İLK KARŞILAŞMA

4536 Words
Yeniden bisikletime binip dar taş sokaklara doğru sürmeye başladım. Hırkayı da çıkarıp çantanın içine tıkmıştım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Niyetim eve gitmek değildi. Tam tersine bisikletle biraz keşif yapmaktı. Öylede oldu. Bisikletle dar sokaklara girip keşif yapmaya başladım. Burası gerçekten büyüleyici bir şehirdi. Sanki eski zamanlardan fırlamışçasına ilgi çekiyordu. Arada durup telefonla kendimi çekiyordum. Daha sonra kızlara atacak ve ne kadar eğlendiğime dair yalanlar uyduracaktım. Gerçekten acınası durumdaydım. Yeniden bisiklete bindim ve diğer sokaklara doğru girdim. Yorulmuştum... O yüzden pes ederek eve gitmeye karar vermiştim. Ama bir dakika... Olamaz... Babam hangi sokakta oturuyordu? Ah lanet olsun. Evden kaçarken hangi sokak olduğuna bakmak aklıma bile gelmemişti. İşte bu hiç iyi olmamıştı. Bisikleti sürerken dar taş sokakları gözden geçiriyordum. Belki tanıyabileceğim bir şey görebilirim umuduyla sokakları tek tek incelemeye başladım. Ama hiçbir umut yoktu. Bütün sokaklar bir birine benziyordu. Bu şekilde orayı bulamazdım. Durup çantama uzandım. Babamı aramaktan başka çarem yoktu. İlk çalışta açtı. “ Dilan.” Dedi endişeli bir şekilde. “ Sorun mu var?” “ Baba sanırım kayboldum.” Diye itiraf ettim. “ Bizim ev hangi sokaktaydı?” sokağın adresini verdikten sonra eğer ulamazsam onu aramamı söyledi. Geçiştirip kapattım. Sokağın adını unutmamak adına tekrarlayarak bisikleti yeniden sürmeye devam ettim. Sonunda bir amcayı görünce bisikleti durdurdum. Tam ona adresi soracakken durup bana baktı. Gözlerindeki öfke beni şaşırtmıştı. Tövbe çekerek arkasını dönüp uzaklaştı. Cidden ne olmuştu? Adamın arkasından öylece baka kaldım. Burada yardım etmek gibi nazik hareketler yoktu anlaşılan. Başımı sağa sola sallayıp bu kez kadın aramaya başladım. Anlaşılan burada adamlar konuşmaktan hoşlanmıyordu.  O sırada telefonum çalmaya başlamıştı. Tek elimi bırakıp telefona uzandım ama kontrolümü kaybedeceğim hiç aklıma gelmemişti. Bisiklet bir yana ben bir yana savrulmuştum. Yerlerin taş olması da işin daha kötü boyutlara ulaşmasına eden olmuştu. Kolumun üzerine düştüğümden canım fena halde acıyordu.  Birde bacağımın acısı işin içine eklenince oturmaya yönelik her hareketim boşa çıkıyordu. O yüzden kıpırdamaktan vazgeçtim. “ Yardım.” Edin diye bağırdım ama burası oldukça tenha bir sokaktı. Birinin beni fark etmesi zaman alabilirdi ama ben bu acıyla o kadar uzun süre bekleyemezdim. O yüzden acısını umursamamaya çalışarak kenara yuvarlanmış telefonuma uzanmaya çalıştım. Ama olmuyordu. O an yan tarafta siyah oldukça pahalı bir araba durdu. Umutla o yöne baktım. Doğrulamadığımdan olduğum yerde bekliyordum. Arabanın kapısı açılmıştı.  İçinden genç bir adam indiğinde şaşkınlıkla ona bakmaya başladım. Bu adam buraya ait değilmiş gibi duruyordu. Üzerinde lacivert bir takım elbise vardı. Beyaz gömleği ise oldukça dikkat çekiciydi. Siyah kravatı onun bir iş adamı olduğunu düşünmeme neden olmuştu ama iş adamının bu tenha sokakta ne aradığını merak etmeme de neden olmuştu.  Adam yanıma gelip eğildi.“ İyi misiniz?” diye sordu oldukça melodik bir şekilde. Bu adamın buraya ait olmadığını daha o dakika anlamıştım ama şimdi emindim. Hiçbir şiveyi barındırmayan oldukça kontrollü bir sesi vardı. Siyah alnını örten düz saçları ve en az saçları kadar koyu gözleri vardı. Çok ama çok çekiciydi. “ Bisikletten düştüm.” Dedi bağırmamak adına dudağımı ısırırken. “ Kıpırdayamıyorum.” Dedim ekleyerek. Canım gerçekten çok yanıyordu. Gözleri önce elimdeki sıyrıklara daha sonra dizime kaydı. O an elbisemin yukarıya kaydığını fark etmiştim. Sağlam elimde elbisemi düzelip bakışlarımı kaçırdım. Utanmıştım. Bir anda kendimi sert kollarda buldum. Hareket etmek canımın acımasına neden olsa da yüzümü buruşturmakla yetinmiştim. Onun kucağında oldukça tuhaf durduğumun farkındaydım ama bunu düşünmeyi ret ettim. Arabadan başka bir adam çıkıp bize kapıyı açtığında, bu yakışıklı adam beni arka koltuklara bıraktı. Sonrada kapıyı kapatıp ön tarafa geçti.  Diğer adam bana çantamı uzattığında onu unutmadıkları için minnettardım. “Hastaneye uğrayalım. “ dedi. Adam hiç itiraz etmeden başıyla onayladı. Sonra arabayı hareket ettir. Uzandığım yerden hiçbir şey göremiyordum. O yüzden nereye gittiğimizi de görmüyordum. Tanımadığım bir adama güvenip arabasına bindiğime pişman olup olmayacağım hakkında endişelerim vardı. Ama şu an kaçamayacak kadar kötü durumdaydım. O yüzden sadece dua etmekten başka yapacağım bir şey yoktu. Araba durduğunda nerde olduğumuzu görmek için doğrulmaya çalıştım ama yapamadım. Hareket etmek fazla acılıydı. O yüzden uslu durup birinin bana yardım etmesini beklemeye başladım. Önde oturan ve daha önce görmediğim yakışıklı adam, kapısını açınca heyecanlandığımı hissettim. Sanırım düşerken başımı da çarpmıştım. Elin adamı için ne diye heyecanlanıyorsam? Deli miyim neyim? Kapıyı açıp beni yeniden kucakladığında biraz önce söylediğim herşeyi unutmuştum. Kalbim dörtnala koşarken ben sadece ona bakmamaya çalışıyordum. Acilden içeriye girdiğimizde bize bakan gözleri görebiliyordum ama bu alışkın olduğum bir durumdu. O yüzden çok fazla üzerinde durma gereği hissetmedim. Bir hemşire acil servisten çıktığında, yakışıklı kurtarıcım o yöne doğru yürümeye başlamıştı. Bir kez olsun bana bakmaması dikkatimden kaçmamıştı. Acil kapısından içeriye girip hemşirelerin hayran bakışları altında beni boş sedyelerinden birine bıraktı.  Sırtım acıyla sedyenin soğuk yüzeyiyle buluştuğunda derin bir nefes aldım. Kaba olmasını eklemediğimden bu hareketi biraz tuhaf olmuştu.  Bir hemşire yaklaşıp yakışıklı kurtarıcımın yanına geldi. “ Hanım efendinin nesi...”  daha cümlesini bitirmeden ona döndü. “ Hiçbir şeyi olmuyorum. Kendisini tanımıyorum ve bundan sonrasıyla ilgilenmiyorum.” Dedi ve arkasına bile bakmadan yeniden kapıya yöneldi. Öylece bakıyordum. Bu da neydi böyle? Hemşirenin afallamış ifadesi benim şaşkın bakışlarımı bulduğunda ikimizde aynı şeyi düşünüyorduk. Bu adamın derdi neydi? Şaşkınlığımı bir kenara atıp “ Çantamdaki telefonu uzatır mısınız? Babamı aramam gerekiyor.” dedim. Kadın toparlanmış olacak aşını sallayarak çantama uzandı. Sonrada bana uzattı. İçinden telefonumu bulup çıkardım. Sonrada babamı aradım. “ Dilan.” Dedi endişeyle.” Nedesin sen?” “ Baba, şey bir kaza oldu ama...” “ Ne? Neredesin?” “  İyiyim baba sakin olur musun? Ama hastanedeyim şu an.” “ Hangi hastane.” Dedi. Kadına döndüm. “ Burasının adı ne?” “ Şanlıurfa devlet hastanesi.” Dedi. Aynı şeyi babama söyledim ve telefonu kapattım. Çok geçmeden bir doktor yanıma geldi. Durumu ona anlatıp yaralanmış yerlerimi incelemesine izin verdim. Her dokunuş canımı acıtsa da buna göz yumabilirdim. Muayene bittiğinde kırık olmadığına çok sevinmiştim. Okul açılacaktı ve ben kırıklardan ötürü okuldan olmak istemiyordum. Doktor reçetemi yazıp elime verdiğinde çoktan ayağa kalmıştım. Babam ve amcam kapıdan içeri koşarcasına girmişlerdi. O sırada acil servisten çıkıyordum. Bileğimin acısını hafifletmek adına bileğime kolluk takmıştı. İtiraf edeyim acımı biraz olsun hafifletmişti. Zaten kısa sürede acısı geçecekmiş. Doktor öyle söylemişti. Endişeli ifadesini gördüğümde biraz olsun vicdanım sızlamıştı. Ona bir şeyim olmadığını en az on kere söylemek durumunda kalmıştım. Ama sonunda inandırmıştım. İlaçları alıp eve geldiğimizde, babaannemin kızgın ifadesiyle karşılaşmak beklentilerim arasında yoktu. Onunla uğraşmak istemiyordum. O yüzden direk odama doğru yürüme başladım. Bu gün yeterince şey başıma gelmişti. Üstüne bir de babaannemle uğraşmak istemiyordum. Zaten ona kızgındım. Sözlüymüş... Hah...  Odama girmeden telefonum yeniden çalmaya başlamıştı. Tek elle çantamda telefon bulmak zor olmuştu. Sonunda kapanmak üzereyken telefonu buldum ve açtım. “ Sen neredesin?” diye bağıran Selin.  “ Açmayınca ne kadar merak ettim biliyor musun?” “ Kaza yaptım. O yüzden açamadım.” “ Ne... Ne kazası kızım?” telaşla çıkan sesi beni güldürmüştü. “ Telefonum çalınca açmaya çalıştım.  O yüzden bisikletten düştüm.” Dedim. “ İyi misin şimdi?” “ İyiyim, sanırım.” “ Sanırım ne demek ya? Kızım sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun? Zaten bilet bulmadık sinirliyim bir de sen böyle konuşunca yürüyerek gelmeyi düşünüyorum.” “ Ciddi misin? Yani bu hafta gelemiyorsunuz?” üzülmüştüm. Oysa gelmelerini ne çok istiyordum. “ Maalesef... Herkes çok heveslenmişti ama bilet bulmadık. Okullar nedeniyle tüm yerler doluymuş. Düşün otobüs biletlerine bile baktık Ama sonuç aynı.” “  Anladım.” Dedim. Sesim oldukça çaresiz çıkmıştı. “ Ama haftaya tüm grup oradayız. Hakan’ı görmen lazım. Senin gidişin en çok onu üzdü her halde. Oraya gelmek için herşeyi yapabilecek duruma geldi.” dedi kıkırdayarak. Ben de ona eşlik ettim. Hakan konusu benim için kapanmıştı. Ama anlaşılan onun için hala kapanmamıştı. “ Gelin de nasıl gelirseniz gelin. Size çok ihtiyacım var.” “ Dilan yapma böyle. Biliyorsun ki çok sulu gözüm. Hemen ağlarım.” “Ağlama... Sadece sizi çok özledim. Burada o kadar yalnızım ki. Bu gün dışarıya çıktım ama gezmenin hiç keyfi yoktu. Siz olmadan hiçbir şey bana zevk vermiyor.” Dedim dürüstçe. Sonra bisikletten düştüğüm an aklıma geldi.  O adamın gelip beni kucaklaması ve hastaneye götürmesi takip etti onu. Ama hemşireye söyledikleri ile zirveden yere çakılmıştı gözümde. Sanki ben ona bayılıyormuşum imajı vermişti. Uyuz adam. “ Biz de seni özledik. Haftaya görüşeceğiz merak etme.” ” Ben biraz dinlensem iyi olacak sanırım.” “ Tamam, canım görüşürüz. “ Görüşürüz.” Telefonu kapatıp kenara bıraktım. Cidden uyumaya ihtiyacım vardı.  Hastane beni yormuştu. Üzerimi çıkaramayacağımdan öylece gözlerimi kapattım. O adamı düşünmek bile istemiyordum. Yakışıklıydı ama nezaket sıfırdı. Sanırım Allah eşitlik olsun diye yakışıklılık verirken kibarlık kısmı atlamıştı. O yüzden onu çok suçlamamalıyım. Hırsla diğer tarafa döndüm ama bir anda acıyla yüzümü buruşturdum. Yaralı kolumu tamamen unutmuştum. Lanet olsun... ******                Sabah yine alt katta gelen seslerle uyanmıştım. Kendimi oldukça yorgun hissediyorum ama yine de kalkmaya zorladım kendimi. Korkarak yaralı elime baktım. Son durumunu anlamak adına parmaklarımı oynatmaya çalıştım. Acısı hala vardı ama dünkü kadar keskin değildi. O yüzden daha fazla hasta gibi görünmemek adına kolluğu çıkarıp masanın üzerine bıraktım. Sonrada banyoya doğru yürümeye başladım. Artık erken kalkmaya da alışmıştım. O yüzden zorlanmıyordum. Yaralı elime ağırlık vermeden yüzümü yıkadım. Havluyla kurulayıp odaya döndüm. Üzerimdeki kirli ve yırtık elbiseyi çıkarıp kenara bıraktım. Artık kullanılacak duruda değildi. Dolaptan yeni elbise çıkardım. Mor renkte tek parça bir elbiseydi. Bunu kolay giyinildiği için seçmiştim. Bu kez giyinmede bir değişiklik yapıp alttan giyinmeyi tercih ettim. Kolumu çok fazla hareket ettirmek istemiyordum. Kalın askılarını omuzuma geçirdiğimde giyinme işlemi bitmişti. Etek boyu da dizimdeki sargının büyük bir kısmını örttüğünden ideal elbise olarak anılmaya hak kazanmıştı. Sağlam elimde saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Zor olmuştu ama biraz çekidüzen vermeyi başarmıştım. Ayağıma dün giyindiğim sandaletleri geçirip avluya indim. Babaannemin orada olduğunu görüyordum ama babam da buradaydı. O yüzden çok fazla korkmuyordum. Babamın yanında kötü bir şey diyemezdi. Babam beni gördüğünde gömüldüğü gazetesinden başını kaldırıp bana döndü.” Dilan bu gün nasıl oldun?” diye sordu. “ İyiyim baba.” Dedim sandalyemi çekerken. Babam da biraz yardım edince oturabilecek kadar çekmiştim. Geçip yerime oturdum. “ Dün öyle ortadan kaybolunca bizi çok korkuttun.” Dedi babaannem. Bunların gerçek düşüncesi olduğuna nedense inanmamıştım. Ama yine de tebessüm edip tatlı kızı oynadım. “  Aslında giderken haber vermiştim. Yanlış mı hatırlıyorum?” dedim babaanneme. “ Evet, misafirlerin önünde bizi rezil edip gittin.” Dedi sertçe. Demek sert oynamak istiyorsun. Olsun bana uyar. “ Evet, doğru. Ama sadece gittiğim kısmını onaylıyorum. Rezil ettiğim kısmına itirazım var.” dedim avukatmışım gibi. “ Öyle mi?” “ Evet, dün tanımadığım kadınların yanında saçma sapan bir konudan bahsetmeye başladın. Bende çareyi kaçmakta buldum. Sırf sen utanma diye.” Son cümleyi üstüne basa basa söylemiştim. “ Asıl o şekilde gitmekle beni utandırdın.” Dedi bağırarak. Bu beni biraz şaşırtmıştı. Ben bağırılmasına alışkın değilim. Kimse bana bir kez olsun sesini yükseltmemişti. Ama pes etmeyecektim. “ Anne, ona bağırma.” Diye uyardı babam. “ Bunu kızına söyle. Burada annesinin yanında olduğu gibi yaşayamayacağını bilsin. Burasının kuralları var ve o bu kurallara uymak zorunda. Diğer herkes nasıl uyuyorsa o da uyacak. “ Ah... Hayır, sizin istediğiniz hiçbir şeye uymak zorunda değilim. Buraya kendi isteğimle gelmedim ve daha fazla hayatımdan taviz vermeyeceğim. Bana emirler yağdırmaktan vazgeç. Ve dün söylediğin gibi sözlü saçmalıklarını kesinlikle ret ediyorum. Benim, senin bulduğun adamla evlenmem söz konusu bile değil. O yüzden bunu kabullensen iyi olacak. Neyse ben doydum.” Dedim ve masadan kalktım. Bu konuda nettim. Ve tek bir taviz vermeye niyetli değildim. Bu zamanda görücü usulü evlilik mi kalmıştı? Anne... Dedim öfkeyle. Evet, bu olanların yarı suçlusu da oydu. Beni buraya göndererek bu saçmalıklara onay vermiş sayılırdı. Öfkeyle odama çıkıp, telefonumu aldım. Onu arayıp başıma ne işler açtığını söylemek istiyordum. İlk çalışta açmıştı. Ona konuşma fırsatı vermeden tüm olan biteni anlatmıştım. On dakikalık telefon görüşmesine yüzlerce özür sığdırmayı başarmıştı. Ama bu ona olan öfkemi azaltmamıştı. O yüzden telefonu yüzüne kapatıp,  sonra da telefonu tamamen kapattım. Hemen ardından da yatağın üzerine bıraktım. Dolaptan çantamı çıkardım ve okulla ilgili evraklarımı alıp avluya indim. Buraya okul için gelmiştim. Bu saçmalıkları dinlemek için değil. Ama okulu neredeyse geri plana atmıştım. Hala resmi kayıtları tamamlamamıştım. O yüzden bu gün gidip işlemleri bitirmek istiyordum. “ Baba” dedim sessiz masaya bakarak.” Bana bu evin adresini bir kâğıda yazıp verir misin?” “ Nereye gidiyorsun?” “ Okula.” Dedim kısaca. “ Ben seni götürebilirim.” Dedi. “ Hayır, tek gitmek istiyorum.” İtiraz etmek için hazırlandığını gördüğümde “ Lütfen.” Diye ekledim. Henüz onlara sinirliydim. O yüzden yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. “ Can, bir kâğıt kalem getir.” Dedi babam. Can masadan kalkıp merdivenlere doğru koşarken ben de ayaklarımı yere vurarak bekliyordum. Onlara bakmayı şiddetle ret ediyordum. Can koşarak gittiği gibi koşarak da yeri gelmişti. Bana kısa bir tebessüm yollayıp yeniden kahvaltısına yönelmişti. Babam ise hızla adresi yazıyordu. Sonunda bitirdiğinde kâğıdı bana uzattı. “ Geç kalma.” Başımla onayladım ve kapıya yöneldim. Bu sefer ön kapıdan çıkmıştım. Nedense bunu ayrıcalık olarak algılamıştım. Bu ev tüm dengemle oynuyordu. Kulaklığımı takıp tanıdık taş sokakta yürümeye başladım. Adresi çantam atıp gözlüğümü çıkardım. Kendime güneş kremi almayı da aklımın kenarına not ettim. Şimdiden bir ton değişmiştim. Bu gidişler gerçekten siyahi birine dönüşecektim. Kulağıma dolan neşeli ses, rahatlamamı sağladı. Sabahın bütün gerginliği şarkının notalarıyla birlikte yok oluyordu. Hayatımı bu şekilde nasıl geçireceğimi bilmiyordum. Ama buna bir çözüm yolu bulmam gerekecekti artık. Sürekli bununla uğraşmak istemiyordum. Bir anda aniden biri kolumu tuttuğunda ağzımdan istemsiz bir çığlık yükseldi. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi korkmuştum, ikincisi yaralı kolumdan tutmuştu. Ne olduğunu anlamak için kolumu tutan kişiye doğru döndüm. Uzun boylu bir adam duruyordu karşımda. Sağlam kolumla, bileğimi elinden kurtardığımda gülümsemeye başlamıştı. Kulaklıkları çıkarıp gözlüğü başımın üzerine kaldırdım. Bu adamı daha önce görmediğime emindim. Ama o yabancıya bakar gibi bakmıyordu. Sanki yakın bir arkadaşını görmüş gibi gülüyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve ona uyacak türde siyah bir pantolon vardı. Burada hemen herkes gömlek giyindiğinden artık bunu yadırgamıyordum. Bu tarz hoşuma gitmezdi. Fazla klasikti... “ Pardon ama kimsiniz?” “ Kimsiniz mi?” dedi gülerek. Kaşlarımı havaya kaldırarak ona bakmaya devam ettim. Komik olan neydi?” Ben Kadir?” dedi tanımam gerekiyormuş gibi. “ İyi harika.” Dedim ve onu öyle bırakıp yürümeye devam ettim. Dışarıdan nüfus memuru gibi mi duruyordum? Yeniden kulaklığımı takmak için hamle yapmıştım. “ Dursana.” Dedi arkamdan bağırarak. Ona aldırmadan kulaklığımı taktim. Bir sapığım eksikti zaten. Yeniden bana yetişip önüme geçtiğinde sabrımın sonuna gelmiştim. “ Ne istiyorsun?” kulaklığı çıkarıp ona bakmaya başladım. “ Beni tanımıyor musun cidden?” derin bir nefes aldım. “ Hayır. Oldu mu?” dedim ve yanından geçmek için hareket ettim. Ama o da yan tarafa adım atıp yine önümde durdu. ” Dün annemle tanışmış olmalısın. Bana tanıştığınızı söyledi.” “ Bak, kendine daha iyi numa...” ah bir dakika... Adım Kadir mi demişti? Şu dün sözlüm diye tanıttıkları kişi... Olamaz... Bu kez ona alıcı gözüyle baktım. Bu muydu bana uygun gördükleri adam?  Hiçbir numarası yoktu ki bunun? Sıradan bir adamdı işte. Kısa siyah saçlar ve kahve gözleri vardı. Uzun boyluydu ama bir albenisi yoktu. En azından ben etkilenmemiştim. Babaannemden daha iyisini beklerdim. En azından benim aklımı karıştıracak kadar yakışıklı birini bulabilirdi. Ben ona ilk görüşte âşık olur ve onun istediğini yapıp yıldırım nikâhı kıyardım. Ama bu adamla değil evlenmek çay bile içmezdim. “ Hatırladın sanırım?” dedi keyifle. Keşke hatırlamasaydım. Cidden hayal kırıklığına uğramıştım. “ Bak, sana söylememiş olabilirler ama ben zaten evliyim. Hatta iki de çocuğum var. O yüzden gitmeliyim.” Dedim yanından hızla geçerek. Gülmemek için dudağımı ısırıyordum. “ Hey, Dilan!” Duymamış gibi yapıp yürümeye devam ettim. Ama onun pes etmeye niyeti yoktu. Bana yetişmemesi için koşarcasına yürümeye devam ettim. Koşmak istiyordum ama yaralı ayağım buna pek izin vermiyordu. Cidden kazayı dün yapmak zorunda mıydım? Arabayla gitseydim bunlar olmayacaktı. Lanet olsun! Ondan çok fazla kaçamamıştım. Kısa zamanda bana yetişti ve yeniden önüme geçti. Bana dokunmaması hoşuma gitmişti. “ Ne istiyorsun?” dedim pes ederek. Ne kadar ısrarcı çıkmıştı. “ Bak tanışmak istiyorum. Ama sen izin vermiyorsun? “ “ Ben seninle tanışmak istemiyorum neden anlamıyorsun?” “ Bak biz sözlüyüz...” elimi trafik polisi gibi havaya kaldırdım. “ Böyle hitap etmezsen diyorum. Ben sana söz falan vermedim. Ve seninle tanışmak istemiyorum. Şimdi peşimi bırak. Babamı ararım.” Diye tehdit ettim onu. Ama bu onu güldürmüştü. İnandırıcı olmak için elimi çantama atıp telefonu aramaya başladım. Ama nedense bir türlü bulamadım. O an telefonu en son kapatıp yatağın üzerine bıraktığımı hatırladım. Sessiz bir küfür ettim. İşte bu olmamıştı. “ Bak,” dedim uzlaşmaya giderek “ Neden anlamak istemiyorsun? Benim seninle bir geleceğim yok. O yüzden peşimi bırak. Git kendine uygun bir kız bul. Ben sana göre değilim. Bir bana baksana...” dedim kendimi göstererek. Söylediğimi hemen yapıp beni süzmeye başladı. Bunu niye söylemiştim ki? “ Çok güzelsin.” Dedi memnun bir şekilde. “ İstemiyorum.” Diye bağırdım. Birkaç kadın dönüp ana bakmıştı ama umurumda değildi. Bu kadar da olmazdı ki.” İmdat diye bağıracağım artık. Rahat bırak beni.” “ Sen benim sö....” “ O kelimeyi bir kez daha kurarsan intihar edeceğim. Yeter ya. Bana sordun mu istiyor musun diye?” bağırdım yine.  “ İstiyor musun?” diye sordu aniden. Ya sabır. “ Şaka mısın sen? Kamera nerede? Göster el sallayayım bitsin bu iğrenç şaka.” Yeniden yürümeye yeltendim ama bu kez daha kararlı bir şekilde kolumdan tuttu. Başımı çevirip gözlerine baktım. Ne yapmaya çalışıyordu? Bana zorla bir şeyler yaptıracağını sanıyorsa yanılıyordu. Ben o kadar kolay pes eden biri değildim. Ama o bunu bilemezdi elbette. “ Dilan dinlemek zorundasın. Sürekli işten izin alamam. Babaannen konuş dediği için geldim ve çok zamanım yok. O yüzden naz yapma ve gel.” Bana cevap hakkı tanımadan sürüklemeye başladı.  Oldukça hızlı yürüdüğünden ben koşmak durumunda kalıyordum. Buda canımı çok acıtıyordu. Elinden kurtulmak için çırpınıyordum ama kimse yardım etme ereği duymuyordu. Cidden burada beni öldürse, öldükten sonra vah vah deyip geçeceklerdi. Canımın acısıyla peşinden koşarcasına yürüyordum. Yaşlar gözlerimi zorluyordu. Canım gerçekten çok yanıyordu. Ama o bunu umursamıyordu. Gözü dönmüş gibiydi. Bu canavarın elinden kurtulduğumda elbette babaanneme hesabını soracaktım ama öncesinde kendimi kurtarmam gerekiyordu. Ama daha fazla yürüyecek halim kalmayınca “Dur artık” diye bağırdım. Ama durmadı. Hızını bile azaltma gereği görmeden beni peşi sıra sürüklemeye devam etti. Etraftan geçenlere yardım dilenircesine bakmaya başladım. Ama beni görenler başlarını çevirerek yollarına devam ettiler.  Daha fazla acıya dayanamayacağımı anlayınca kendimi bıraktım. Yere oturduğumda şaşkınlıkla bana bakıyordu. Cidden ayağımı çok zorlamıştım. Bandajın üzeri kırmızıya dönmüştü. Elimi sertçe çekip elinden kurtardım. Öfkeliydim, canım yanıyordu ve kendimi çok güçsüz hissediyordum. Ben güçsüz olmaktan nefret ederdim.” Defol.” Diye bağırdım. “ Seninle evleneceğime ölmeyi tercih ederim. Defol.” “ Dilan, beni dinleyeceksin. O yüzden boş yere uğraşma. Konuşmadan seni bırakmayı düşünmüyorum.” Sesinin tonu beni korkutmuştu. O sırada arka tarafta bir fren sesi duyuldu. Ama onu umursamayacak kadar zor durumdaydım.“ Sorun mu var?” oldukça kararlı ve sert çıkan ses Hızır gibi yetişmişti.  Başımı Kadir denen adamın, arkasında duran kişiyi görmek için eğdim. Orta yaşlarda iri yarı bir adamdı. Siyah takımlar içinde bir korumayı andırıyordu. Ama böyle bir yerde kimin korunmaya ihtiyacı olduğu kısmı boşluktaydı. Umutla adama baktım.  “ Bana yardım edin. Bu adam beni taciz ediyor.” Dedim. Bu konuda haklıydım. Ben istemediğim sürece bana dokunması tacize girerdi. Adam bakışlarını benden alıp Kadir’e yöneltti. Şöyle ağzına iki yumruk çakması fena olmazdı ani. Zira çok istediğim halde benim gücüm buna yetmezdi. “ Hayır.” dedi Kadir elini havaya kaldırarak. “ Sözlüm biraz şakacıdır.” Pis yalancı. “ İnanamayın ona. Yalan söylüyor. Kendisini ilk defa görüyorum. Sözlüm falan değil.” Dedim hemen. Hangimiz yalan söylüyor işte orası biraz karışmıştı. “ Dilan.” Dedi Kadir tıslarcasına. “ Görüyorsunuz, beni tehdit ediyor. Lütfen beni bir karakolun önünde bırakır mısınız? Şikâyette bulunacağım.” “ Dilan.” Dedi Kadir gergince. Hangimizden korktuğunu bilmiyordum ama onun yüzündeki korku bana iyi gelmişti. Beter ol. Yerden destek alarak ayağa kalmaya çalıştım. Zor olmuştu ama başarmıştım. Seke seke adamın yanına gittim. “ Götürecek misiniz?” diye sordum. Adam bir bana bir de Kadir’e baktı. Sanırım beni inandırıcı bulmuş olacak başıyla onayladı. Tam nasıl gideceğiz diye bir cümle kurmak üzereyken adam arka tarafta siyah bir arabanın yanına gitti. Nedense bu araba bana tanıdık gelmişti. Arka taraftaki cam açılmış ve içeriye doğru eğilmişti. Camlar filmle kaplı olduğundan içerdekini göremiyordum ama merak etmiştim. “ Bu yaptığın hiç doğru değil.” “ Senin yaptığın ne kadar doğru? İstemiyorum dedim sana. Ama sen anlamıyorsun. Ne yapmamı istiyorsun?” “ Biraz dinleyebilirsin.” Dedi. “ Bak bana ne yaptın?” dedim dizimi öne çıkararak. “Senin konuşmaktan anladığın bu işte. Sözlüm diyorsun ama hakkımda hiçbir şey bildiğin yok. Dün kaza yaptım ve sen bunu bile bilmiyorsun. Üzgünüm ama sen daha baştan elendin.” “ Bak üzgünüm... Dikkat etmedim.” “ Edecektin... Eğer beni kazanmak istiyorsan edecektin. Ama sen kaybettin.” Dedim üstüne basa basa. Gözlerine öfkeyle bakıyordum. “ Bayan gelin sizi bırakalım gideceğiniz yere.”  Hevesle beni kurtaran adama döndüm. Kadir denen adama son kez bakıp yürümeye başladım. “ Teşekkür ederim.”  Dedim arabaya yaklaşırken. Arka kapıyı binmem için açtı. “Ne kadar...” cümlem yarım kalmıştı. Sert ve oldukça donuk iki göz bana yönelmişti.“ Uyuz.” Dedim dünden hatırladığım kadarıyla. Bu adam dün bana kaza geçirdiğimde yardım eden adamdı. Hani şu hastanede bana dair hiçbir şeyi umursamadığını ifade edip giden öküz.  İşte şimdi karşımdaydı. İkinci kez beni kurtarmıştı. Söylediklerimi duyduğu halde cevap vermekten kaçınmıştı. Bu kez de sadece başını diğer tarafa yönelterek beni yok saymıştı. Bu adamı ne zaman görsem sinirlerim tavana çıkıyordu. Bu kadar uyuz olmak için ekstra çaba harcıyor muydu acaba? Buradan bakınca hiç de harcıyor gibi durmuyordu. Sanki doğuştan itibaren bu kadar ruhsuz bir adamdı. Sinirden ellerimi sıkmaya başladığımın bile farkında değildim. Kapıdan durup ona bakmaya devam ediyordum. O ise camdan dışarıya bakmaya devam ediyordu. Bir yanım bin derken diğer yanım bu uyuza muhtaç olma diyordu. Ama ne yazık ki Kadir hala bekliyordu. Bu arabaya binmesem yine peşime takılacak gibiydi. Denize düşen yılana sarılıyordu ne yazık ki. Daha fazla bekleme gereği duymadan arabaya bindim. Hemen arkadan da kapı kanamıştı. Sonra ön taraftan bir kapı açıldı ve arabada da çalışmıştı. Dar sokaktan hızla ilerlerken diğer tarafa dönmemek için oldukça büyük çaba harcıyordum. Bir insan bu kadar tepkisiz olabilir miydi cidden? Nasıl birine yardım edecek kadar duyarlı olurken, diğer yandan da duygusuz herifin tekiydi. Bir beden bu kadar zıt karakteri kaldırabilir miydi acaba? Başımı hafifçe onun bulunduğu tarafa çevirdim. Hala camdan dışarıya bakıyordu. Demek ki bu kadar zıt iki kavram tek bir bedenin içinde olabiliyormuş. Hem de kusursuz bir şekilde. Her ne kadar kişiliği beş para etmiyor olsa da görünüşü her genç kızın kalbini yerinden oynatacak kadar mükemmeldi. Kısa kesilmiş gözlerinin biraz üzerinde biten koyu renk saçlar, kirli koyu renk sakalı, dolgun ve sert çehresi... Ve o koyu renk gözleri. Bir kez gören bir daha unutamazdı o bakışları. İnsanın içine işlerdi. Sanki içindeki tüm ateş sönmüş ve gözlerinden yansıtırcasına soğuk bakıyordu. Ne zaman o gözlere baksam üşürdüm. Sonra birde giyimi vardı. Buraya ait olmayacak kadar düzgün ve bir o kadar da moderndi. Bu kez siyah bir takım elbise giyinmişti. Siyah gömleğini görebiliyordum. Üzerindeki lacivert siyah kravatıyla uyum içindeydi. Zevkli bir adamdı. Bunu ilk gördüğüm zaman anlamıştım. Ama neden sürekli kendisiyle karşılaştığımı ve o karşılaşmaların neden sürekli ihtiyacım oldu zamanlara denk geldiği kısmını henüz anlayamamıştım. “ Teşekkür ederim” dedim daha fazla sesiz kalmaktan sıkılarak. “ Gereksiz şeyler hakkında konuşmasak.”  Ağzımdan bir Hah sesi çıkmıştı. Bana bakmadan verdiği yanıt sinirlerimi hoplatmaya yetmişti. Bu ne kendini beğenmişlik bu ne densizlikti böyle. Benim hayatımla ilgili konuları gereksiz olarak yorumlayacak kadar değerli mi buluyordu kendini? Kendini beğenmiş budala. “ Sizinle konuştuğumu da nerden çıkardınız? Ben, beni kurtaran beyefendiye teşekkür ediyorum.” dedim ön tarafta oturan adamı işaret ederek. O koyu gözler beni bir iki saniye süzdükten sonra yeniden aynı kayıtsızlıkla camdan dışarıyı izlemeye başladı. Uyuz şey ne olacak.” Beni müsait bir yerde bırakırsanız sevinirim.” Diye de ekledim. Önde oturan adam başıyla onayladıktan sonra, biraz daha gittikten sonra araç durdu. Adam hemen kapısını açmaya yeltenmişti. “ Hiç zahmet etmeyin.” Dedim kendi kapımı açarken. “ her şey için teşekkürler ve iyi günler.” Dedim. Arabadan inip kapıyı kapattım. Kapıyı kapatmamla birlikte arabanın hareket etmesi bir olmuştu. Neredeyse elimi kapı kolundan çekmemiştim. “ Öküz... Seni dağ ayısı... Medeniyet yoksunu... Hödük...” caddenin ortasında avaz avaz bağırıyordum. Yoldan geçen insanların bana kınayan bakışlarını fark etmemle sakinleşmek zorunda kaldım. Buralarda yaptığım her hareket bu şekilde karşılanıyordu zaten. Kız kısmının sokakta bağırması bir yana yüksek sesle bile konuşması ayıp sayılırdı. Biraz önce ben o sınırı aşmıştım. Hem de oldukça yüksek dozda... Bana yönelmiş bakışlara aldırmadan yürümeye başladım. Okulun tam olarak nerde olduğunu bilmiyordum. O yüzden önüme gelen ilk taksiye binip, üniversiteye götürmesini söyledim. Kısa süre sonra üniversitenin önündeydim. Ücreti ödeyip arabadan indim. Daha kapıyı görmemle tüm sinirim buhar olup uçmuştu. Burası benim hayalimdi. Tam olarak istediğim üniversite değildi. Ben İstanbul’da arkadaşlarımla aynı yerde okumak istiyordum.  Hepimizin ortak hayaliydi moda okumak. Sonra beraber moda evi açacaktık kendimize. İstanbul’un en tanıdık en gözde yeri olacaktık. Lise boyunca bunun hayalini kurduk grupça. Derya Selin, Hakan, Gökhan, Turalp ve ben... Altı kişilik aynı hayali paylaşan süper bir guruptuk.  Ortaokul ve liseyi beraber okumuştuk. Ailelerimiz birbiriyle yakından tanışıyordu. Annem hepsine bayılıyordu. Özellikle Hakan’a... onun çok iyi yetiştirilmiş, kibar ve romantik bir adam olduğunu söyler dururdu.  Hatta ondan ayrıldığımda tekrardan düşünme konusunda uzun bir nutuk bile çekmişti. Lise üçteyken ona evet demiştim. O kadar ısrarcıydı ki. Sürekli yanımdaydı. Sürprizler, hediyeler, çiçekler...  Bana hep ilgi gösterirdi.  Ne istersem isteyeyim yapmak için çabalardı. Yapardı da. Hakan asla benim isteklerimi göz ardı etmezdi. Kibardı. Düşünceliydi... Yani kısaca bir adamda aranana tüm kriterlere sahipti. Beni evden alırdı her gün. Okula beraber giderdik. Lisede zaten popüler bir gurup olarak yakından tanınırdık. Ama Hakan’la ilişkim tüm okulun dilindeydi. Herkes bizi ideal bir çift olarak görürdü. İlk zamanlar bundan memnundum. Hakan’ın ilgisi, okuldakilerin düşünceleri, gruptakilerin sözleri... O zamanlar bunun aşk olduğunu düşünmüştüm. Ama kısa zaman sonra yanıldığımı anladım. Bir süre sonra bir şeylerin eksik olduğunu hissetmeye başlamıştım. Tamam, Hakan bana âşıktı. Buna emindim. Ama ben... Ben ona âşık mıydım? İşte bu soru benim aklımı uzun süre oyaladı. Onun benim için önemini sorup durdum kendime. Benim için ne ifade ediyordu? Onu önemsiyordum. Evet, benim için değerliydi. Ama bunun diğerlerine duyduğum sevgiden farkı da yoktu. İşte bunu fark etmiştim. Ona âşık falan değildim ben. Onu görünce heyecanlanmıyor, onun yanında olmak için çabalamıyordum. Sıradan bir arkadaştı benim için. Bunu anladığımda da ondan ayrılmıştım. İlk zamanlar bunu kabullenmek istemedi. Beni çok sevdiğini, asla bırakmayacağını söyletip durmuştu. Ama kararımda bir değişme olmamıştı. Onu sevmiyordum. En azından diğerlerinden farklı şekilde. Bir süre kararıma direnmeye devam etmişti. Sonra da kararımın değişmeyeceğini anlamış olacak ki vazgeçmişti. Şimdi sıradan bir arkadaştık. Ve ben bu durumdan oldukça memnundum. Ben gerçekten aşk istiyordum. Şu ayaklarını yerden kesecek cinsten olanından üstelik. Sevdiğimi sevildiğimi hissetmek istiyordum. O yüzden de kendimi beklemeye almıştım. Aradığım aşkın beni bulacağına emindim. Bir sene olur on sene olur fark etmezdi. Eninde sonunda aşkı bulacaktım. O zamana kadar kendimi diğer aşkıma odaklamayı düşünüyordum. Modaya... Üniversitenin kapısından içeriye girdim. Tabelalara bakarak fakültemi buldum. Öğrenci işlerinin önünde sıra vardı. Bir süre sırada bekledim. Beklerken de bir yandan da fakültenin içini incelemeye başladım. Birkaç hafta sonra burada okuyacaktım. Hayalime doğru emin adımlarla ilerliyordum. Bir yıl kadar dişimi sıkacak ve İstanbul’a geri dönecektim. Her zaman hayal ettiğimiz gibi kendi gurubumla okuyacaktım. Sonra da okul biter bitmez, moda evi açacaktık. Düşüncesi bile keyfimi arttırmaya yetiyordu. İşlemleri bitirip kaydımı yapmıştım. Okul kimliğimi alıp gülerek dışarıya çıktım. Evet, artık üniversite öğrencisiydim. Kartımı çantama koyup yürümeye başladım. Bir markete girip ihtiyacım olan birkaç parça eşya aldım. Sonrada bir kitapçıya girip birkaç kitap aldım. Birkaç hafta daha kendim için hobi bulmak zorundaydım. Kitap da en iyi hobi olarak görünmüştü gözüme. Poşetlerle beraber bir taksiye binip evin adresini verdim. Araba kısa zaman sonra dar sokakta durmuştu. Ücretini ödeyip indim. Her ne kadar bu eve gelmekten hoşlanmıyor olsam da gidecek şimdilik bir yerim yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD