Çerçevenin Dışında

3007 Words
Sırtımı malikanenin bahçesindeki ağaca yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirmiştim. Eyda ve Alp'in soru yağmurları üzerime sağanak gibi yağarken yapabildiğim tek şey yılmadan cevap vermekti. "Sorun senden yaşça büyük biriyle arkadaş olman değil," dedi Alp. "Dışarıya bile çıkamayan biriyle sadece evin içinde zaman geçirmen. Aklıma kötü kötü sahneler geliyor." Tepkisini mantıksız bulmadım fakat Bars'la beş dakika geçirse onun öyle biri olmadığını anlardı. "Evinde yaşamayacağım, sadece bazen gelip gideceğim o kadar." "Bars'ı hayata hazırlıyorsun yani?" Eyda göz kırptığında başımı salladım. Öyle denebilirdi, yakın bir sonuç. Rüzgar sert esmeye başladığında bakışlarımı malikanenin duvarlarına çevirdim. Bars pancereydi, bana bakıyordu. Bunu yapacağını bildiğim için kendimi ağaca yaslamış, Alp ve Eyda'yı da eve sırtı dönük durdurmuştum. "Eve gidebilmemiz için para ver." Bakışlarım Alp'i bulduğunda kendinden emin durdu. "Bizi buraya kadar getirdin, kitabı da sattın, işi de bağladığına göre artık dönebiliriz." Eyda utançla araya girerek, "Saçmalama Alp," diye fısıldadı. Alp eliyle siyah saçlarını karıştırırken bunu umursamış görünmüyordu. "Hayır, olması gerekeni söylüyorum. Nora büyük ihtimalle eve özel araçla dönebilir ama bizim yol parasına ihtiyacımız var." Psikoloji kitabını satmadığımı söylersem umarım bu öfkeli halini körüklemezdim. Alp'in koyu kahve bakışları odağını sürekli değiştirse de sinirle karışık söylediğini biliyordum. Haklıydı da ay sonunda olan öğrenci klasiği olarak paramız gerçekten çok azdı. Çantamın fermuarını açtım. "Parayı almadım, eve dönüşte alacaktım. Size bende olanları veririm, otobüsü kaçırmayın." Ivır zıvırları itekleyerek cüzdanımı buldum. Son paramı da verecektim ama zaten bunu göze almıştım. Bursum birkaç gün sonra yatacağı için açığı kapatabilirdim. Eyda utançla da olsa kağıt paraları aldı. "Biliyorsun, Nora. Aslında sorun değildi fakat bu otobüsün ücretleri pahalı. Senin için olmasa buraya asla gelmezdik." Cesaret bile etmezdik. Kuzey yakadaki eğlence mekanları bir ya da iki taneydi ve öğrenci toplulukları seçenek olarak bile yer vermiyordu. Sadece şehrin böyle bir bölgesi olduğundan haberdardık, o kadar. "Farkındayım," dedim Alp'e bakıp. Bana böyle soğuk davranması moralimi bozarken pürüzsüz asfalt yolda bir fren sesi duyduk. Malikaneye yakın bir bölgede duran siyah Range Rover galeriden çıkmış gibi tertemiz ve canlı görünüyordu. Kapı açıldığından içinden orta yaşın üzerinde olduğu belli olan fakat fiziki anlamda oldukça dinç görünen bir adam indi. Bize doğru döndüğünde sırtımı ağaçtan ayırdım. Mekanik bir şekilde üçümüz de yan yana pozisyon almıştık. "Nora ve arkadaşları?" Eyda işaret parmağını bana uzatıp, "Nora," dedi. Ardından kendisiyle Alp'i gösterip, "Ve arkadaşları," diyerek tanıttı. Adamın suratında mimik oynamamıştı. Siyah saçlarında seyrek de olsa beyazlar bulunuyordu ve sol yanağında derin bir yara izi vardı. "Bars Bey sizi eve bırakmamı söyledi." Başımı hızla malikanenin camına kaldırdım. Oradan bile gözlerimizle iletişim kuruyorduk. "Gerek yok biz kendimiz gideriz," dedi Alp. Şoför olduğunu düşündüğüm adam ve Alp kısa bir an bakıştı. Bizi zaman kaybı olarak görüyordu. Uğraştırmayın, ikiletmeyin diye mırıldanan ela bakışlara sahipti. Telefonu çaldığında Alp'le göz kontağını kesmeden açarak kulağına götürdü. Büyük telefonu iri suratının neredeyse yarısında bitiyordu. "Evet efendim, söylediğiniz gibi." Gözleri beni bulduğunda başını salladı. "Nasıl uygun görürseniz." Bir süre dinledikten sonra karşı taraf kapatmış olacak ki aniden kulağından çekerek ceketinin iç cebine koyduğunda bu defa Eyda'ya baktı. "Nora akşam eve gelmezse polisi arayıp plakayı vererek şikayetçi olabilir ve robot resmimi çizdirebilirsiniz." "Buna şey diyebilir miyiz, Bars ve ikna yöntemleri?" Çaktırmadan Eyda'nın koluna dirseğimle vursam da hak veriyordum. "Zengin bir şımarık ve emirleri diyelim." Alp evin duvarına iğneleyici bir bakış attığında hızlı adımlarla yürümeye başladı. "Sen geliyor musun?" Eyda şoförün sorusu karşısında başını salladığında adam aracı işaret etti. Kaşlarım çatık bir halde olanları idrak etmeye çalışırken Eyda çantamın açık olan fermuarını çekiştirip içine parayı sıkıştırdı. Ben bir şey söyleyemeden arabaya doğru hareket ettiğinde şoför arkasında, Alp ise daha ileride ve bağımsızdı. Koşarak Alp'e yetiştiğimde kolunu tutarak bana dönmesini sağladım. "Durur musun biraz?" Eyda yanımızdan geçerken sussam da kısa bir süre sonra yeniden konuşmaya başladım. "Başımın çaresine bakarım, buna eminsin. Eyda ise tanımadığı bir adamla gitmek yerine seni yanında istiyor olabilir." Alp istemsizce arabaya baktığında Eyda'nın binmek yerine orada öylece durduğunu gördü. "Yanına git." Boyumuz yakın olduğu için başını bana çevirdiğinde göz göze gelebiliyorduk. "Eyda yalnız kaldığında panikleyebilir. Bense bununla mücadele edebilirim. Başım belaya girse bile bu senin suçun olmaz, Alp." Duraksadım ve ardından gözlerini kaçırmasına sebep olacak hamleyi yaptım. "Hiçbirinde senin suçun yoktu." Bunu Alp'e sürekli hatırlatmak zorunda kalıyordum. Alp'i geçen sene tanıdığımda sevgilisinin ölümünü atlatamayan biriydi. Olayla ilgili hâlâ çoğu şeyi bilmiyordum. Aynı üniversitede fakat farklı bölümlerdeydik. Ondan okunan soğukluğun, öfkenin ve umursamazlığın ardında bir olayın yattığını tahmin ediyordum. Bana kendini açtığı ilk dönemler sorumluluk almaktan kaçınan biriydi. Benle ve Eyda'yla yakınlaştıktan sonraysa zaman zaman içindeki koruma içgüdüsü ortaya çıkıyordu. Evde yaşanan en küçük olayda bile suçsuz olmasına rağmen kendini suçlu hissediyordu. Range Rover'a yürüyen adımlarını arkasından bakarak izledim. Bazı konularda dediğim dediktim, Alp'le bu yüzden zıt düştüğümüz oluyordu. Eyda'yı ve beni bugün aynı anda koruyamazdı. Birini seçmişti, işte şimdi olması gerektiği gibi gidiyordu. Araba hareket ettiğinde malikaneye yürüdüm. Bu kapının kaderi açık kalmaktı sanırım. İçi de geniş olduğu için tam bir han kapısıydı. Bu geçişimde ise arkamdan kapattım. Bars'ın baktığı pencerenin salona ait olduğunu düşündüğümde yanılmamıştım. "Gösterişli," diye mırıldandım. Klasik bir malikane salonuydu. Daha önce izlediğim film ve diziler dışında hiç görmedim ama bundan sonra gerçek ikinci bir malikane de göremeyeceğim için benim için klasiklik artık budur. "Beğendin mi?" Bars tekli koltuğa oturmuştu. Ev sahibine özgü en başta duran şu pahalı koltuğa. Üzerindeki gri t-shirt ve kot pantolonuyla aykırı görünüyordu. "Güzel mimari." Ne diyeceğimi kestiremediğim için yakınındaki koltuğa bıraktım bedenimi. "Kendinden bahsetmek istersen dinlerim." Gülümsediğimi görünce dudakları kıvrıldı. "Yani insanları dinlemeyi severim." "Beni boş ver, hayatımda güzel hiçbir şey yok." Kalp kırıklığı okunan simasına baktığımda gülümsemesi silindi. "Bence sen kendini ve o renkli hayatını anlat." "Renkli bir hayat mı?" Suratımı buruşturdum. "Okul, sınavlar, arkadaşlar ve içindeki gizli sorunlar, konferanslar, seminerler, klinik..." Aniden durdum. "Klinik yok. Artık yok." Yarın yeni bir iş bakınmam gereken sorunu hatırladım tekrardan. Ne güzeldi, unutmuş gibi davranması. "Klinik sayfası seni takipten çıkmış. İstifa mı ettin?" Kaşlarımı havaya kaldırdım. Stalk konusunda gerçekten iyiydi. 3000 kişiyi takip eden birinden de ancak bu beklenirdi. "Bir öğrencinin istifa etmesine izin verirler mi sanıyorsun?" Çantamı boynumdan çıkarıp yanıma bıraktım. "Kapı dışarı edildim." Bars en ufak tepki vermedi. Benimle sanki konuşmaya ihtiyacı olduğu için diyaloğa giriyor gibi görünüyordu. "Ne sebeple?" Cümleleri kısa, soruları keskindi. "Kanunsuzluk," dedim tek seferde. "Düşünebiliyor musun? İnsanlara yasal olmayan ilaçlar satmak. Birkaç hapla iyileşeceğini düşünenler o kadar fazla ki. Hassas noktayı biliyorlar. Korkunç." Saniyeler uzarken beni duymadığını düşündüm. Gözlerime bakmasına rağmen aklı başka yerde gibiydi. Bakışlarımı salonun içine çevirdim. Şamdanlarla döşenmiş bir yemek masası, yağlı boya tablolar, yapay çiçekler, bordo bir halıydı iki saniyede görebildiklerim. "Korkunçlar, öyle değil mi?" Kısık çıkan sesini buldu yeni odağım. "Hasta eden bir yanı var insanların, çoğu veba gibi. Yara açıyorlar, kabuk tutmadan yarayı kanatıyorlar. Acıdığını bildikleri için sürekli aynı yeri deşiyorlar." Kitap gibi konuşuyordu. Aklının kıyısında kalanları dökecek yer ararcasına. Uzun süredir biriyle konuşmamış gibi. Daha da önemlisi işte bu yüzden böyleyim demek istiyordu cümleleri. "Beni nasıl buldun?" dedim konuyu değiştirmek için. Yeşil gözleri yüz hatlarımdan kıyafetlerime doğru milim milim indi. Bars'ın bakışları rahatsız edici değildi. Dışarıda bir yerde denk gelsek beni süzdüğünü düşünebilirdim ama burada, bu biçimde sadece beni tanımaya çalışmasına bağlıyordum. Dudağı sağa doğru kıvrıldı. "Standartların üzerinde güzel." "O manada değil." Yanaklarımın içini dişledim. Kişiliği ve sorunları nedeniyle soğuk olacağını düşünmüştüm; daima. Aramızda hayal ettiğim kadar duvar bile oluşmamıştı. Birine gerçekten ihtiyacı vardı. "Kliniği bir senedir sosyal medyadan takip ediyorum. Tanıtımlar, her gün paylaşılan pozitif mesajlar, akademik ödüller, ünlü doktorlar, küçük renkli tavsiyeler." Başını hafifçe yana eğdiğinde ağzını açtı fakat bir süre konuşmadı. Aklından geçen cümleleri toparlamış olacak ki gülümsedi. "Bir de i********: hikayelerini gülerek başlatan şu küçük kız." Bana başarı getiren, iş bağlayan, insanlara yaklaştıran gülümsememden bahsediyordu. Oysa şimdi onun yeşil gözlerine bakarken gülmüyordum. Dudaklarım kıpırtısız, ağzından çıkanları duymayı bekliyordum. Belki de onun gözünden kendimi tanımak istiyordum. "Bir yerde okumuştum," dedi toparlamak ister gibi. "Mutlu bir insanın altında yatan depremler olabileceğiyle ilgiliydi ama sanırım kafam karıştı, tam hatırlamıyorum." Bakışlarını utançla eğdiğinde gülümsedim. Sanırım onun kafasını karıştırıyordum. Gözlerimi kırpıştırdım. "Bu tarz epey söz var." İkimizin arasına doluşan sessizlik gergin bir hava oluşturdu. Görünmez bulutlar tepemize doğru yükseldi. Akşamüstünün ılıklığına rağmen üşüdüğümü hissettim. "Kalbini kim acıttı?" Bars kollarını dizlerine yaslayarak vücudunu eğdi. Merak ediyordu; en az onu merak ettiğim kadar. "Ailen?" Durdum. Konumuz ben değilim, konumuz bu olmamalıydı. Onu tanımıyordum, hiçbir şey anlatmak zorunda değildim. Gözlerimi çevirip başımı olumsuz anlamda salladım. "Ailem yok." Olmadıkları için konuşamazdık. Dudaklarını birbirine bastırdığında yüzündeki o hüzünlü maske yeniden peydalanmıştı. Bu defa bana özel, bana üzüldüğünden. Böyle olmasını istemiyordum. Birçok hikaye ve gönderi paylaşıyordum fakat hiçbirinde ailemden bir iz yoktu. Buna bağlıyor olmalıydı. "Ne oldu onlara?" dedi düşüncelerimi okumuş gibi. Bulanık görmek için yanlış zaman. Hayatı tanımaya çalışan birine hayatındaki en büyük acıdan, en ufak kalmış yarımdan bahsedemezsin. Bu Bars'a ve unutmak için yaptıklarıma haksızlıktı. "Bir şey olmadı, sadece öldüler." Koltuğun küçük süs minderini çekip kucağıma yerleştirdim. Krem rengi püsküllerine parmağımı doladım. "Eğer okula gitseydin hangi bölümü okumak isterdin?" Sesim titrerken püskülleri tırnaklarımın arasına geçirdim. "Ben konservatuar okumak isterdim. Devasa bir piyano çalarken şarkı söylemek, koskoca bir sahnede. Şehrin, hayır hayır dünyanın tüm müzisyenleri sahneye kırmızı gül fırlatsınlar." Dudaklarımı ıslatıp gülümsedim. "Ama piyano çalmayı bilmiyorum ve sesim, bir müzik perisi sihirli değneğini ses tellerime saplasa bile güzelleşmeyecek kadar kötü." Komik olmasa bile ufak bir tebessüm beklerdim. Konu değiştirme çabam var, hayal desen geniş. Bana ayak uydur, Bars... "Nasıl öldüler?" Gözlerimiz bir süre daldığında, bakışlarından kopmak için tavana baktım. "Ruh bedenden ayrılır falan, öyle bir teori hikayesi. Ben de tam bilmiyorum." Bars incinmiş bir ifadeyle geriye çekilip oturuşunu düzeltti. Kollarını koltuğun kenarlarına dayadı. Salona ilk girdiğim andaki gibi durdu; uzak ve soğuk. "Anlatmamakta kararlısın. Oysa ben arkadaş olduğumuzu sanmıştım." "Belki de o kadar arkadaş değilizdir henüz?" Ağzımdan çıkan cümleyi o an için umursamamıştım. Sanki Bars daha çok umursamış gibiydi çünkü endişeli görünüyordu. "Affedersin." Gözleri irileştiğinde aniden yutkundu. "Elbette, ben sadece konuşursan dinleyebileceğimi bilmeni istediğim için ısrar ettim. Yani, yani olay ne kadar acı olsa da." Gözkapaklarını indirdi. "Özrüm kabahatimden beter oldu şu an. Seni üzdü mü tüm bunlar?" O kadar ilgili konuşuyordu ki... Bir an için daha fazla üzgün görünmek istedim. "Nora, biliyor musun evimizde bir piyano var." Heyecanla ayağa kalktı. "Bana pek devasa gelmedi ama senin vücut standartlarında bir kıza göre tam aradığın model." Gülerek ayağa kalktım, o da gülümsedi. Sanki alnı terlemişti ve nefesi kesinlikle hızlanmıştı. Bir anda öylece çekip gitmemden korkmuştu. Aramızda bir sınır olduğunu unutmuştu. Salonun kapısından koridora adım attığımızda geriye dönüp koltuğun üzerindeki çantama baktım. Telefonu yanıma alıp almamam gerektiğinden emin değildim. Bars duraksadığımı bile fark etmemiş, birkaç metre ileride duran merdivene varmak üzereydi. Heyecanlıydı, çocukça olanından. Bu yüzden saçlarımı omuzlarımdan geriye itekleyip ona yetiştim. Merdivenlerden çıkarken yüzünde yan profilden ayırt edebildiğim bir gülümseme vardı. Bana baktığında göz göze gelsek de gülüşü utançla silinmemişti. Ben de gözlerimi kaçırmama rağmen eşlik etmiştim. "Sen benim hakkımda sadece şu garip kişiliğimi biliyorsun bense o kadar uzun süre, seni şu küçük ekrandan izledim ki. Haberin bile olmadan tanıştım, arkadaş oldum seninle. Şimdi sadece yan yanayız, tek fark bu." Ağzım açılırken yandan bir bakış attım. "İki kişilik bir sosyalleşme demek, ha? Üstelik ön hazırlığı olan. Gerçekten dahiyane." Odaların yanından geçerken gözüm tüm mimari detaylardaydı. "Bu kafayla harcanma. Kesinlikle üniversiteye gitmelisin. Prosedür gereği geçmen gereken sınavda belki panikten dolayı başarısız olacaksın ama mühim değil. Onun da çözümü var; özel okul, uzaktan eğitim." Bars'ın güldüğünü fark ettiğimde numaradan şaşırmış gibi yaptım. "Ben burada geleceğin için planlar yapayım, sen yarınlar olmayacakmış gibi gül. Piyanonu bozduktan sonra internetten test kitapları bakacağız daha." "Ben genetik mühendisiyim, Nora." "Siktir oradan!" Ağzımı aceleyle kapadım. "Ama sen, yani nasıl?" Bu ne biçim soruydu bilmiyorum ama o anlardı. "Söylediğin taktik yıllar önce ailemin aklına gelmiş." Bars yürümeye devam ettiğinde istemsizce peşinden gittim. "Sınav sonucum berbattı ve hayatımdaki en kötü günler listesinde ilk sıralardaydı. O yıllarda okulun yarısından fazlası özel hisseye aitti, kaydım parayla çözüldü. Nadiren hocalar eve geldi, genellikle bilgisayar kamerasıyla ders aldım ama okulu zamanında bitirdim. Üstelik seninle aynı üniversiteden mezun oluyoruz. Eh, ben üniversiteyi bitirdiğimde sen henüz liseye yeni başlamıştın muhtemelen, dolayısıyla okula dair tek ortak noktamız bu." Kampüste bitkin bitkin gezen mühendislik öğrencileri geldi gözümün önüne. Okulun en zor bölümlerinden biriydi ve dört sene içinde bitirene gerçekten denk gelmemiştim. Bars ise bunu sadece uzaktan eğitim alarak başarmıştı. Odasının önünde durduğumuzda kapıyı açtı. "Piyano bir üst katta ama benim ilacımı almam gerek." Başımı salladım. İçeriye girdiğinde eşikte durmaya çalışsam da duvara asılan çeşitli formüller, yabancı dillerdeki yazılar, ansiklopedi kalınlığındaki kitaplarla o kadar teşvik ediciydi ki ileriye doğru adım atmaya engel olamadım. Zeki erkeklerden hoşlananların fantezi odası gibiydi. "Aklım gibi biraz dağınık bir oda, kusura bakma." Komodindeki sürahiden bir bardağa su dolduruyordu. "Düzensiz bir düzen," diye mırıldandım. Ellerimi kalçamın yukarısına yerleştirip seyrek adımlara yanına yürüdüm. Çift kişilik yatağın üzerinde kobalt mavisi bir nevresim takımı vardı. Deterjan kokusu buradan bile burnuma doluyordu. Kafamı kitaplığa çevirdiğimde Bars da çalışma masasına doğru gelerek bardaktaki sudan boğazını ıslatmak için bir yudum aldı. Bardağı bilgisayarın yanına bırakıp, elini raflardan birine uzatarak ilaç şişesini çıkardı. "Bir dakika," dedim kaşlarımı çatıp. Kafamı eğip ilacın adını okurken net görebilmem için çevirdi. "Ciddi olamazsın. Bu antidepresan en şiddetlisi!" Bakışlarımı kaldırıp sessiz yüzüne baktım. "Eminim, bak eminim bunu içmeni gerektirecek boyutta bir şey yok." Şişeyi kendine yaklaştırıp kapağını açtı. "Bunu gerçekten doktorun yazdığına inanmamı beklemiyorsun değil mi?" Gözlerini kaçırdığında sakin kalıp kontrolü ele alabilmek için burun kemerimi sıktım. "Doktorunun adı ne, Bars?" "Onu bulamazsın." Şişeyi avucuna eğip küçük beyaz hapı yakaladı. "Çünkü yurtdışında." İçmesine engel olabilmek için rahatsız ettirmeyecek incelikte koluna dokundum. "Onu bulamam çünkü yok, öyle değil mi?" Bana baktığında fısıltıyla ekledim. "Yapma, Bars." Elini usulca havaya kaldırdı. Aralık duran ağzına avuç içini yasladı. Hiçbir şey yapamıyordum izlemekten başka. Dişleriyle aynı renkteki hapın, ağzının içine yuvarlandığını bile gördüm. Ardından parmakları suya uzanınca konumu sebebiyle yeniden bana dönmek zorunda kaldı. Ufacık, ufacık bir tereddüt hali sezinledim. İçmesi gerektiğine dair inancı daha baskın gelmiş olmalı ki bardağı kavrayıp, dudaklarının arasına yerleştirdi. "Kafana göre olmaz, Bars. Bu şekilde ilerleyemez, çözülmez. Bunlar seni bir gün öldürebilir bile." "Şu an yaşıyor muyum?" Suyun parlaklaştırdığı dudaklarına değdi gözlerim. "Sen buna hayatta olmak mı diyorsun? Kim inandırıyor o kadar insanı buna?" Elindeki bardağı odanın diğer köşesine doğru fırlattığında boy aynasına isabet etti. Kırılmanın yankılı sesi yüzümün ekşimesine sebep olurken kulaklarımı kapadım. "Bu ayna bile benden daha özgür! Paramparça ama kurtuldu, artık çerçevenin dışında." Panikten, korkudan, üzüntüden gözlerim dolarken bir adım geriye gittim. Bars bana bakıyordu, ben her yere. En çok aynaya. Her yere fırlayan kırıklara, etrafımızdaki tehlikeye, sessizliğe. Anlayamıyordum. Bars benden uzaklaşarak yatağının kenarından yürüdü. Sırtını dolabın kapaklarından birine yaslayıp kayarak oturdu. "Git." Ellerimi kulaklarımdan indirdim. Ayaklarım engelleyemediğim bir şekilde zaten geriye kayıyordu. Onu yalnız bırakmak istemesem de sanki yanında durmam da bir şeyi değiştirmez gibi geliyordu. İşaret parmağını kırılan boy aynasının arkasındaki pencereye kaldırıldı. "Şimdi tek çıkış tam da şurada olsaydı, sen yerdeki camların üzerine basa basa oraya koşardın." Parmağını indirip kollarını serbest bıraktı. "Ama kapı sana yakın ve canını acıtacak kırıklar yok. Bu yüzden git, Nora." Kafasını çevirmeden gözlerime kısıkça baktı. Kal, Nora. Bir girdabın içinde döne döne kaybolduğunu düşündürdü bu hali. Ben aşağıdan ona bakarken o sonsuz bilinmezliğe kapılıyordu sanki. Bars'ı oradan çekip alamazdım ama içinde değil de tıpkı benim gibi dışında olduğunu düşündürebilirdim. "Annem." Saçlarımı gözümün önünden çektim. "Bir trafik kazasında öldü." Başımı eğip Bars'ın yanına yürürken ağladığımı parkeye bir damla yaş düşünce fark ettim. Oldukça yakınına oturdum. Dolabın aynı kapağına sırtımızı yaslıyorduk. Bana bakmamaya çalışıyordu; bana bakmasını da istemiyordum. "O gece polisler bizi aradığında." Boğazımdan bir hıçkırık çıkacağı esnada aceleyle durdum ve yutkundum. "Olay yerine babamla birlikte gittiğimizde, orada annem için ağlayan ikinci bir adam daha vardı." Ben önümdeki yatağın mavi dokusuna bakarken Bars kafasını bana çevirdi. Evet, yüzüme bakılması gereken yer tam da burasıydı. "Aynı gün. Sevdiğin biri ölüyor, giderken seni de öldürüyor. Yaşarken sakladıklarını ölüm açığa vuruyor." Bars yutkunduğunda anlatmaya devam ettim. "Babam için çok zordu. Yabancı adam utanmadan cenaze işlemlerinde bile yanımızdaydı. Bilmiyorum, belki de kendince haklıydı. Düşünsene, mezarının başına gittiğinde oraya diğer sevgilisi tarafından bırakılan çiçekleri görüyorsun. Duvarlara resimlerini mi asmak lazımdı yoksa hepsini yakmak mı?" Ağlarken gülümsedim. "Babam ilk bir ay acımı yaşamam için bana izin verdi. Vurdum, kırdım, döktüm, sonra kendim topladım. Bir ayın sonunda gerçekten daha iyisin, ikinci gün bile ilk günle aynı olmuyor. Otuz gün sonunda okula gidebilecek hale geldim. Teşekkür ettim anneme, hiç değilse onu eskisi kadar çok sevmeden gitmeyi başardı ve daha az acıttı." "Özür dilerim, Nora." "Şeyi bilir misin?" diye devam ettim, onu duymamış gibi. "21 gün kuralı. Bir şeye alışabilmen için 21 gün aynı şeyi yapman, öyle yaşaman gerekiyor. Annemin ölümünün bir ayı dolduktan sonra babam eve geç gelmeye, benimle tartışmaya, alkol almaya başladı. Kırıcıydı." "Çünkü aldatıldığı için kızgındı ve zamanla bu açığa çıktı." Bars kısık sesle araya girdiğinde çekingendi. "Babam 1 ay 21 gün sonra kafasına silah dayayıp intihar etti." Bars avuçlarını yere yaslayıp bedeniyle bana döndü. Şaşkın yüzünü bulanık görüyordum. "Beni onsuzluğa ve nefret etmeme alıştırıyormuş." İçimde adını koyamadığım bir yangın vardı. Acıttığı için yangın diyordum ama soğuktu da. Öylesine zıt ve bencildi ki, başka duyguları hissetmeme izin vermiyordu. Hatırla, yıkıl, ayağa kalk döngüsü. "Sana haksızlık," diye fısıldadı. Ürkekçe baş parmağını yanağıma yerleştirip ıslaklığı sildi. Sıcacıktı. Yangınla uzaktan yakından alakası yoktu işte ama ısıtıyordu. "Neden gözyaşlarımı siliyorsun ki, ben onları yutmayı seviyorum. Güzel bir tadı var, biraz tuzlu." Gülümsemeden elini çektiğinde ayağa kalktım. Bars da seri bir hareketle bana uyum sağladı. Nereye diye sormaya can attığına emin olduğumdan köşedeki boy aynasına doğru dikkatle yürüdüm. "Madem sen benim kalp kırıklarım olan gözyaşımı sildin, öyleyse ben de senin öfke patlaman olan cam kırıklarını toplamana yardım edebilirim." Yere çömelip küçük bir parçaya elimi uzatacağım esnada, Bars etrafa saçılan kırıkları ayakkabısıyla ezerek yanıma ulaştı ve parmaklarımı tuttu. "Ya benim yüzümden elini kesersen?" Gülümsedim. "Kan kaybından mı ölürüm?" Ellerimize bakınca yavaşça çekildi. "Bugün ikinci kez ağlarsan ve suçlusu ben olursam kendimi asla affetmem." Keşke, keşke kendini de birazcık düşünebilseydi. Birilerinin, güya onu iyileştirmeye çalışanların zarar verdiğini görebilseydi. Mesela ilaçlar. Bars ve bağımlılık. Sevgi de bir bağımlılıktı ve Bars'ı kendine bağlayan olmamıştı. "Bir yeri kesildiğinde ağlayan insanlardan değilim." Daha büyük bir ayna parçasını Bars'ın engellemesine izin vermeden aldım. Yüzüme doğru kaldırdığımda gözlerimin altındaki makyaj kalıntılarını temizledim. Bars sessiz kalınca göz ucuyla baktığımda, yerdeki kırıklardaki yansımasına baktığını gördüm. Beni taklit eder gibiydi. Eğer rol modele ihtiyacı varsa, onu bu çıkmazdan gün ışığına çıkaracağıma söz verebilirdim. "Babam, ölen biri için öldü." Bars'ın dikkati beni bulduğunda elimdeki ayna parçasını ona çevirdim. Gözleri kendi yansımasına kaydı. Bir süre sessiz kalarak, benim elimden kendini izlemesini sağladım. "Söylesene Bars, yaşayan biri için yaşamak istemez misin?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD