Sorunlar ya da Sorular

1198 Words
Okul çıkışında Eyda'nın verdiği siparişleri almak işin yoğun olduğunu bildiğim bir saatte market kuyruğuna girecektim. Aslına günün başına dönecek olursak, okul bugün epey yorucuydu. Her yeni gün de derslerin zorlaştığına ikna edilmeye çalışıyorduk sanki. Gerçi derslerle de, okulun kendisiyle de, öğretim üyeleri hatta profesörlerle dahi aram oldukça iyiydi. Herhangi bir sınavdan düşük not alsam bana sorunun ne olduğunu sorarlardı. Daha önceki senemde annemin ölüm yıldönümüne yakın bir tarihte psikolojimin epey bozulduğunu anımsıyorum. Kelimenin tam anlamıyla depresyona girmek üzereydim. Üstelik yüz yılda bir gerçekleşen Nora bunalımı da son sınavdan iki hafta önce gerçekleşmişti. Ya bunlardan da düşük not alarak daha çok dibe batacak ya da bir yenilenme olarak görüp yükselecek, kendime gelecektim. Sanırım sonuç benim için araf kelimesini özetliyordu. Resmen durumum dengeliydi. Bir dersin final sınavından yüksek alsam bir sonrakinden kıl payı geçiyordum. Öyle ki, yarı yarıya farklı öğrencinin yıl sonu sınav notları olduğunu düşünebilirdiniz. Ama benim için önemli olan temel derslerden biri, kötü olduğum diğer gruba girdi. Vizesinden tam puan aldığım dersin finalinde çuvallamıştım. Nasıl ki ilk sınavdaki kusursuz sonucum dilden dile dolaştıysa kötü olan da daha beter bir şekilde dedikodu malzemesi haline gelecekti. Neyse ki seçkin ve üstelik eğitim hayatındaki son senesi olan profesör bana bir proje ödevi vermişti. Bir kurtuluş şansıydı, yapacağıma emindi. Açık vermeden başarmıştım da. Ayrıca beni ödev yoluyla dersten kalmaktan kurtarmak ve bir ay sonra yüzde elli ihtimalle yapılacak bütünleme sınavından azat etmek için sınıfta dersi geçemeyen herkese proje hakkı vermişti. Bir insan hayatta kaç kez dört ayak üstüne düşerdi bilmiyordum ama ben profesör sayesinde dört ayak üzerine düşmekle kalmamış, o ayaklarla koşabilmiştim de. Bana özel bir şans oluşturması hatta ve hatta diğerlerinin de faydalanabileceği şans zinciri başlatması, onu açık ara en sevdiğim insanlar kategorisine dahil etti. Minnet kelimesinden pek hoşlanmasam da eğer gerçekten böyle bir kavram varsa en iyi tanımı olabilirdi. Görünen belki de çalışılmadığı için zor geçen bir sınav, yetersiz puan, yumuşak huylu öğretmenin iyi niyetle verdiği bir ödev ve sonrasında kazanılan başarı olarak görülebilirdi. Basite indirgendiğinde bu böyleydi. Bense o durumdan fazlasıyla ders almıştım. Çünkü öğretmenim bunu yapmak zorunda değildi ve hayatımın geri kalanında girdiğim bu bunalımın bedelini hiç kimse ödemeyi üstlenmeyecekti. İnsanlar duygu ve düşüncelerimizle ilgilenmezdi. Özellikle de kötü ve sıkıcı olanlarla. Kimse depresyonu bir bahane olarak kabul etmezdi. Bunun olmasına yalnızca bir kez izin vermiştim ve ailemin ölüm yıl dönümleri geldiğinde, bir şeyleri çözmekte zorlandığımda, öfkelendiğimde, kırıldığımda, canım sıkıldığında ya da sırf içimden geldiğinde yalnızca ağladım. Eğer bir sandalyede otururken ağladıysam oradan kalktığımda gözyaşlarımı sildim. Eğer bir gece yatağımda ağladıysam sabahına o yataktan mutlu ayrıldım. Gözyaşlarımın beni esir almasına izin vermedim ve zamanla bunlarla baş edebileceğim güce sahip olduğunu öğrendim. Hava sıcak olmasına rağmen sanki yağmur yağacak gibiydi. Fakültelerin arasında gezinirken ellerimi cebime koymuştum ve çantanın tüm ağırlığını hissedebiliyordum. Yürüdükçe ağırlaşıyordu da. Telefonumun titrediğini hissedince bakmadan gülümsedim. Kimin neden aradığını çok iyi biliyordum. "Bars?" dedim aynı keyifle. İki binanın arasındaki alanda durmuş ve sırtımı duvara yaslamıştım. "Merhaba Nora, nasılsın?" Şebeke kampüste iyi çekmediğinden görüntüsü net değildi. Muhtemelen benim de bugün makyajımı ne kadar iyi yaptığımı fark edemeyecekti. Biraz üzüldüğümü söyleyebilirdim. "İyiyim, okuldan çıktım şimdi. Bir yere uğramam gerekiyor. Sen neler yapıyorsun?" "O yer burası mı yoksa?" dediğinde güldü ama görüntü sese göre uyumsuzdu. "Ah, çok isterdim. Hafta sonları diye anlaşmıştık, unuttun mu?" "Biliyorum," dedi sessizce. Görüntü zaman zaman kötüleşse de suratının bozulduğunu tüm bu parazite rağmen ayırt edebiliyordum. "Hey, asma suratını. Son sınavlar yaklaşıyor, daha sonra özgürüm." "Öyleyse hep bize geleceksin!" dedi sevinçle. Gözlerimi kaçırdığımda güldüm. Durduğum nokta tenha bir yer olduğundan telefon iyi çekmiyordu ve buna bağlı olarak fazla hareket etmemeye çalışıyordum. "Kararlaştırdığımız zamanlar da," dedim. "Ve biz belki de hep bu yönde karar alırız." "Sesin kesik geliyor, görüntü de çok net değil." Ne dediğini duymuştum halbuki. "Hey, tamam. Bak ne diyeceğim, Nora. Hafta sonu dediğimiz zaman yarın başlamıyor mu? Bugün de gelebilirsin. Ama tabii ki bu güzel arkadaşınla bir film daha izlemek istemezsen bunu anlayışla karşılarım." Onunla konuşurken kendime engel olamadan gülüyordum. "Bilmiyorum, Bars. İşlerim olabilir." "Olabilir derken? Yani bu sadece bir ihtimal ve itirafına bakılırsa henüz planların da yapılmamış. Fırındaki kurabiyeleri süslemiyorum öyleyse, birlikte yaparız." Gözlerimi devirdiğimde yanaklarımın içini ısırdım. "Tamam, görüşürüz o halde. Size gelmek için önce buradaki işlerimi halletmem gerek." "Ah, tamam. Yüzüme kapatsan bile sorun değil, Nora. Hoşça kal." Gülümsemesine ve heyecanına eşlik ederek telefonu suratına kapattım. Normalde böyle şeylerden hoşlanmazdım ve kimse bana bir şeyi tatlı diliyle ikna edemezdi. İstemezsem yapmazdım, konu kilit. İnsanların kararlarına saygı duysam da önceliğim kendi kararlarımdı. Ve zaten bu kararların doğru olabilmesi için de elimden geleni yapardım. Telefonumu çantamın küçük bölmesine bırakıp yeniden yürümeye başladım. Bugün aslında ders çalışmak ve eski öğretmenimi ziyaret etmek dışında bir planım yoktu. Belki de bu yüzden Bars'ın öne çektiği buluşmayı kabul etmiştim. Yahut zaten gitmek istiyordum fakat bunu açığa vurabilmek, teklifini kabul etmek için sebebe ihtiyacım vardı; bilemiyordum. Psikoloji bölümü okulda öne çıkan bir bölümdü. gerçekten alanında uzman, başarılı, çeşitli makaleler yazmış ve ödüller almış eğitmenler vardı. Bu yüzden küçük bir bina bu alandaki araştırmacı öğretmenlere, profesörlere ve konuda yetkili kişilere ayrılmıştı. Kapıdan içeriye adım attığımda sol köşedeki görevli odasına yürüdüm. Bir nevi öğrenci işleri odasıydı ama ona kıyasla çok daha küçüktü ve yalnızca bir kişi vardı. "Ah, merhaba Nora. Hoş geldin, seni görmek güzel. Otursana, kahve yapacaktım ben de. Senin için de bir fincan getiririm." Adını bilmediğim sarışın kadının ilgisine karşılık gülümsedim. Bu binaya çok sık gelip gittiğimden ve öğretmenlerle olan ilişkilerimden dolayı tanıyordu. "Teşekkür ederim ama benim pek vaktim yok. Sarp hoca burada mı diye soracaktım." "Evet, sabah erkenden beri üstelik. Muhakkak biliyorsun, yeni bir makale üzerine çalışıyor. Bazen yemek yemeyi bile unutuyor, ben arayıp hatırlatıyorum." Makale değil bir kitap, diye düzelttim içimden. "Gerçekten çok çalışıyor," diye onayladım. "Sanırım yukarı çıkıp yanına gitmem sorun olmaz, değil mi?" "Bence seni gördüğüne sevinecektir. Öğrencileriyle buluşmaktan çok hoşlanıyor." Onu yakından tanıdığını vurgulamak isteyişine gülümsedim. "Teşekkür ederim o halde." Merdivenleri tırmanırken, yukarı kata çıktıkça ışık azalıyordu. Bunda hem havanın etkisi vardı hem de binanın garip bir şekilde kasvetli yapılamasının. Dar ya da geniş olduğunu bile tam anlayamıyordunuz. Sanki eski bir konağı genişletip bu binaya çevirmişlerdi. Kapısına ulaştığımda parmaklarımla birkaç kez tıklattım. "Gelebilirsin." Kapıyı araladığımda beyaz saçlarının kaplığı kafası önündeki kağıtlara gömülmüş durumdaydı. Hatırlayabiliyordum, başlarda ilgisiz biri sanmıştım bu özelliğinden dolayı. Fakat zaman geçtikçe öğrendim ki genel tavrı buydu ve öncelik işiydi. İçeri girmek yerine kapıda durup boğazımı temizledim beni fark etmesi için. Yavaşça başını kaldırdığında, "Nora?" dedi. Elindeki kağıtları usulca bırakıp gözlüğünü düzelttiğinde gülümsedi. "Benim vefakâr öğrencim." "Umarım rahatsız etmedim, çalışmanızı bölmek istemem." "Hadi ama," diye mırıldandı kağıtları düzenli bir şekilde sıralayıp kenara kaydırdığında. "Çalışmak benim hayatımın kendisi. Nefes alan birine, nefes almayı kesersen seninle bir şey konuşmak istiyorum gibi oldu bu iznin."  Elimde olmadan gülümsediğimde içeri girmiş ve kapıyı kapatmıştım. Çalışma odasında loş ışık, sıcaklık ve bir çeşit oda parfümü kokusu vardı. Sandalyeye oturduğumda hâlâ gülümseyen bir yüzle bana bakıyordu, geldiğime gerçekten sevinmişti. "Haklısınız," dedim başımı sallayıp. "Sizi ziyaret etmek istedim." "Ve?" "Ve... derken?" Elimde olmadan yutkunmuştum. Profesör masaya dayadığı dirseklerini indirdiğinde sırtını sandalyeye yasladı. İçeri sıcak olmasına rağmen en sık gördüğüm lacivert ceketini beyaz gömleğin üzerine giymişti. Gülümsedikçe yanakları daha dolgun ve kırmızı görünüyordu. Küçük bir çocuk görseydi onu ensesinde topladığı bembeyaz saçları, sakalları ve saçlarıyla bir Noel Baba zannedebilirdi. "Nasıl olduğunu anlat," dedi bir süre sonra. "Buraya bir geliş sebebin var. Ya sorunlar ya da sorular. Seni dinliyorum, Nora."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD