bc

TUTKULU FISILTI (+18)

book_age18+
1.1K
FOLLOW
11.1K
READ
dark
HE
opposites attract
arrogant
billionairess
heir/heiress
no-couple
mystery
office/work place
like
intro-logo
Blurb

Talya, başarılı bir medya patronu olarak hayatının kontrolünü elinde tutan güçlü bir kadındır. Ancak, iç dünyasında taşıdığı büyük bir sır ve yıllardır aşkını gizlediği çocukluk arkadaşı Kaya ile dolu dolu bir geçmişi vardır. Talya, duygularını itiraf etmeye cesaret edemezken, şirketlerini daha da büyütmek için yoğun bir şekilde çalışır.

Ancak, Talya'nın düzenli hayatı, yurt dışından gelen gizemli ve başarılı iş adamı Eren'in ortak olarak şirkete katılmasıyla altüst olur. Eren, karizması ve yetenekleriyle Talya'yı kendine çekerken, aralarında hemen başlayan rekabet ve çekişme, onları büyük bir tutku hikayesine sürükler. İki güçlü karakter arasında kızgın bir aşk ateşi yanarken, duygusal bir yolculuk başlar.Talya, Eren'e karşı hissettiği çekimi bastırmaya çalışırken, geçmişiyle ve Kaya'yla olan ilişkisiyle de yüzleşmek zorunda kalır. Talya'nın kalbini çelen Eren, aynı zamanda onun güvendiği kişilere ihanet etmekle suçlanır. İki aşık arasında güven ve ihanetin ince çizgisinde bir mücadele başlar ve Talya, kalbinin sesini dinleyerek gerçek aşkı ve sadakati keşfetmeye çalışır.

KİTAP KAPAĞI: @denizin_kiyisi135

chap-preview
Free preview
*GİRİŞ*
Eren Haznedar Genç adam, Gri kapılı büyük asansörün yuvarlak, gümüş rengi düğmelerine büyük bir hırsla basarken içinden küfrediyordu. Yüzünde büyük bir kaygı ve kızgınlık vardı. Delirircesine asansörün sekizinci kattan, birinci kata inmesini bekliyordu fakat sanki saatler geçmişçesine hissediyordu. Alnında birikmiş birkaç ter tanesi yanaklarından dökülüyordu, kalbi sanki göğüs kafesini kırmak istercesine atıyordu. Ne kadar endişeli ve korkmuş olduğu her halinden belliydi. Gözlerindeki endişe mavi irislerini daha da karartıyordu. Aklından onca şey geçerken ne yapacağını bilmeyen küçük bir çocuk gibi sadece bir kenara geçip ağlamak istiyordu. Bu hiçbir şeyi düzeltmezdi elbet ama en azından biraz nefes almış olurdu. Oysaki aldığı her nefes ona daha da yük oluyordu. Birkaç yıl önce annesiyle bu hastaneye geldiklerinde tam bu asansörün önünde durmuşlardı... 17 yaşındaydı daha Eren. 17 yaşında hayalleri olan bir genç fakat bütün hayalleri, işte o gün kanatlarıyla birlikte ondan koparılmış yerine kocaman sorumluluklar yüklenmişti. Annesiyle bu asansörün önünde durup birbirlerine bakmışlardı, annesi Eren'in omzunu sıvazlamış ve ona kocaman gülümseyerek bakmıştı, sanki her şeyin yolunda olduğunu ona fısıldarcasına. Ama olmamıştı... Doktorun o soğuk, beyaz odasında ikisi de kurbanlık koyunlar gibi yan yana oturup doktorun ağzından çıkacak iki kelimeye teslim olmuşlardı. Geleceklerini ve kalplerini karartacak o cümle 'Maalesef artık çok geç kalmışız Neva Hanım, Test sonuçlarınız kanserin neredeyse bütün vücudunuzu kapladığını gösteriyor. Artık çok geç' Bu sözler...günlerce belki de yıllarca Eren'in kulaklarında yankılandı, aklının hep bir ucunda aynı sahne döndü, durdu, döndü, durdu ama hiçbir zaman varlığını unutturmadı. 19 yaşına geldiğinde her şey yolunda görünüyordu ilaçlar, kemoterapi iyi gidiyordu. İkisi de biraz olsun mutlu oluyordu yavaş yavaş. Eski neşeleri yerindeydi, iki kişilik aileleri git gide büyüyordu Eren'in annesi yeni bir ilişkiye başlamıştı ve Eren, annesi adına mutluydu...Gerçekten mutluydu. Üniversite sınavına tekrar hazırlanıyor ve annesinin yardımıyla kendine odaklanmaya başlıyordu, çalıştığı ek işleri azaltmış ve derslerine odaklanmıştı. Kısaca her şey normalleşiyordu... Ta ki bir gün Eren, annesinin erkek arkadaşından bir telefon alana kadar. Düğünleri için yer bakmaya giderken aniden annesi bayılmış ve hastaneye kaldırılmıştı. Orada kanserin tekrar vücuduna nüfuz ettiğini öğrenmişlerdi. O günden sonra artık her şey daha da kötüleşmeye başlamıştı. Yaklaşık iki yıl boyunca annesi hastanede kalmış tedavisi zor olsa da ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardı. Hastane tarafından tedavi masrafları karşılanmış hatta daha iyi bir hastaneye geçmişlerdi. Eren her ne kadar neden bu kadar cömert olduklarını merak etse de asla sorgulamadı. Bir yıl sonra ise, şu an olduğu yerde annesinden aldığı ani telefon numarasıyla bütün işini bırakmış, hastaneye koşar adımlarla gelmişti. Asansörün çıkardığı sesle irkilmiş ve yavaşça açılan kapıyı itercesine içine girmişti. İçerisi bomboştu ve çok sessizdi, hemen 8. katın tuşuna basarak beklemeye başladı. Arkasında duran uzun aynaya bakarak kendini inceledi, Siyah tişörtü kırışmış ve ütüsü bozulmuştu, annesinin kızacağını düşünerek tişörtünü siyah kotunun içine sokarak düzeltmeye çalıştı. Telefonunu eline alarak saatine baktı. Saat 14 olmak üzereydi, annesinin ilaç saati geçmişti, içinden bütün ilaçlarını içtiğini umdu ve telefonlarına gelen bildirimlere baktı. Hande'den bir mesaj: Neredesin yine? Mert 'den bir mesaj: bir anda ortadan kayboldun, yaramaz bir durum yok değil mi? 3 cevapsız arama: Mert Eren telefonunu cebine geri koyarak kayıp giden kat numaralarını izlemeye devam etti. 3...4...5...6...7...8! açılan kapıyı hızlıca takip ederek hemen dışarı çıkmak için bekledi. Çıkar çıkmaz sağa döndü ve hızlıca yürümeye başladı soldan 809 numaralı odaya geldiğinde, odanın penceresinden annesini gördü. Her zamanki gibi kahverengi, uzun saçlarını topuz yapmış yatağında yaslanıyordu. Mavi gözlerinde eski ışıltısından hiçbir eser kalmamıştı, solmuş cildi kireç gibi bembeyazdı. Annesi her ne kadar kötüye gitse de hiçbir zaman oğluna bunu yansıtmamaya çalışıyordu. Her zaman da böyleydi zaten, daha Eren küçücük bir çocukken ödeyemediği elektrik faturası yüzünden mumun ışığında, karanlık duvara elleriyle kelebekler yaparak hayal kurarlardı. Yüzüne düşen bir parça göz yaşını sildi ve yüzünü hızlıca elleriyle kaşıdı, annesinin onu böyle görmesini istemiyordu. Odaya hızlı adımlarla ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle girdi. Eren odaya girer girmez annesinin yatağının dibinde duran, tekli koltuktan oturan daha önce hiç görmediği birini gördü. Sorgulayıcı gözlerle annesine baktı fakat annesi Eren'in bu kadar erken geldiğini görünce çok şaşırdı. Annesi gülerek Eren'e baktı. 'Eren ne kadar da hızlı geldin, oğlum' Eren kaşlarını kaldırıp güldü ve 'Eee Neva Sultan, sen ararsın da ben uçarak gelmez miyim?' Annesi yüksek bir kahkaha attı ardından bu anne oğlun gülüşlerini ciddiyetle izleyen yaşlı adama döndü ve aniden bütün gülümsemesi yüzünden birden yok oldu. Neva, oğluna yanına oturması için çağırırken hiçbir şeyden habersiz oğlunun masum yüzüne son kez baktı. Yüzündeki kederi saklamaya çalışırken verdiği çaba kalbini hızla çarptırmıştı, oğlunun ellerini avuçlarının içine almış ve olabildiğince içinde kopan fırtınayı belli etmemeye çalışmıştı. Her zamanki gibi... 'Eren...' sesi titremişti, oğlu Karşısındaki adama bakarak 'Bu kim? ' diye sordu. Annesi derin bir nefes aldı ve gözleri karşısında duran adama kilitlenmiş olan Eren'e baktı. Ya şimdi ya aslaydı artık... Ne olacaksa şimdi olsundu. 'Bu adam Niyazi Saygın, Babanın bir iş arkadaşı...' Eren karşısında duran adamı dikkatlice ve tehlikeli bakışlarla izlerken annesinin söyledikleri çok da umurunda olmamıştı ta ki 'baban' deyinceye kadar. İşte o zaman beyninde bir yerlerde seslice bir şimşek çaktı. Yıllarca adını bile diline almadığı adam. Her şeyiyle nefret ettiği, tiksindiği insanımsı bakteri, bütün nefretinin, hatalarının nedeni o mikroptu. Aniden dolan gözlerle annesine çevirdi kafasını. Nefreti bütün kaslarından yayılıyordu, damarlarında akan kan bile kaynarcasına yakıyordu tenini, gözünden akmak üzere olan yaşlar sadece ama sadece saf nefrettendi dahası değil. annesi Devam etti. Baban sağ olsun...' Eren birden araya girerek sesini yükseltti. 'O lağım faresine Baba demeyi bırak!' dedi büyük bir hiddetle. Annesi büyük bir şaşkınlıkla yutkunurken karşısında oturan adam ise sadece ona kızgınlıkla bakmakla yetindi. 'Bab-Nadir birkaç yıl önce bana ulaştı...' demek adı buydu Nadir... Eren'in içinde büyüyen nefret sanki kulaklarından çıkmam üzereydi, midesi bulanıyordu... 'Kanser tedavimi ödemek istedi fakat ben istemedim sonra dedi ki artık sorumluluğunu almaya hazırmış...biliyorum artık çok geç fakat ben bu dünyadan gittikten sonra o sana…' 'Hayır...Hayır böyle bir şey olmayacak!' dedi Eren hızlıca yerinden kalkarak. Annesi hızlıca gözlerinde biriken göz yaşlarını elinin tersiyle silerek Oğluna baktı. 'Eren...lütfen burada, benimle yeterince şey yaşadın. Artık hayatını yaşama vakti.Lütfen,benim için.' Eren bir annesine bir karşısında duran yaşlı, saçları beyazlaşmış adama baktı. Karşısında bacak bacak üstüne atmış Eren'in ne tepki vereceğini izliyordu. Annesine dönerek 'Ne yapmamı istiyorsun anne?' dedi içinden bu sorunun verdiği pişmanlıkla. Annesi hafifçe gülümsedi ardından yaşlı gözlerle 'Onunla git.' dedi yaşlı gözleriyle yaşlı adamı işaret ederek. Eren duyduklarına inanamayarak ' Ne?' dedi duyduklarına inanamayarak. Annesinin ondan vaz geçmesine mi yoksa yıllarca görmediği, duymadığı babasının ortaya çıkmasına mı? Annesi yalvarır gözlerle oğlundan bir tepki bekliyordu fakat tek gördüğü şey oğlunun hareket etmeden onlara şaşkın şaşkın bakmasıydı. Annesi oğluna sakin bir tonla ' Bunca yıl Eren...bunca yıl boyunca benim yüzümden çocukluğunu yaşayamadın, benim yüzümden büyük sorumlulukların altına girdin. Artık buna izin veremem. Nadir senin için yurt dışında bir okul bulmuş ve bugün gidiyorsun artık hayatını yaşama zamanın geldi' Eren her ne kadar karşı çıkmak istese de annesine baktığında bunun sadece ikisi için ne kadar gereksiz olduğunu anlamıştı çünkü biliyordu ki ne annesi ne de o davalarından vazgeçecekti. O gün başladı her şey…Eren o hastanenin çıkışında yanında o yaşlı adamla yürürken son kez arkasına baktı. Her şeyin artık çok farklı olacağını bilerek. Siyah limuzine bindiklerinde Eren sadece dışarı bakıp kaybolan binaları izledi. Yanında oturan yaşlı adam Erenle konuşmaya çalışıyordu fakat Eren onu duymamazlıktan geliyordu. Birkaç dakika sonra Eren, Elinde birkaç formu okuyan adama döndü. 'Söylesene Niyazi, neden o gelmedi de seni gönderdi?' Niyazi, boğazını temizleyerek pencerenin yanında oturan genç adama baktı 'Nadir Bey...acil gelişen bir aile yemeğine katılmak zorunda olduğu için gelemedi efendim ama...' Eren soğuk bir tavırla' cevabımı aldım…peki ailesinin benden haberi var mı?' bu soru aniden ağzından çıkmıştı, içinde bir gram bile sevgi yoktu ona karşı, sadece merak duygusuydu bu. Yaşlı adam bu sorusu karşısında elinde tuttuğu formları, elinde olmadan kırıştırıyordu. 'Bir hafta önce öğrendiler efendim...Hepsi sizinle tanışmak için sabırsızlanıyorlar' Eren kafasını tekrar pencere tarafına çevirirken 'eminim öyledir.' diyerek mırıldandı ve kararan gökyüzünde siyaha karışan ışıltılı binaları izlemeye koyuldu. O gün o arabada kendine bir yemin etti. Bütün nefretinin kaynağı, çocukluğunu elinden acımasızca alan o adam. Kendi katili, Babası pişman olacaktı. Tekrar hayatına girdiği için, hepsini pişman edecekti. O adam da o zenginlik de hepsini elinden alacaktı. Ne ailesini ne de kendisini bu dünyada yaşatacaktı. O adamın annesine yaşattıklarının intikamını almadan ölmeyecekti. Bu arabada sadece bir amaç için vardı 'İntikam' Eren Güven işte böyle Eren Haznedar oldu... Şok! Şok! Şok! Nadir Haznedar'ın birden ortaya bir oğlu çıktı! Eren Haznedar kimdir? Haznedar ailesine yeni üye, Eren Haznedar! Haznedar ailesi ilk kez bir arada görüntülendi! Eren Haznedar Londra'ya damgasını vurdu! Ünlü playboy babası ve ağabeyiyle kameralarımıza yakalandı! Ünlü playboy hollywood oyuncusu Chloe Yong ile görüntülendi ! Ünlü playboy sokak yarışında yakalandı! Ünlü playboy Eren Haznedar bugün İstanbul'a geliyor ! ?️ 7 YIL SONRA Zaaflar ve ihtiraslar... Aydınlık ve gölge... Gerçeklerimiz ve takındığımız maskeler, yalanlarımız ve bizi kovalayan gerçeklerimiz. Aydınlıkta mükemmel olmaya çalışırız, sırf biraz daha masum görünmek için. Karanlıkta ise aydınlığın kutsal ışığıyla vaftiz ettiğimiz ruhumuzu ve kalbimizi daha da çamura bularız. Bütün benliğimiz karanlığın en soğuk, en ıssız, öldürücü ve korkutucu köşesinde ortaya çıkar. İğrenç ve ölümcül yüzü karanlığın içinden o tiksinç gülümsemesiyle bize bakar. Soğuk ve bembeyaz ellerini uzatır davet karca, sinsi gülümsemesi ve sinsi bakışlarıyla. İşte o an...o an insanoğlu; nefretine, kinine, kıskançlığına ve en büyük zaafına; hırsına yenilir. O, karanlığa bir adım atar. Karanlık ise onu sımsıkı sarar. Hiç bırakmayacağını hissettirircesine. ?️ "En büyük sırlar, en büyük felaketlerin habercisidir" demişti bir yazar. Ne kadar da haklıymış diye düşünüyordu Talya, kahvaltı tabağında kalan son zeytinle uğraşırken. Aklı ve kalbi büyük bir mücadele içindeydi. Aklı diyordu ki "o senin ortağın!" Kalbi diyordu ki "yani? Bu bir ilişki yaşamamız için engel değil" aklı daha da bağırıyordu "seni kardeşi olarak görüyor!" Kalbi acıyordu. Hayır hayır daha da kanıyordu ama karşı gelmekten vazgeçmiyordu. "Beni seviyor biliyorum, sevmese bana öyle güzel bakar mıydı?" Aklı biliyordu ki o, herkese güzel bakardı; masum, haylaz bir erkek çocuğu gibi ama bunu dile getirmek istemedi. Çünkü kalbin daha da kırılmasını istemiyordu. Aklı yine bağırdı "Adam seni görmüyor bile!" Kalp sustu; olduğu yere daha da sindi, atışları yavaş yavaş sessizleşmeye başladı. Biliyordu haklıydı ama...ama bir umut bekledi...bekledi ki bu sefer aklı ilk defa haksız çıksın. Kalp kırıldı, hem de çok ama akla belli etmemek istedi, haklı çıkarsa aklın kurduğu hayal tekneleri teker teker ruhunun derinliklerine gömülür diye. Bunu istemezdi. Talya, masanın ucunda oturan babasına baktı. Her zamanki gibi telefonundan haber sitelerine bakıyordu. Kızına bakmak yerine... Tabağında kalan son yeşil zeytinle yaklaşık beş dakikalık uğraştan sonra çatalı sertçe tabağa bırakıp sağ eliyle küçük zeytini alıp hızlıca ağzına attı. Babası bir anlık gözlerini kızına kaydırdıktan sonra tekrar telefonuna çevirdi. Umarım ellerini yıkamayı unutmazsın kahvaltıdan sonra" Talya gözlerini devirdi ardından kahvaltı masasından hızlıca kalktı. Sessizliğin hâkim olduğu bu koca evde bir saniye bile kederi solumak istemiyordu. Masanın ucunda oturan babasına ilerledi ve yaşlı adamın yanağına küçücük bir buse kondurdu. "Bu akşam geç gelirim beni bekleme. " dedi babasının yanağında kalan mor rujun izini silerken. Babası kırgınlığın ve acının hâkim olduğu mavi gözlerini kızına çevirirken, Talya gözlerini duvarda asılı duran büyük, yuvarlak saate çevirdi. On dakika kalmıştı. Babası sakince "tam olarak kaçta gelirsin?" Diye sordu ama sesindeki üzüntü Talya’nın kalbinde yarattığı duvarlara kadar ulaşmıştı. Hayır!" Dedi kalbi ve aklı aynı anda. Affet ama unutma Talya!" dedi ikisi de aynı anda. "Affet ama unutma! Dedi Talya içinden. "Affet ama unutma!" Tekrar ve tekrar. "Bilmiyorum bekleme beni, sen yat. Ben zaten Hemşireyle konuştum bu gece ne olur olmaz diye yanında duracak, bir şeye ihtiyacın olursa ona söylersin." Dedi soğukça ve umursamazca. Babası elini kızının koluna uzattığında Talya aniden geri çekildi. "Sadece" dedi babası "sadece bugün yanımda kal kızım. En azından kardeşin için." Talya derin bir nefes aldı ve hızlıca ardına bakmadan kapıya yöneldi. Söylemek istedikleri...Bağırmak, çığlık atmak istediği her şey boğazına düğümlenmişti. Olmuyordu. Bağıramıyordu, nefesi yetmiyordu, affedemiyordu, kızamıyordu, nefret edemiyordu, hissedemiyordu. "Ne yapacağız? "dedi kalbi. "Susacağız ve bekleyeceğiz" dedi aklı. "Ama daha da acı veriyor bu bize "dedi kalbi, haklıydı. "Talya, ben bir yol bulamadım" dedi kalbi ve aklı aynı anda. Talya da bilmiyordu ki artık. Ne hissetmesi ne yapması gerektiğini artık. Sadece dursaydı zaman onun için. Belki birazcık nefes alması için. Çünkü çok yorulmuştu. Oksijen ve acı onu boğmaya başlamıştı. Hissediyordu her dakika zehir soluduğunu ve kalbinin çürümeye başladığını. Arabasına yaklaştığında bir anda arkasını üç katlı büyük evine döndü. Çürümeye yüz tutan evi şu ana dek ne kadar da acı ve keder sığdırmıştı içine. Duvarları ne kadar da sırrı hapsetmişti içine? Kaç tane doğuma ve ölüme yer vermişti ıssız, soğuk odalarına? Eski, çocukluğunun geçtiği odasına gitti simsiyah gözleri. Eskiden içine yıldızları sığdırdığı odaya, gözlerinde sönen kahverengilikle baktı o küçük, kahverengi pencereye. Kaç bekleyişe ve gözyaşına şahit olmuştu o oda acaba? Kaç gece beklemişti o küçük kız, o pencerede? Kaç defa yıldızlara yalvarmıştı o pencereden? Kaç defa izlemişti gökyüzünü elleri çenesinde? Küçüklüğü pencereden ona el sallıyordu ama Talya her zamanki gibi arkasını döndü. Arabasına binip son hızda gaza bastı. Bu evden her sabah aynı duygularla çıkıyordu: nefret ve tiksinti. Ne babasına ne de onlara. Sadece kendisine olan nefretine ve tiksintisine karşı. Herkesi affetmişti ama unutmamıştı. Kendisini ise ne affetmişti ne unutmuştu. ?️ "Seviyorum "dedi kalbi. "Saçmalama istersen " dedi aklı. "Sanane, Seviyorum işte sus!" Dedi kalbi heyecanla, Alya ise buna gülümsemeyle karşılık verdi. Kaya Haznedar, Talya'ya göre mükemmel erkeğin tek tanımı. Zeki, çalışkan, dürüst, komik, yakışıklı, cesur, cömert. Ve harika bir gülümsemesi var. Bu adama âşık olmamak elde değil. Sevdiği işi tutkuyla yapan bir erkek. Zaten Talya ondaki tutkuya kapıldı. Sevdiği şeyleri yaparken anlattıklarına, yüzündeki ifadelere, güldüğünde ortaya çıkan gamzelerine âşık oldu. Anlattığı şakalarına, merhametine. Kısacası onu "o" yapan şeylere tutuldu. Her şeyine. "Keşke o da olsaydı" demekle yetindi ruhu. Ruhu çok konuşmazdı. Sevmezdi konuşmayı, o soğuktu... çok soğuk. Kaya Haznedar ise hem ruhuyla hem kalbiyle hem de aklıyla harika bir adamdı. Ailesinin gururu, Talyanın ise her şeyiydi. Talya, gözlerinde büyük bir tutkuyla karşısında önemli bir şey olduğuna emin olduğu bir şeyi anlatan Kaya'yı izliyordu. Her ne anlatıyorsa Talya emindi ki kesinlikle çok önemliydi. Uzun, dikdörtgen masada oturan çoğu kişi Kaya'yı ciddiyetle izliyordu ama Talya sanki karşısında bir şaheseri izlercesine zevkle ve kocaman bir gülümsemeyle ona bakıyordu. "Anladık en çok sen seviyorsun! "dedi aklı. "Sevmek suç mu ya! "dedi kalbi. Aklı, gözlerini devirmekle yetindi. Kaya, Talya'ya döndü ve "Bu sana uyar mı Talya?" Dedi. Talya aptal bir sırıtışla karşılık verdi ardından "tabii." dedi. Neye tabii dediğini bilmiyordu ama emindi ki Kaya en doğru şeye karar vermişti. Kaya omzunu dikleştirdi ardından masadaki diğer dört kişiye baktı. Hepsi büyük bir dikkatle Kaya Haznedar'a bakıyordu. Kaya ise mavi takımını düzeltti ve asistanına döndü. "Yarın görüşmelere başlayalım o zaman Aslı. Görüşmelere bizzat sen katıl. Eren'i biliyorsun zor biri, o yüzden seçeceğin asistanın sabırlı ve çözüm odaklı biri olmasına dikkat et." Talya bir anda yerinden irkildi ve çatık kaşlarla olayı çözmeye çalıştı. Ne oluyordu? "Yemin ederim keşke ayaklarım olsaydı da terk etseydim şu kızı "dedi aklı. Talya şok olmuş bir şekilde bir Kaya'ya bir karşısında duranlara bakıyordu. "Eren" dedi kalbi fısıldarcasına. "Günaydın, uyuyan güzel "dedi aklı. "Eren" diye fısıldadı Talya tükürürcesine. O an Talya’nın beynine sanki kan sıçramıştı. Hem aklı hem beyni aynı anda "Eren" diye bağırdı. Ruhundan yine bir ses gelmedi. Yavaş yavaş yok oluyordu hepsi hissediyordu; biliyorlardı. Buzlar kraliçesinin ruhu yok oluyordu karanlıkta...kendi karanlığında. ?️ "Neden?" diye sordu Talya içindeki acıyı saklamaya çalışarak. "Neden göremiyorsun Talya?" Dedi Kaya sesinde hem sitem hem de şefkat vardı. "Bu ikiniz içinde bir fırsat. Görmüyor musun?" Dedi Kaya Talya'ya bir adım daha atarak. "Sanırım sadece kalbi de kör değilmiş "dedi aklı. "Sus artık!" dedi kalbi yalvarırcasına. "Ben çok net görüyorum her şeyi, âmâ göremeyen sensin Kaya! "dedi Talya gözyaşlarına hâkim olmaya çalışarak. Kaya derin bir nefes aldı ama aklında kelimeleri tartamıyordu. Aklı dedi ki Kaya'ya "Neden susuyorsun? Desene ona! Anlatsana her şeyi! Sen aptalsın Kaya Haznedar! Anlatsana!" Kalbi onu sustururcasına hızlıca atıyordu. "Keşke anlatabilsek Kaya ama her şey için çok geç. Talya'ya âşık olmamalıydık değil mi? Bu çok yanlıştı. Ama çok güzel gülümsemiyor mu?" Sonra ruhu dedi ki "o mükemmel Kaya, gözleri çok güzel, saçları güneş ışığında ipek gibi görünmüyor mu sence de?" Kaya'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ama ardından hemen yok oldu. Aklı dedi ki "Sevme Kaya! Bakma gözlerine! Bu hepinizin geleceği için. Belki ileride bir şansınız olabilir. Aşkına karşılık verebilir" Kalbi derin bir nefes aldı ve dedi ki " şu an değil, şimdi değil Kaya" Ruhu da onlara katıldı "Şimdi değil Kaya" Kaya derin bir nefes aldı ve heyecanla karşısında duran gözü yaşlı kadına baktı. "Erenle sen...Harika bir ortak olacaksınız" dedi hevesle. "Hayır!" Dedi Talya kızgınlınlıkla ve ofisin ortasında duran yuvarlak masaya sinirle yürüdü. "O sen değil bir kere! O senin gibi değil Kaya!" Dedi sesindeki nefret adeta odanın beyaz duvarlarında yankılanarak. Dedi ki Talya'nın ruhu"acıyor mu?" "Evet" dedi kalbi tek bir nefeste "çok acıyor" "O günkü kadar mı?" "Hayır" dedi kalbi yine tek bir nefeste. "O gün sen öldün ruh. O gün yavaş yavaş hayalet olmaya başladın hala daha olmaya devam ediyorsun. Ama hayır ben de aynı şeyi yaşamayacağım' dedi kalp. Akıl sessizdi. Akıl oyun dışıydı o günkü gibi. "Neden?" Dedi Talya. Eliyle kendini gösterdi "Ben mi bir şey yaptım?" Küçük bir çocuk edasıyla kaslarını çattı ve dudaklarını büzdü " kırdım mı seni istemeyerek?" "Hayır" dedi Kaya hızlıca ve Talya'ya doğru hızlıca ilerledi. "Senin bir hatan yok. Ben seni üzmek istememiştim. Düşündüm ki...Belki Eren benim yerime geçerse yani o maliye işinden anlıyor benim alanım maliye değil ki zaten. O daha iyi sana yardımcı olur diye düşündüm gerçekten." dedi Talya'nın elini sakince tutarak. Diğer eliyle yanağına düşen gözyaşlarını hafifçe siliyordu. Dedi ki kalbinin sesi Kaya'ya " onu ağlattın! Seni asla affetmeyeceğim" "Affetme!" dedi aklı gürleyerek. "Peki ya o?" Dedi Talya. O neden geliyor başkası gelsin olmaz mı?" Sesi ince ve çok pürüzlü çıkıyordu ama Kaya ona büyük bir sevgiyle bakıyordu. "Çünkü o çok iyi " dedi kardeşini savunarak." O değişti Talya, büyüdü. Bizim gibi." Talya dalga geçercesine güldü ve gözlerini Kaya'nın arkasında duran çalışma masasına çevirdi. Aniden dolan gözleri Kaya'ya döndü ve o soruyu sordu " Ne zaman döneceksin? "dedi. Kaya iki elini de Talyanın omuzlarına yerleştirdi ve son kez ona sıkıca sarıldı. "Bugün son günüm, yarın Eren tamamen burada çalışmaya başlayacak" dedi. Sesi boğuk çıkmaya başlamıştı, kafasını Talya’nın omzuna gömdü ve son kez onun kokusunu içine çekti. Talya ise dolu ve kızgın siyah gözleriyle karşısında duran çalışma masasına odaklanmıştı. Bir eliyle Kaya'nın ensesini okşarken diğer eliyle sırtını okşuyordu. Kalbi yine konuşmaya başladı bu sefer vücudunda kan yerine nefret dolaşıyordu ve bu nefretin kaynağı kalbiydi. Dedi ki kalbi büyük bir tiksintiyle " onu mahvedeceğim!" Dedi ki aklı büyük bir sinsilikle " onu mahvedeceğim!" Dedi ki kibri " onu mahvedeceğim!" Dedi ki gururu "onu yalvartacağım." Dedi ki şeytani yanı "onu ateşimde kavuracağım." Ruhu sessizdi...hissiz ve yok olmaya yüz tutmuştu. ?️ Saniyeleri dakikalar, dakikaları saatler kovalamıştı. Yaşlı adam son demlerini dolduran sabrıyla karşısındaki kapıyı izliyordu. Önünde küçük bir doğum günü pastası duruyor, üzerinde yanan mumu söndürüp tekrar yakıyordu. "Efendim, o gelmeyecek." dedi yanındaki genç kadın. Ama bilmiyordu ki yaşlı adam, kızına güveniyordu. Gelecekti, her zaman gelirdi. Kızı onu bırakmazdı. Karısı bırakmıştı, oğlu da ama o değil, kızı terk etmezdi onu. "Gelecek. Dedi kararlılıkla. O beni bırakmaz demek istedi ama yaşlı adam bırakmıştı kızını, onu terk etmişti, nefretini ondan çıkarmıştı. Ama gitmemişti kızı. Yanında durmuştu hep. Sahiden kızı onu neden bırakmamıştı? Yaşlı adam hep sevgi demişti buna. Merhamet? babasına olan sadakati? Yaşlı adam da bilmiyordu nedenini ki. Tam bir cevabı yoktu buna. Genç kadın adama yaklaştı " isterseniz pastayı keselim, kızınız'a da bir dilim ayırırız efendim?" Yaşlı adam kederini içine atarak yüzüne mutlu bir ifade takındı. Heyecanla genç kadının yüzüne baktı" oğluma da kes ama! O çikolatalı pastaya bayılır!" Genç kadın samimi bir gülümsemeyle yaşlı adamın elinden çakmağı aldı ve pasta tabağını mutfağa götürdü. Yaşlı adam tekerlekli sandalyeyi hareket ettirerek merdivenin yanındaki asansöre ilerledi. Gözlerini her zamanki gibi asansöre odakladı. Merdivenleri görmemeye çalıştı. Yine gözleri dolmuştu. Yine duygusallaşmıştı. Hayır dedi kendi kendine. Yapma dedi kendi kendine. Ağlamak yok bugün söz verdin kendine dedi. Asansöre girer girmez. Üçe bastı. Derin derin nefesler alarak göz yaşlarını engellemeye çalıştı. Ama olmuyordu. Neden olmuyordu? Yaşlı adam kendinden nefret ediyordu. Kendine olan nefreti her gün daha da baskı yapıyordu omuzlarına. ?️ "Gelmedi değil mi " dedi yaşlı adam ayak ucunda oturan genç kadına. Genç kadın ne diyeceğini bilmezcesine dudaklarını araladı ama sonra geri kapattı. "Gelmedi." dedi kafasını çevirerek. "Efendim?" dedi genç kadın üzgün bir ifadeyle. "Biliyorum, "dedi yaşlı adam hüzünle "İşi vardı yine, ama olsun sonuçta üç yüz altmış beş gün boyunca yanımda olacak değil ya bir gün de olmayıversin canım." dedi gülmeye çalışarak. "Efendim?" dedi genç kadın ama kelimeler boğazına takılmış gibiydi zar zor konuşuyordu. "Kahvaltı hazır mı?" Diye sordu yaşlı adam aniden büyük bir hevesle. "Talya kalktı mı? Bu sefer masada zeytin olmasın ama dün Kızım yiyemedi onlardan, tadı da hiç güzel değildi ki. Koymasınlar zeytin falan yemeyelim. Hatta eve zeytin girmeyecek bundan sonra, kimse yemesin" dedi bir yandan üstündeki battaniyeyi atarak. Genç kadın gözündeki yaşları engellemeye çalışırcasına büyük bir savaş veriyordu fakat bu çok zordu. Buğulu gözlerle tekerlekli sandalyeyi yaşlı adama yaklaştırdı ve ona destek olarak yavaşça tekerlekli sandalyeye oturttu. Ardından komodinin üzerinde duran küçük battaniyeyi yaşlı adamın üzerine örttü. Burnunu çekerek çatallı bir sesle" bugün hava biraz soğuk efendim, kızınız sizi hasta görmek istemez değil mi?" Yaşlı adam onaylarcasına kafasını salladı ve kızın onu aşağı doğru götürmesine izin verdi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Ağanın Sözde Karısı

read
92.9K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
569.4K
bc

AŞKLA BERDEL

read
94.8K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.5K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.5K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
66.6K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook