Odayı dolduran loş sarı ışık, duvarlardaki koyu kahverengi panelin üzerinde yavaşça akıyordu. Duvarlarda asılı büyük tablolar vardı. Bu tablolar, hikayesi olan resimlerdi. Ama o hikayeleri bilmek istemezsin. Çünkü o hikayeler, kimin kazandığını değil, kimin kaybettiğini anlatır.
Ben, masanın karşısında ayakta duruyordum. Ellerim önde birleşmişti. Sanki ne yapacağımı biliyormuşum gibi duruyordum, ama bilmiyordum. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. O sessizlik bile insanın içini deliyordu.
Turan, koltuğuna yaslanmış, deri koltuğun o bilindik gıcırtısı havada yankılanıyordu. Gözleri gözlerimde değildi. Beni tepeden tırnağa süzüyordu. Sanki bir eşya gibiydim onun için. Kaşının biri hafif yukarı kalkıktı. Yüzünde o pis sırıtışı vardı. Her şey o sırıtışla başladı.
Faydası olur mu bilmiyorum ama son kez denemek istedim. Sesim ince ve titrek çıkmıştı. “Lütfen patron, yalvarırım. Bu işe çok ihtiyacım var.”
Turan’ın yüzündeki sırıtış daha da genişledi. Gözlerini kısıp başını yana eğdi. O an her şey belli olmuştu.
“Ne kadar ihtiyacın var, kanıtla.” dedi, sesi alaycı ve yavaş.
Bir an, anlamazlıktan geldim. Ama anladım. O sesten, o bakıştan her şeyi anladım. Ama bilmezden gelmek her zaman daha kolaydır.
“Ne isterseniz yaparım. Çift vardiya çalışırım. Yerleri de süpürürüm. Hatta odanızı da ben temizlerim.” dedim, sesim bir yerden sonra daha hızlı çıkmaya başladı.
Turan, bu sözleri duyunca kahkaha attı. Ama bu kahkaha, bir eğlenceden değil, bir zaferden gelen kahkahaydı. O kahkahanın alt metni çok açıktı: “Seninle oynamak çok kolay.”
“Bunlar mı? Kendini kanıtlamak istediğin şeyler, bu mu? Bunları herkes yapar.” dedi, elini hafifçe sallayarak.
Artık sabrım taşmıştı. Kelimeler ağzımdan kontrolsüz döküldü.
“Ne istiyorsunuz o zaman?!” dedim, sesi güçlü çıkan ama kontrolsüz bir patlama gibiydi.
Turan, koltuğundan öne doğru eğildi. O an, karanlıkta bir şeyin hareket ettiğini hissettim. O loş ışıkta, yüzü daha belirgin oldu. O yüz, alayla doluydu.
“Gömleğin lekelenmiş. Onunla başla.” dedi. Sesi pürüzsüzdü. Ama içinde ne kadar çamur olduğunu anlamak için çok zeki olmaya gerek yoktu.
Bu sefer gerçekten anlamamış gibi yaptım. Çünkü bazen bilmezden gelmek, zaman kazandırır.
“Sorun buysa değiştiririm. Ama şu an yanımda başka üstüm yok. Evim çok uzak sayılmaz, bir koşu gider değiştiririm.” dedim, bu sefer sesim daha düzgündü. Çünkü kaçacak bir yol bulmaya çalışıyordum.
Ama o kaçışa bile izin vermedi. Elini kaldırdı, susturdu beni.
“Hayır. Eve gidip değişmene gerek yok.” dedi, sesi sertti. “Burada çıkar.”
Bu cümle, havada yankılandı. Bu sefer anlamamazlıktan gelmek bile zorlaştı. Ama bir kez daha denedim.
“Şimdi burada mı?” dedim. Sanki yanlış duymuşum gibi yapmak istedim.
Bu sefer Turan’ın sabrı taşmıştı. Gözleri kısıldı. Koltuğun kenarına ellerini koydu. Omuzları gerildi.
“Sen anlama özürlü müsün?! Hâlâ ne istediğimi anlamadın mı?! Çıkar şu lanet olası gömleği!” dedi, sesi artık yükselmişti.
Bu sefer hiçbir yere kaçamadım. Ellerim yavaşça gömleğimin düğmelerine gitti. Parmaklarım titretiyordu. Ellerimden nefret ettim. Çünkü bana ihanet ediyorlardı.
İlk düğmeyi çözdüm. Yutkundum. İkinci düğme açıldığında, göğsümün üst kısmı biraz görünmüştü. Sadece bu kadarı bile içimde bir utanç ateşi yaktı. Bu nasıl bir açlık? Bu nasıl bir yoksunluk?
Birden… “Dur.” dedi.
Başımı kaldırdım. O an nefes bile alamıyordum. Düğmelerde kalan parmaklarım donmuştu.
“Öne doğru eğil.” dedi, koltuğunda yavaşça geri yaslanarak.
Bir an, onu duymadım sandım. Ama duydum. Odaya gelen en net sesti.
Aramızda birkaç metre mesafe vardı. Ellerim hâlâ düğmelerimdeydi. Öne doğru eğildim. O sırada içimden bir ses bağırıyordu. “Bu nasıl bir yoksunluk?” dedim kendi kendime. Bu nasıl bir açlık? Bu nasıl bir pislik?
Gözlerimi, yerdeki desenlere sabitledim. Ama o sırada, Turan’ın derin nefes alış verişlerini duydum. O an her şeyi anladım. Onun o bakışını duydum. O ağız şapırtısını duydum.
“Kilotlarını çıkar.” dedi, o sesi buz gibiydi.
Bir an donup kaldım. Yüzümü ekşittim. Sanki limon yemiş gibi oldum. Bütün kaslarım kasıldı. Başımı kaldırdım.
“Bu kadarı yeterli değil mi?!” dedim, sesim titriyordu ama yeterince güçlüydü.
Turan, bu sefer ayağa kalktı. Koltuğun gıcırtısı bir uyarı sesi gibiydi.
“Bu işi istiyorsan daha fazlasını yapacaksın.” dedi, her kelimesini ağır ağır söyleyerek.
O an, içimde bir şey koptu. Ellerim, düğmelerimden çekildi. Gözlerim, doğrudan onun gözlerine baktı.
“Hayır. Daha fazlasını yapmam. Ben senin metresin değilim.” dedim. Sesim, o odadaki en güçlü sesti.
Turan’ın kaşları çatıldı. Yavaşça yürümeye başladı.
“İş ile sokak arasında bir tercih yapacaksın.” dedi, her adımında ses daha yakından geldi.
Bu sefer içimden bir cesaret geldi. Nereden geldi bilmiyorum. Ama geldi.
“Senden iğreniyorum.” dedim, yüzüne bakarak. “Zayıflığımı, çaresizliğimi kullanıyorsun.”
Turan durdu. Başını yana eğdi. Yüzünde artık sırıtma yoktu. Ama yine de çok tehlikeliydi.
“Burada herkes herkesi kullanır, Aylin.” dedi. “Hayatta kalmanın kuralı bu.”
Bu sefer gözlerim, o duvardaki tabloya takıldı. Yangın ve duman vardı o tabloda. O dumanın içindeki küçük gölgeleri gördüm. Ama yüzleri yoktu. Sadece gölgeydiler.
Gömleğimin düğmelerini kapattım.
“Seni de lanet işini de istemiyorum.” dedim ve kapıya yürüdüm.
Blöf yapmıyordum. Bu sefer gerçekten ciddiydim. Ellerim hâlâ gömleğimin düğmelerinde, ama bu kez çözmek için değil, kapatmak için. Her bir düğmeyi iliklerken içimden bir ses, “Bitiyor” diyordu. Bu odaya ilk adım attığım andan beri hissettiğim her şey, o an sırtımdan çekiliyordu.
Arkamdan bir ses geldi. Adımlar. O sert deri ayakkabının yere vurduğu o soğuk ses. Yavaş başlamıştı. Ama hızlandı.
Bunu duyar duymaz, bir an duraksadım. Ama dönmedim. Dönmek, korktuğunu göstermektir. Korktuğumu bilmesini istemedim.
“Bir adım daha atarsan bağırırım!” dedim.
Sesim, o odada yankılandı. Ama o sesin en çok etki ettiği yer, Turan’dı. O adımlar… durdu.
Bir an boyunca hiç ses duymadım. Sadece nefesimi hissettim.
Düğmelerim tamamen kapanmıştı.
Bir adım attım. Sonra bir adım daha. Sonra daha hızlı. Arkama bakmadım. Çünkü dönüp bakarsan, seni durdururlar.
Kapıya geldim. Elim kapının koluna uzandı. Kapıyı açtım. Ama hiçbir ses çıkarmadım. Çünkü eğer o kapıyı sert kapatırsan, onun zaferi olurdu. O kapıyı açtım ve çıktım. Arkamdan kimse gelmedi.
Artık işsizdim. Artık orada kimse beni tutamazdı.
O devasa bina önümde yükseliyordu. Gri taş duvarları, içindeki karanlığı dışarıya yansıtıyordu. Gökyüzü, öğlenin aydınlığıyla doluydu ama o bina hep griydi.
Üzerimde lekelenmiş beyaz bir gömlek. Beyaz gömleğin altında, dizime kadar inen kısa eteğim. Ayaklarım, yere sıkıca basıyordu. Her adımda topuk seslerim yankı yaptı. O sesleri herkes duydu. Beni izlediklerini biliyordum.
Bana ait olan tek eşyayı almadan çıkmadım.
Masama doğru yürüdüm. Kimse bir şey söylemedi. Kimse bir şey yapmadı. Ama herkesin gözleri üzerimdeydi. Çünkü insanlar böyle zamanlarda izlemeyi sever. Onlar hep izler. Ellerinde klavyeler, gözleri bende.
Masamın üstünde o yanık resim vardı. Elimi uzattım, resmi aldım. Resmi elime aldığımda, parmak uçlarım o yanık köşeye dokundu. O sıcaklık hâlâ oradaymış gibi geldi. Birkaç saniye o yanık kenara baktım.
O resim. Ben, annem ve… o adam.
O tablo gibi, o resim de bir yangın sahnesiydi.
Resmi aldım. O an kimseyle göz göze gelmedim.
Güneş, tam tepemdeydi. Öğlen vaktiydi. O bina, arkamda kaldı. Arkamda kalan şey, bir bina değildi. Bir ağırlıktı.
O binanın önünde durdum. Gökyüzüne baktım. Gökyüzü masmaviydi ama benim üzerimde, o leke hâlâ vardı. O kahve-mürekkep lekesi. Onu silemezdim.
Nereye gidecektim?
Bir an durdum. O devasa binanın önünde durmak, bir karar vermektir. Ya ileri gidersin, ya geri dönersin. Ama geri dönmek, her zaman daha soğuk bir tercihtir. O yüzden ileriye bakarsın.
Ama ileriye baktığında, her zaman bir yol olmaz. Bazen hiçbir şey görmezsin. Sadece bir boşluk.
İşte o an oradaydım. O boşluk, ayaklarımın önündeydi. O boşluğa bakıyordum.
Eve gitmek istemiyordum. Çünkü eve gidersen, kendine yenilmiş gibi hissedersin. Eve gitmek, bir yenilgidir. Çünkü ev, sadece kaybedenlerin saklandığı yerdir.
Gözlerimi kapattım. Gözlerimin arkasında hâlâ o odayı görüyordum. O deri koltuk, o tablo, o masadaki boş fincan…
Bir an için, bağırmam gerekip gerekmediğini düşündüm. “Bağırır mıyım?” dedim kendi kendime.
Ama o an fark ettim ki, bağırmadan da kurtulabiliyorsun.
Bağırmadım. Ama kurtuldum.
Elimdeki resme sıkıca sarıldım. Yola doğru yürüdüm.
Bu, bir zafer miydi? Hayır. Bu, bir yenilgi miydi? O da değil.