Alihan’dan
Zümrüt koşarak dedesinin kollarına sığındığında, sabah yaşananlar bir anlığına gözümün önüne geldi.
Elinde tüfekle, korkusuzca dağa çıkmaya çalışan o inatçı hâli…
Gözlerinde korkudan çok öfke vardı sabah.
Şimdi ise dedesinin göğsüne yaslanmış, korunmasız, çaresiz…
Küçük bir kız çocuğu gibi duruyordu.
Benim yüzümden, diye geçirdim içimden.
Başına gelen her şey benim yüzümden.
Ferzan amca bana doğru yürüyünce düşüncelerimden sıyrıldım. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, sesi yorgun ama dikti.
“Komutan,” dedi.
“Sağolasın. Yardım ettiniz. Kara … Zümrüt’ün yalnız kaldığı gün girdi hayatına. Kıymetlidir, tek dostudur. Ölseydi kahrolurdu torunum.”
“Merak etme Ferzan amca yapanlar cezasını çekecek mutlaka.”
Bu konuda kesin kararlıydım. Zümrüt’e yapılanlar cezasız kalmayacaktı. Etrafa bir göz gezdirdim Ferzan amcaya biraz daha yaklaştım.
“Sana başka bir şey söyleyecektim.”
“Buyurasın komutan.”
“Buraya birkaç asker bırakayım istiyorum. Ne olur ne olmaz. İznin varsa.”
Ferzan amca başını iki yana salladı. Tecrübesi ve bilgeliği her hareketinden belli bir bakış attı.
“Gerek yok komutan. Asker buraya girerse işler karışır. Benim adamlarım var. O kansızlar köye asker girdiğini duyarsa baskın yaparlar. Vatan evlatlarına bizim yüzümüzden zarar gelmesin.
Zaten Rıza’yı aratıyorum. Bulduğum an kendim teslim ederim. Her şerefsizlik onun altından çıkıyor.”
Derin bir nefes aldım.
“Peki Ferzan amca. Ama olası bir durumda beni ara. Anında geliriz.”
“Geç oldu komutan,” dedi uyarır gibi. “Bir an önce çık köyden. Tek olduğunu görürlerse haber uçururlar.”
Tokalaştık. Araca binmeden önce içime bir sıkıntı düştü. Sokağın başında, gölgelerin arasında bize bakan bir siluet vardı.
Haber çoktan uçmuş bile bakalım neler olacak?. Ferzan amca’ya çaktırmadan arabaya bindim. Konağın önünden ayrıldım.
Aynadan etrafa göz gezdirdim.
Tenha bir yerde kıstıracaklardı. Bundan emindim. Şerefsiz kansızlar…
Torpidoyu açıp silahımı aldım. Köy çıkışına geldiğimde yolun büyük taşlarla kapatıldığını gördüm.
Gülümsedim istemsizce fazla sessizlik bize göre değil.
“Hadi bakalım Alihan gazan mübarek olsun.”
Arabayı yolun ortasında durdurdum. Telefonu alıp Göktuğ’u aradım. Tam o sırada kayalıkların olduğu taraftan bir el silah sesi geldi.
Ardından mermiler havada yağmur gibi yağmaya başladı. Sol taraftan saldırıyorlardı.
Hızla sağ koltuğa geçtim, arabadan yuvarlanarak indim.
“Göktuğ. Pusu yedim. Köy çıkışındayım.”
Telefondan kahkaha karışık bir ses geldi.
“Komutanım, bizi almadan tek başınıza çıkmanıza aşırı derecede alındık. Şenlik bizsiz olur mu?”
Bir yandan ateş ederken bağırdım:
“Göktuğ kes! Oğlum Poyraz’a mı özendin? Tepemde mermiler yağıyor!
Düşüneceğim son şey senin alınman. Acele edin lan!” diye bağırdım dişlerimin arasında.
“Geldik bile komutanım,” dedi.
“Şenlik bizsiz olur mu?”
Zırhlı araçtan birer birer indiler. Ortalık bir anda cehenneme döndü.
Telefonu kapattım.
Poyraz’ın sesi yankılandı:
“Komutanım, iyi misiniz?”
“İyiyim aslanım,” dedim.
“Şarjör at bana.”
“Komutanım siz daha yeni hastaneden çıktınız,” dedi endişeyle.
“Yormayın kendinizi. Ayaz tek tek indiriyor zaten.”
“Olur,” dedim sinirle.
“Gelirken bir de çay getirseydiniz, otururken iyi giderdi. Kes lan muhabbeti, bitirin şunları.”
Ayaz…
Sessizdi.
Avına odaklanmış bir avcı gibiydi. Nefesini bile hesaplayarak, tek tek indirdi.
Zaten tek olduğumu gördükleri için kalabalık değillerdi.
Beni alabileceklerine kim inandırdı bunları, diye geçirdim içimden.
Silah sesleri kesildiğinde yavaşça ayağa kalktım.
Mühür, etrafı dikkatle süzdü. Kısa el işaretleriyle çevre güvenliğini aldı. Dağların sessizliği yeniden yerini tetikte bir bekleyişe bırakmıştı.
Göktuğ hızlı adımlarla yanıma geldi.
“ Komutanım, iyi misiniz?”
“ İyiyim aslanım.”
Bir an tereddüt etti, sonra sesini düşürdü.
“ Komutanım… albay Turgut Şahin hatta. Şey… benden duymuş olmayın ama burnundan soluyor. Çok sinirli. Buyurun, telsiz.”
Telsizi elime tutuşturur tutuşturmaz arkasını dönüp uzaklaştı.
Göktuğ kaçtıysa… durum gerçekten vahimdi.
Telsizin düğmesine bastım.
“
Komutanım, “dedim.
Karşıdan gelen ses, dağlardan sertti.
“ Ne “komutanım”ı lan! Hastaneden çıkacağım dedin, timini al çık dedim. Tek başına köye gitmek nedir oğlum? Sen benim imtihanım mısın Koral? Derdin ne lan senin! Bir de Naz’ı dikmişsin veterinerin kapısına… Çağrı haber vermeseydi, tim yetişmeseydi ne halt edecektin ha? Yine esir mi düşecektin?”
“Komutanım, kızı bırakıp hemen dönecektim. Yolda pusu yedim.”
“Çağrı timiyle oraya geliyor. Sen de topla timini, karakola dön. Alacağın cezayı düşün.”
Telsiz sustu.
Sıkıntıyla nefes verdim
.
Bardağı taşıran son damlayı da damlattığıma göre, bu sefer gelen ceza hafif olmayacaktı.
Çağrı yanıma geldi.
“ Kardeşim, iyi misin?”
“ İyiyim ama… komutan beni eline geçirdiği an neler olur, bilemiyorum, dedim iç geçirerek.”
Sonra başımı kaldırdım.
“ Bu arada eyvallah. Time haber vermeseydin keklik gibi avlanıyordum az daha.”
Çağrı kaşlarını çattı.
“ Nasıl böyle bir hataya düştün anlamıyorum. Kızın hayvanlarını seni evine aldı diye telef ettiler… tek başına köye girmek nedir oğlum? Time haber vermediğini anlamıştım. Neyse ki tim köyden fazla uzaklaşmamıştı, geri döndüler.”
“ Olan oldu. Ağılın durumu nasıl?”
“ Hayvanlar telef. Ağıl kullanılmaz hâlde. Alevler eve sıçramadan söndürmüşler.”
Başımı eğdim. İçimde ağır bir yük vardı.
“ Mühür, “dedim,” toparlan. Çıkıyoruz.”
Bölgeyi Çağrı’ya bıraktık. Araçlar sıraya girdi.
Munzur Dağları’nın arasından, sessiz ve gergin bir yolculukla Munzur Karakol Komutanlığının yolunu tuttuk.
*
*
*
Koridorun sonunda duran kapıya doğru ağır adımlarla ilerledim. Kapının önünde durup duruşumu düzelttim. Levhadaki isim, gözüme gözüme sokuluyordu:
Albay Turgut Şahin.
Derin bir nefes aldım, kapıyı tıklattım.
“Gir,” dedi içeriden gelen sert ses.
Kapıyı açtım. İçeri adımımı attığım an havanın değiştiğini hissettim. Ama asıl ağır olan şey, albayın bakışıydı.
Selam durdum.
“Komutanım.”
“Gel buraya,” dedi.
Masaya doğru yürüdüm. Attığım her adımda içimdeki sıkıntı biraz daha büyüdü. Karşısında durduğumda nihayet yüzüme baktı. Gözleri öfkeliydi ama asıl tehlikeli olan, o sakinliğiydi.
“Anlat,” dedi.
“Tek kelimeyi bile atlama.”
Yutkundum.
“Komutanım… köye tek başıma girmem hataydı. Kabul ediyorum.”
Kaşını hafifçe kaldırdı.
“Hata mı?” dedi.
“Koral, bu yaptığın ihmal. Kendini riske attın. Timin yetişmeseydi yine mi esir düşecektin? Bıktım oğlum senin bu ele avuca sığmaz hallerinden. Kendine çeki düzen ver.”
Sustum. Haklıydı.
“Kız zor durumda dedin, gitmem gerek dedin. Timinle git dedim. Sen ne yaptın?”
“Emri esnettin.”
“Kahramanlığa oynadın.”
Başımı eğdim.
“Komutanım, niyetim—”
Masaya avucunu vurdu.
İlk defa bu kadar sinirli görüyordum albayı.
Demek ki bu sefer fena halde sınırı zorlamıştım.
“Niyet beni ilgilendirmiyor,” dedi.
“Sonuç ilgilendiriyor. Sen eğitimli, TSK’nın en iyi askerlerinden birisin. Bu kadar ihmalkâr davranamazsın. Kendini de timini de riske atıyorsun. Timin gözü kapalı peşinden geliyor. Kendini de onları da düşünmek zorundasın. Yok eğer ‘ben bildiğimi okurum, emir dinlemem’ diyorsan… başka dilden konuşalım, Koral.”
Ayağa kalktı. Masanın arkasından çıkıp pencereye yürüdü. Munzur Dağları sisin içinde kayboluyordu.
“Bu dağlar affetmez, Alihan,” dedi, sırtı bana dönükken.
“İkinci şansı vermez. Ben bir vatan evladını daha feda edemem.”
Arkasını döndü.
“Aklını başına alana kadar seni ve timini sahadan çekiyorum.”
Kalbim bir an durdu sanki.
“Otuz gün süreyle operasyon yok,” diye devam etti.
“Munzur Karakol Komutanlığı dışına adım atmayacaksınız. Karargâh içi görevlerle ilgileneceksiniz.”
“Şimdi çıkabilirsin.”
Selam durdum.
“Emredersiniz, komutanım.”
Kapıya yöneldim. Tam çıkarken sesi bir kez daha geldi.
“Bir dahaki sefere tek başına kahramanlık yaparsan… seni bu kapıdan içeri alırken çok daha ağır konuşurum.”
Kapıyı kapattım.
Koridora çıktığımda nefesimi bıraktım.
Sahadan alınmıştım.
Zümrüt’e söz vermiştim.
İntikamını alacaktım.
Ama şimdi…
Timim otuz gün görev dışıydı.
Bir ay karakolda oturmak…
Bu bize göre değildi. Biz dağda şerefsiz avlamaya alışmıştık.
Öfkem kendimeydi. Böyle bir hataya nasıl düşmüştüm?
Çay ocağına gittim. Tim oturmuş sohbet ediyordu. Kapının girişinde durdum.
Ben şimdi bunlara ne diyeceğim?
Çenelerinden nasıl kurtulacağım?
Poyraz beni fark etti.
“Buyurun komutanım, taze çay var.”
Sandalye çekip oturdum.
Göktuğ sordu:
“Nasıl geçti görüşme, komutanım?”
“Bir ay sahadan çekildik,” dedim.
“Operasyon yok. Karargâh içi görevler.”
Önce bir sessizlik oldu. Hepsi şok içindeydi.
Ayaz:
“Komutanım, şaka mı yapıyorsunuz? Hiç komik değil.”
Göktuğ:
“komutanım Ben olduğum yerde çalışmak isteseydim babamın şirketinde patron olurdum. Allah aşkınıza şaka deyin. Bir ay karakolda ne yapacağız biz?”
Poyraz:
“Komutanım, sizin cezanızı biz niye çekiyoruz? Ne suçumuz var bizim?”
Ayaz araya girdi:
“Çünkü komutanın timiyiz. Birbirimizden sorumluyuz. Komutanımızı yalnız bırakmamamız gerekiyordu. O yüzden ceza bize de kesildi.”
“Herkes aydınlandıysa daha fazla sormayın,” dedim.
Telefonu alıp dışarı çıktım. Dağın serinliği ciğerlerime doldu. Elimi cebime atmak istedim ama parmaklarımdaki sargılar izin vermedi. Birkaç güne geçerdi. Şerefsiz kansızlar el ayak tırnaklarımı ,tek tek çekmişti. Omzumdaki yara ara ara sızlıyordu. Vücudumdaki yaralar kabuk bağlamıştı.
Komutan haklıydı. Bunlar yetmezmiş gibi bir de köye tek girmiştim.
Beylik tabancasıyla Tunceli sokaklarında ibret olsun diye kovalayıp vurabilirdi beni.
Otuz gün akıllı durmam gerekiyordu. Komutanın suyuna gitmezsem ömür boyu karakola tıkar beni.
Bir de tim…
Asla susmazlar. Kulağımı s*kerler.
Derin bir nefes aldım.
Şimdi düşünmem gereken daha önemli bir şey vardı.
Sargıdan açıkta kalan parmak ucumla Naz’ı aradım.
“Naz, köpeğin durumu nasıl?”
“İyiye gidiyor, komutanım,” dedi.
“Veterinerle buradayız. Sürekli kontrol ediyoruz. Riski atlattı ama henüz uyanmadı. Sabaha uyanırsa durumu netleşir.”
“Tamam,” dedim.
“Başından ayrılma. Kız benim yüzümden her şeyini kaybetti. Dostunu kaybetmesin.”
“Emredersiniz komutanım. Buradayım. Elimden gelenin fazlasını yapacağım.”
Telefonu kapattım.
Zümrüt’e intikam sözü verdim. Tüfeği zor almıştım elinden.
Ya yine dağa çıkmaya kalkarsa?
Yok.
Buna izin veremem.
Önce köpek iyi olsun…
Sonra bir yol bulurum.