İtalya

1700 Words
Akdeniz’e bakan geniş terasta, tuzlu rüzgarın taşıdığı o tanıdık deniz kokusu vardı. Güneş, parlak turuncu ışıklarıyla masanın üstündeki tabakları aydınlatıyordu. Koyu ahşap masanın üstü, taze ekmekler, zeytinler, peynir tabakları ve buğusu hâlâ tüten kahvelerle doluydu. Bu görüntü, bir huzur sahnesi gibiydi. Ama bir mafya babasının evi asla tam olarak huzurlu değildir. Don Ferhat Alcano, masanın başında oturuyordu. Üzerinde koyu gri, keten bir gömlek vardı. Gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. 50 yaşındaydı ama saçları hala siyahtı. Elinde kahve fincanı, denize doğru bakıyordu. Ama o denizi izlemiyordu. O, denizin ötesini görüyordu. Yanında, eşi Rosalina ve oğlu Ferro oturuyordu. Aile birlikteydi, ama her biri farklı bir dünyadaydı. Rosalina, tabağındaki zeytini bıçakla ikiye bölüyordu. Hareketleri yavaştı ama düşünceliydi. Bakışları, denizden çok daha yakında, kocasının ellerindeydi. Onun elleri, bir kahve fincanını tutacak kadar sakin görünüyordu, ama o ellerle neler yapıldığını çok iyi biliyordu. Rosalina, eşinden beş yaş küçüktü. Ama etrafındaki genç kızlara taş çıkartıyordu. Ferro, diğer tarafta, bir parça ekmeği dişleriyle koparıp çiğniyordu. Gözleri masada değil, masanın biraz ötesindeydi. Kafasında bir şey dönüyordu. Bu, her zaman böyleydi. Bir şeyler her zaman dönüyordu. 30 yaşında, esmer. O sırada, geniş camlı sürgülü kapının arkasında bir gölge belirdi. Bir koruma. Silvio. Genç ama dikkatli biriydi. Adımlarını tereddütle attı. Balkonun eşiğinde durdu. Elini kapının çerçevesine koydu, gözleri Don Ferhat’a takıldı. Bir an bekledi. Ne yapması gerektiğini düşündü. Don Ferhat, denize bakan bakışlarını bozmadan konuştu: “Gel Silvio, gel.” Silvio, yavaşça balkona çıktı. Gözleri önce Rosalina’ya, sonra Ferro’ya gitti. Kimse ona bakmıyordu. Ama herkes onu görüyordu. Herkes onun neden geldiğini anlamıştı. Huzur bitti. Don Ferhat, kahve fincanını masaya bırakmadan önce kısa bir nefes aldı. Başını yavaşça çevirdi, eşine ve oğluna baktı. Gözleri, bir baba değil, bir liderin gözleriydi. “Bu hayatı biz seçtik.” dedi, sesi ağır ama pürüzsüzdü. “Şikayet etme lüksümüz yok.” Silvio, masaya yaklaştı. Şimdi Don Ferhat’ın hemen yanındaydı. Ellerini önünde birleştirmiş, biraz öne eğilmişti. Don Ferhat, kaşlarını bile kaldırmadan konuştu: “Söyle Silvio, ne oldu?” Silvio, göz ucuyla bir kez daha Rosalina ve Ferro’ya baktı. Sonra, doğrudan Don Ferhat’a döndü. “Baba… Türkiye’de bir sorun var.” Bu kelimeyi söylediği anda, hava bir derece soğudu. Türkiye. Bu kelime, basit bir ülke ismi değil, bir geçmişin kapısını açan bir anahtardı. Don Ferhat’ın gözleri, bir an için parladı. Ama bu, sadece bir anlıktı. O gözlerin içindeki parıltı, sadece özlemin yansımasıydı. O topraklardan kaçalı uzun zaman olmuştu. Kaçmıştı, ama unutamamıştı. “Ne olmuş, Silvio?” dedi, bu seferki sesi biraz daha netti. “Baba… kargo şirketiyle ilgili bir sorun.” Bu sözle birlikte Ferro, aniden konuştu. Elleri masanın kenarına dayandı. “Bu Çin’den gelen gemi mi?!” dedi, sesi bir an öne atılmış gibiydi. Silvio, Ferro’ya kısa bir bakış attı. Ama bakışı, “Evet, doğru bildin.” der gibiydi. “Evet efendim. O gemi.” Don Ferhat, kahve fincanını ağır bir hareketle masaya bıraktı. Çünkü sessizlik, bazı sözlerden daha güçlüdür. Fincanın masaya çarpma sesi, tüm masayı doldurdu. “Nasıl bir sorunmuş bu?” dedi, sesi daha derindi. Silvio, bir yutkunma sesi çıkardı. Elleri önünde birleşmişti. Sesi biraz daha alçak çıktı: “Oradaki adamımız aradı. İki saat olmuş, gemi hâlâ limandan çıkmamış.” Bu sırada, Rosalina omzunu hafifçe kaldırarak araya girdi. Gözleri Silvio’ya değil, doğrudan kocasına bakıyordu. Dudaklarının kenarı küçümseyen bir kıvrım aldı. “İki saatlik bir gecikme mi? Buna mı sorun diyorsun?” dedi. Sesi, o alıştığı İtalyan aksanıyla, alayla karışık bir hafiflik taşıyordu. Ama Don Ferhat, onun yüzüne bile bakmadı. Gözleri sabitti. Fincanı masadan aldı. Bir yudum içti. Sonra bardağı tekrar yavaşça masaya bıraktı. Bu sefer konuştu: “Bu işte bir terslik var.” dedi, sanki bir şeyi hesaplıyormuş gibi. “O teslimatlarda asla sorun çıkmazdı.” Bakışlarını Silvio’ya çevirdi. “Çin’deki adamlara ulaştınız mı?” dedi, her kelimesi netti. Silvio, başını yavaşça sağa sola salladı. “Haber alamadık Baba.” “Baba” derken, o kelimenin bir kan bağıyla ilgisi yoktu. Bu, bir “lider” hitabıydı. Bir itaat. Don Ferhat, başını yavaşça salladı. Sanki bu cevabı zaten bekliyormuş gibi. Sonra yüzünü oğlu Ferro’ya çevirdi. Bakışları netleşmişti. “O gemideki mallar bizim için çok önemli.” dedi, sesi keskinleşti. “Tüm Avrupa sevkiyatı onda. Sen, oğlum, İstanbul’a gideceksin.” Ferro, bu sözle birlikte başını hafifçe kaldırdı. Kaşları çatıldı. Ama ses çıkarmadı. “Sorunun kaynağını bulacaksın.” dedi Don Ferhat. “Kasıt var mı yok mu, öğreneceksin.” Sonra gözleri tekrar Silvio’ya döndü. “Sen de, Silvio.” dedi, sesi sertti. “Benimle Çin’e geliyorsun.” Silvio, başıyla onayladı. Bu sırada, Rosalina araya girdi. Bu sefer sesindeki alay kaybolmuştu. Gözleri Ferhat’ın gözlerine sabitlendi. “Aşkım, bana bir görev vermedin.” dedi, sesinde o tanıdık kırılganlık vardı. Don Ferhat, yavaşça ayağa kalktı. Sandalyesi geriye çekildi. Gözleri Rosalina’ya döndü. Bir an, hiçbir şey söylemedi. Sonra, yavaşça konuştu. “Sen, hayatım, İtalya’da kalacaksın.” dedi, sesi yumuşaktı ama kesindi. “Burası senin.” Sonra yavaşça eğildi, Rosalina’nın yanağından öptü. Bu, bir veda gibiydi. Hiç kimse bir şey demedi. Hiç kimse bir şey sormadı. Çünkü bazı vedalar, kelimelere ihtiyaç duymaz. Garajın demir kapıları yavaşça açıldığında, motorun homurtusu avludaki sessizliği bozdu. İki siyah SUV, garajdan çıkarken, araçların motor sesleri taş duvarlara çarparak yankılandı. Güneş, SUV’ların cilalı yüzeyine vuruyor, ışık yansımaları göz alıyordu. Silvio, garajın önünde durmuş, eliyle basit bir işaret yaptı. Korumalar, o işareti görür görmez harekete geçti. Araçların kapıları açıldı, içerideki adamlar hızlıca yerlerini aldı. Gözler dikkat kesildi. Hareket zamanıydı. Ama Don Ferhat Alcano, bu harekete hiç memnun olmadı. Yüzü bir anda sertleşti. Kahvaltıda, sakin gözüken o adam gitmişti. Yavaşça iki adım attı. Ellerini arkasında birleştirdi ve Silvio’ya doğru döndü. “Hayır, Silvio. Hayır.” dedi, sesi keskin ama sakindi. “Uçağımı hazırlayın.” Bu cümle, tüm avluda yankılandı. Korumalar, bir an için hareketsiz kaldılar. Silvio, bir anlık tereddütle Don Ferhat’a baktı, ama fazla sorgulamadı. Başını yavaşça eğdi. “Nasıl istersen, baba.” dedi ve hemen telefonunu çıkardı. Parmağı hızlıca birkaç numaraya dokundu. Ferro, duvarın kenarına yaslanmıştı. Elleri cebindeydi, omzu hafif düşük, rahat ama temkinli bir duruşla babasına baktı. Suratında, içinde büyüyen bir düşüncenin izleri vardı. Sigarasız bir anı pek olmazdı, ama bu sefer ağzında bir sigara bile yoktu. “Baba…” dedi, sesi biraz tereddütlüydü. “Beni de bıraksan. Bilirsin, yolculuğu pek sevmem.” Bu sözle, Don Ferhat’ın ayakları bir anda durdu. Adımları, bir cümlenin duraklaması gibiydi. Başını hafifçe çevirdi, ama doğrudan oğluna bakmadı. Birkaç saniye düşündü. Sonra yavaşça döndü. “O şekilde yolumuz daha uzun olur, oğlum.” dedi, sesi kararlıydı. “Benim Türkiye’ye gitmem dikkat çeker. Ama seni orada tanıyan yok. Oraya indiğinde eski bir dostumu görmeni istiyorum.” Bu sözle birlikte Ferro’nun kaşları hafifçe çatıldı. “Eski dost mu?” Bu kelime, genellikle basit bir dosttan fazlasını ifade ederdi. “Kim baba?” dedi Ferro, başını biraz öne eğerek. Don Ferhat, bir an için gözlerini başka bir yere dikti. Sanki konuşmuyor, bir şey hatırlıyordu. Gözleri denize doğru boş bir noktaya takıldı. Geçmişten bir sahneye bakıyormuş gibiydi. Derin bir nefes aldı. “Turgut Reis.” dedi yavaşça. “Onu herkes tanımaz.” Bu ismi söylerken sesi değişmişti. Sadece bir ismi değil, o ismin taşıdığı anıları da söylüyordu. “Onu herkes tanımaz.” Bu cümle, o adamın kim olduğu hakkında fazlasıyla bilgi veriyordu. “Başka kimseye inanma.” dedi, gözleri oğlunun gözlerindeydi artık. “Kimseye güvenme. İtalya’daki mafya ile Türkiye’deki aynı değil. Oradakiler kartlarını çok gizli oynar, Ferro. Gözlerinin içine bakarken senin arkanı görürler” Bu cümleyi söylerken, elini Ferro’nun omzuna koydu. Sonra, gözleriyle Silvio’yu kontrol etti. Korumalar onları izlemiyor muydu? Evet, izlemiyorlardı. Ama o, her ihtimale karşı oğlunu biraz kenara çekti. Bu, herkesin duyacağı bir konuşma değildi. “Baba, bu Turgut Reis’i nasıl bulacağım?” dedi Ferro, sesi biraz sabırsızdı. “İsim verdin, ama nerede, nasıl bulacağım? Türkiye küçük değil.” Don Ferhat, başını hafifçe yana eğdi. Bu soruya bir cevap değil, bir ders verilecek bir andı. “Sen onu bulamazsın, oğlum.” dedi, gözleri bir anda kısıldı. “O seni bulur.” Bu sözle Ferro’nun yüzünde hafif bir merak ve şaşkınlık belirdi. Başını hafif yukarı kaldırdı. “Beni tanıyor mu bu adam?” dedi, bu seferki sesi daha canlıydı. Sanki biraz daha ilgilenmeye başlamıştı. Don Ferhat, derin bir nefes aldı. Gözleri oğlunun yüzüne kilitlendi. “Beni tanıyor mu?” sorusu, bir gurur sorusuydu. “Sen bana benziyorsun. Sen benim oğlumsun…” dedi, o tanıdık soğuk gülümsemeyle. “Eğer yaşıyorsa… ki o kolay kolay ölmez… seni mutlaka tanır.” Bu sözle birlikte Ferro’nun yüzüne bir tebessüm geldi. O, bu cümledeki “kolay kolay ölmez” kısmına takılmıştı. Bu, sıradan bir ifade değildi. Bu, hayatta kalmayı öğrenmiş biri için bir iltifattı. “Bu adam senin için çok mu önemli?” dedi Ferro, bu sefer yüzünde bir karışık merakla. Don Ferhat, bir an durdu. Kollarını göğsünde birleştirdi. Gözlerini oğlunun gözlerinden çekmedi. Bu sefer sesi daha derin, daha yavaş çıktı: “Bu alemde ona ‘Gizli El’ derler, Ferro.” dedi. “Görünmezdir. O, bir yeri karıştırmak istedi mi, kimse ne zaman başladığını anlamaz.” Bu sözden sonra bir süre sessizlik oldu. Hava daha ağırlaştı. Her sessizlik, o an konuşulacak cümlelerin baskısını artırır. Bu sırada, uzaktan Silvio’nun sesi geldi: “Baba, uçağınız hazır.” Don Ferhat, yavaşça başını kaldırdı. Bakışları, önce oğluna, sonra korumalara kaydı. Gidiş zamanı gelmişti. Ama o, gitmeden önce bir son sözü daha olduğunu biliyordu. Oğlunun karşısına geçti. Ellerini oğlunun omzuna koydu. Bir an, yüz yüze geldiler. Bu, bir baba ile bir oğul arasındaki değil, bir lider ile bir asker arasındaki bir bakışmaydı. “Benim oğlum olduğunu kanıtlaman gerek.” dedi, sesindeki ağırlık o an yere düştü. Bu söz, bir görevdi. Bir şaka değil, bir uyarıydı. Oğlunu, kalabalıktan alıp yalnız bırakacak bir görev. Ferro, bir adım öne geldi. Gözleri heyecanla parladı. “Baba, biraz daha bilgi ver. Daha detaylı bir şey söyle.” dedi, sesi bu sefer daha aceleciydi. Don Ferhat, arkasını döndü. Artık yürüyordu. Yavaş ama net adımlarla. Omzunun üzerinden oğluna bir kez daha seslendi. “Çok bilgi orada işine yaramaz, oğlum.” dedi, bir yargıç gibi. “Hislerine güven.” Ferro, arkasından bakarken, o yürüyüşe baktı. O yürüyüş, sıradan bir yürüyüş değildi. Bu yürüyüş, bir sırt dönme değil, bir yolu başlatma yürüyüşüydü. Her görevin bir başlangıcı olur. Ama bu başlangıç, basit bir başlangıç değildi. Bu başlangıç, uzun süredir kapalı bir kapıyı açıyordu. Türkiye’ye dönüş, öyle sessiz bir dönüş olmaz. Ferro, o an hissetti. Bu sadece bir teslimat meselesi değildi. Bu, daha büyük bir şeydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD