâ cebindeydi. Kapıya yöneldi. Zaten kapıya çok yakındık. “Kahveni alıp odama gel,” İçime bir korku ve bir rahatlama düştü. Korktum, işimden olabilirdim. Ödemem gereken faturalar, krediler vardı. Rahatladım, çünkü insanların içinde azarlanmayacaktım. Odasına gitti. Boydan boya camdı. İçindeki eşyalar özenle yerleştirilmişti. Kahverengi ve siyah derili kumaşlar, büyük ahşap masa… Ortaçağdan fırlamış gibiydi. Duvarda eskiden kalma tablolar asılıydı. Masanın arkasına geçip oturdu. Ben kapının girişinde bekliyordum. Ellerini cebinden çıkarmış, masanın üstüne koymuştu. Gözleriyle avını kıstırmış gibi bakıyordu. Başım önüme eğikti ama gözüm kahve ve mürekkep karışımı ile lekelenmiş gömleğimdeydi. “Kapıyı kapat ve yaklaş,” Dediğini yaptım. Masanın karşısında ayakta durmuş, ellerimi önümde kilitlemiştim. Başımı kaldırıp yüzüne bakma cesaretim olsaydı, dudaklarını ısırdığını görebilirdim. Ama uslu bir kız olmam gerekti. “Bu işi ne kadar istiyorsun?” İnandırıcı olmam gerekiyordu, zaten rol yapamazdım. Bir adım daha atıp: “Çok istiyorum,” dedim. Bana bakarak: “Ama kahveni hâlâ içmemişsin,” Kupadaki kahveyi tek seferde kafama diktim. Tadı dilimin her yerine yayıldı. Soğuk, acı ve keskin. Yutkunmak zor geliyordu. Boğazımda bir şey kalmış gibi hissettim ama devam ettim. Gözümü kapatmadım. Gözümü kapatırsam her şey daha zor olurdu. Sadece bunu yaparak kurtulabileceğime inanmak istedim. Bu kadarı yeterdi. Yeter, değil mi? Kafamı indirip kupayı elimde tutmaya devam ettim. Kupanın içinde birkaç damla kaldı. Ellerim kupanın etrafında kaldı. Soğuktu. Elim de soğuktu. Turan, bana hiç oynamayan bir yüzle baktı. Gözleri ifadesizdi, sesi ise her zamanki gibi net ve tok: “Sen bu iş için uygun değilsin.” Bu kadar. Sanki biraz önce kahvenin içindeki her şeyi içen ben değilmişim gibi. Gözlerim doldu. Bunu hissettim. O mürekkepli kahveyi bile içmiştim. Her dediğini yaptım. Her dediğini. “Ama… ama dediğiniz her şeyi yaptım,” dedim. Sesim çatallaştı. Turan’ın gözleri kısıldı. Baktı. Ama bakışında hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne merhamet, ne de sabır. O, sadece baktı. “Dediğimiz her şeyi mi?” dedi. “Sen sadece kahveni içtin. O, senin istediğin şeydi.” Bu cümleyi kafamın içinde tekrar ettim. “Senin istediğin şeydi.” “Benim istediğim neydi biliyor musun, Aylin?” dedi. Ellerini yavaşça masaya koydu. “Benim istediğim, işlerin pürüzsüz ilerlemesi. Sorun çıkmaması.” “Efendim, işler düzenli ilerliyor,” dedim. Konuşurken kelimeleri hızlı söyledim. Çünkü bu tür anlarda, konuşmazsan kaybedersin. “İlk ben geliyorum, en son ben çıkıyorum. Eksik bir şey yapmadım.” Bu cümle onu eğlendirmiş gibiydi. Ama bu bir gülme değildi. Dudakları aralandı, sonra tekrar kapandı. O an ne düşüneceğini anlayamadım. “Gel buraya,” dedi. Eliyle masanın yan tarafını işaret etti. Ayağım tereddüt etti ama hareket ettim. Masanın etrafından dolandım. Adımlarımı sayarak gittim. 1… 2… 3… 4… Masanın diğer tarafına geçtiğimde, ilk fark ettiğim şey yüzüme çarpan o tıraş losyonunun keskin kokusuydu. Koltuğunda dik oturuyordu. Bir elini masaya koymuştu, diğeri bilgisayar ekranının yanındaydı. “Bak bakalım, işler düzenli mi ilerliyor,” Ekranı gösterdi. Ben de eğildim. Bu tür anlarda gözün hemen bir şey bulur. Hemen bir hata ararsın. “Ne demek istiyor?” diye düşünürsün. Parmağını ekrana uzattı. “Şu saatlere bak.” Biraz daha yaklaştım. Nefes alışverişini duydum. O kadar yakındı ki, nefesinin sıcaklığı kulağımın yanından geçti. Gözlerim ekrana odaklandı. Ama bir şey göremedim. Çünkü gözlerim buğuluydu. Buğu dediğim, içime dolan o ağırlığın dışa vurumuydu. Gözlerim yanıyordu ama silmek için ellerimi kıpırdatmadım. “Bu kargo gemisi,” dedi, parmağını ekrandaki bir satıra vurdu. “Bu gemi limandan saat kaçta ayrılacaktı?” Gözlerimi ovuşturdum. Satıra baktım. Orada yazıyordu. Küçük, basit, soğuk bir bilgi: 10:00. “Saat kaç şimdi?” Bu soruya cevap vermedim. Gerek yoktu. Sağ üst köşede dijital saat gözüküyordu: 11:05 “Bir saat gecikmiş,” dedi. “Bunun nedenini biliyor musun, Aylin?” Sadece kafamı salladım. “Hayır” anlamında. “Bize haber verdin mi?” dedi. “Hayır efendim,” dedim. “Burası büyük bir şirket, Aylin. Biz uluslararası çalışıyoruz. Sadece Türkiye değil, Çin, Japonya, Avrupa ülkeleri… Bizimle çalışan binlerce insan var. Anlıyor musun? Her gün binlerce insan. Herkes, her gün, her saat bir şey bekliyor. Burada dikkatsiz olamazsın.” Gözleri bana dikildi. “Bir dakikamız bile boşa gitmez. Ama sen, bir saat kaybettirdin.” O “bir saat” kelimesi, kulağımda yankılandı. “Bir saat.” Sanki o bir saati tek başıma omzumda taşımışım gibi hissettim. “Ve hiçbir açıklaman yok,” dedi. Sustum. Çünkü yoktu. “Haklısınız efendim. Bir daha olmaz,” dedim. Sadece bunu söyledim. Turan başını salladı. Parmakları hâlâ masadaydı. O ağır parmakları yavaşça hareket etti. Gözleri önce ekrana, sonra bana döndü. “Bence de olmaz,” dedi. Bu seferki ses, odayı kesen bir bıçak gibiydi. Kuru ve net. Yutkundum. İçime bir soğukluk çöktü. Ama bitmemişti. Bunu biliyordum. O bitmediği hissi, her cümleden önce gelir. “Çünkü artık burada çalışmayacaksın.” Bu cümleye cevap veremedim. Çünkü bu tür cümleler duyulduğunda, beynin bir süre boş kalır. Hiçbir şey yapmaz. Sadece o cümle yankılanır: “Artık burada çalışmayacaksın.” Başımı eğdim. Gözlerim yine o kahve ve mürekkep lekesiyle buluştu. Leke oradaydı. Hiç gitmemişti. Hâlâ benimleydi. “O yüzden, eşyalarını topla,” dedi. Koltuğa arkasına yaslandı. Deri koltuktan çıkan o küçük gıcırtı sesini duydum. O küçük ses bile çok fazlaydı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

BOŞLUK

read
1.0K
bc

AGAPE

read
4.9K
bc

Celladına Aşık

read
26.5K
bc

SADİST

read
1.6K
bc

Celladına Aşık 2 (töre)

read
44.3K
bc

HANGİN KASABASI

read
2.3K
bc

Acı İntikam

read
12.5K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook