Ustam bir kaç saat dinlenip temizlenmiş, ve üniformasını birlik envanterinden yeni bir tanesi ile değiştirmişti. Bir süre daha Bay Remve ve Bay Mila ile havadan sudan sohbet ettikten sonra, beni eşyalarımı almam için üst kata göndermişti. Uyku tulumumu da almamı istemişti. İz sürmeye hemen başlayacağından, her uzunluktaki bir yolculuğa hazır olmak istediği belliydi. Aşağı indiğimde onu mutfakta diğer korucular ile otururken buldum.
"Hazır mısın, evlat" diye sordu ustam.
"Evet, her şeyi topladım" dedim.
Elini, masanın üzerinde duran kendi keybesinin içine atarak, ipe benzer bir şey çıkardı. "Bunu sana aldım. Bir Murnasil kirişi. Kaliteli deri ve bağırsak kesitleri karıştırılarak üretilir. Bir yay için bundan daha bir kiriş bulamazsın" dedi ustam elindekini uzatarak.
"Ben... Teşekkür ederim Bay Fernar" dedim mahcup olarak.
Ustamın o hengame içerisinde hatırlayıp bir hediye getirmesi beni çok mutlu etmişti.
"Bir ara ona uygun bir yay bulmamız gerek. Artık beylerin iznini isteyerek garnizona gitmemiz gerek" dedi masadaki koruculara bakarak.
"Hey, Marver. Kendi ustandan sıkılırsan, sana her zaman Dolan 'ın yanında bir yer var, ha" dedi Bay Remve gülümseyerek.
Adam şaka yapar gibi söylemişti ama gözlerinin içerisinde, söylediğinin bir parça doğru olduğunu dışa vuran hüzünlü bir yan da vardı. Bütün bu tanrılar ve kader işleri, iri korucu önemli bir şeydi. Beni sanki inançlarının fiziki bir kanıtı gibi göz önünde tutmak istiyor gibiydi.
"Merak etme, çırağımın sıkılmak için hiç vakti olmayacak. Seni temin ederim" dedi ustam Bay Remve 'ye gülümsemesine aynen karşılık vererek.
Birlik binasından ayrılıp, garnizona gitmek için kasabanın ana caddesine çıktık. Askerlerin konuşlandığı yapı, kasabanın güney tarafındaydı.
"Yeni arkadaşlar edinmiş görünüyorsun. Seni geri almak için dövüşmek zorunda kalmadığıma sevindim" dedim ustam.
"Bay Remve ve Dolan yokluğunuzda dostça ve cömertçe davrandılar, usta" dedim.
Uygun bir anda ustama, gösterdikleri ilginin asıl sebebini anlatmam gerekiyordu, fakat bu fırsatı henüz yakalayamamıştım. Birlik binasında çok az zaman geçirmiştik ve çevresi hep diğer korucular ile sarılıydı. Bu konuyu ayak üstü de konuşmak istemiyordum, o yüzden biraz daha beklemeye karar verdim.
"Çırağını bilmem ama Remve 'nin kafası değişik çılışsa da, dürüst ve yürekli bir adamdır. Böyle insanları dost olarak hayatında tutmak önemlidir" dedi ustam.
Küçük sohbetimizin eşliğinde aldığımız kısa yol, bizi çabucak garnizonun kapısına kadar getirdi. Kapıda yine iki adet asker nöbet tutuyordu.
"Ne vardı, korucu" diye sordu askerlerden birisi.
"Çavuşunuz birlikten kolcu talep etmiş. Hizmetlerimi sunmak için geldim. Bu da çırağım" dedi ustam resmi bir tonla.
"Golen, kolcu ve çıkarığını çavuşa götür" diye yanındaki diğer askere buyurdu.
İkisi de rütbesiz askerlerdi. Birisi diğerine nasıl emir veriyordu anlamamıştım ama emri alan genç asker bir baş sallayış ile dış kapıyı açıp bizi daha önce de bulunduğum iç avluya kadar götürdü. Avluya vardığımızda, eğitim yapan benden fazla büyük olmayan genç askerler gördüm. Hepsi benim de sahip olduğum tahta eğitim kılıçları ile eşleşip, belirli formlarda saldırılar ve savunma hareketlerini tekrarlıyorlardı. Bizi bir bekleyişe bırakan asker, hızla eğitimi takip eden çavuşun yanına gidip bir şeyler söyledi. Başını çevirip ustamla göz göze gelen adam, eliyle bizi yanına çağırdı.
"Merhaba, Çavuş. Ben korucu birliğinden kolcu Tom Fernar. Birlik temsilcimiz hizmetlerimizi talep ettiğinizi söyledi" dedi ustam ciddiyetle.
"Evet Bay Fernar, doğru. Fakat bölgede bir kolcu olmadığını söylemişti" dedi çavuş.
"Uzun bir seyahatten bugün döndüm" dedi ustam.
"O zaman, bu kadar erken çağrımıza kulak verdiğin için teşekkür ederiz. Seni daha önce görmüştüm, çocuk. Öyle değil mi? Sen eşkıyaları haber veren gruptansın" derken gözlerime bakmıştı.
"Evet, efendim" dedim.
"O halde kolcu beyinin durumdan yeterince haberi vardır. Kasaba etrafından eşkıya hareketliliği artıyor gibi görünüyor. Geçen gün sizin çocukların geride bıraktığı yedi cesetten sonra, aynı koru içerisinde farklı bir kamp bölgesi de keşfettik. Bir kaç saat daha doğudaydı. Belki aynı ekibin eski konaklama yeridir. Bir göz atıp, bize daha net bir bilgi verebilirsen bu çok faydalı olurdu" dedi çavuş.
Adam, daha önce başka yerlerde karşılaştığımız askerler gibi küstahça değil, işini iyi yapan bir profesyonelin, bir başkası ile konuştuğu gibi azami bir saygıyla hitap ediyordu ustama. Dünyayı anladığım kadarıyla, biz korucular, toplumdaki konum olarak yakalamaya çalıştığımız kaçak avcılardan çok daha üstlerde yer almıyorduk. Bu tavırların hiç birisi ustamı rahatsız ediyor gibi görünmüyordu. Eski bir yetim olarak, hor görülmeye karşı belirli bir toleransı vardı.
"Çırağım ilk kampın yerini biliyordur. Çevreyi hemen araştırıp, size elimizden geldiğince detaylı bir rapor veririz, çavuş" dedi ustam.
Garnizonu tek edip, ustamla beraber kasabının güney ucunu, kral yoluna bağlayan patikayı tırmanıyorduk. Yolu yarılamışken ustam bir anda durdu.
"Orada ne bulacağımızı ikimizde bilmiyoruz. Bölgeye vardığımızda, etrafın güvenliğinden emin olana kadar sessizce hareket edeceğiz. Bir sorun olduğunda bu yoldan gerisin geri koşup, çavuşa olanları anlatmanı istiyorum. Sana komut vermemi bile beklemeyeceksin" dedi ustam.
Kafamı salladım gönülsüzce. Geçen seferde bunu yapamamıştım. Eğer sorun çıkarsa, ne yapacağımdan emin değildim.
"İlk karşılaştığın adamları detaylı anlatabilir misin? Yedi kişiydiler değil mi?" diye sordu.
"Dolan ve ben onları ilk koru içerisinde, bir kamp ateşinin etrafında gördük. Varlığımızı fark edince bizi çayırlara kadar kovaladılar. Bay Remve 'nin yanına vardığımızda, korudan çıkmış 7 kişi vardı. Değersiz çuldan kıyafetler giyiyorlardı. Bir tanesinin uzun, bıyıkları vardı. Diğerinin hiç saçı yoktu. Gece vakti olduğundan, içimdeki korku ve heyecanla detaylara çok dikkat edemedim" dedim mahcupça.
"Önemli değil. Şu bıyıklı olanın bıyıkları bu şekilde aşağı doğru mu iniyordu kalınca? Kılıç tutan elinde deri kalın bir bileklik var mıydı?" diye sordu ustam.
"Bileklik varsa bile göremedim, usta. Fakat bıyıkları gösterdiğiniz gibi iki yandan aşağı iniyordu" dedim.
"Doğu bölgesindeki kiralık fedailerden biri olabilir. Yolumuz Murnasil 'e düşerse, neden bahsettiğimi anlarsın. Eşkıyalık yapmak için bu kadar uzaklara giden adamlar, her zaman düşündürücüdür evlat. Yabancısı olduğun yerde kaçacak güvenli yerler bilmezsin. Soyacak kervanları, pusu kuracak ideal yerleri, rüşvet verecek kişileri tanımazsın. Tabi birileri sana yardım edip yol göstermiyorsa. Ne zaman birileri eşkıyalara yol gösterse... Eh. O işin sonu iyi bitmez. Son seferinde bu işlerde hep Serseri Prens 'in parmağı çıkmıştı ve sonuç olarak on binlerce insan öldü. Kırılan nüfus geriye hayalet köyler, parçalanmış aileler bıraktı. Ülkede yas tutmayan, bir yakınını kaybetmemiş kimse kalmamıştı. Yaptığımız şeyin ciddiyetini anlaman çok önemli, Marver. Atıldığın tehlikeyi bilmelisin" dedi ustam.
"Anlıyorum, Bay Fernar. Benim de size açıklamam gereken bazı şeyler var" dedim.
"Bunun için zamanımız olacak. Hadi artık izler tazeyken, neler bulabileceğimize bakalım" diyerek tekrar yürümeye başladı ustam.
Ben de ona, benim yüzümden gireceği tehlikeleri anlatmak istiyordum fakat konuşmam yine başka bir zamana ertelenmişti.
Tepeyi tırmandığımızda, patikadan ayrılıp dövüşün yandığı alana kadar ustama yol gösterdim. Ustam zaman zaman diz çöküp kurumuş otların üzerindeki kan lekelerine dokundu, ya da eşelenmiş toprak dokusunu inceledi. Bir süre sonra eliyle koruluğu işaret ederek, onu ilk kamp alanına götürmemi istedi. Yola çıkarken bunu yapabileceğimden emin değildim. Koruya girdiğim ilk sefer, hava tamamen karanlıktı ve ben bütün dikkatimi av bulmaya vermiştim. Fakat koruya bir defa girdikten sonra, gittiğimiz yolu bulmakta hiç zorlanmamıştım. Adımlarım beni, çabasız bir şekilde üzerinden atladığımız devrik ağacın yanına kadar getirmişti. Hiç vakit kaybetmeden, bilinç altıma istemsizce kayıt ettiğim yolu takip ederek ustamı kamp ateşini ilk gördüğümüz noktaya kadar götürdüm. Konuşmadan parmağım ile, artık olmayan kamp ateşine doğru kaldırıp ileriyi gösterdim. Liderliği alan ustam, çevresini inceleyerek ilerleyişini sürdürdü. Bir süre sonra, sönmüş közler ve yarı yanmış kuru ağaçlarla dolu eski kamp ateşinin önüne kadar gelmiştik. Ateşin etrafında bir kaç tane yıpranmış deriden, bol bol da yaprak yığını ile yapılmış olan geçici yataklar vardı. Ateşin içinde közlerden farklı olmayan, tamamen yanmış halde kuşumsu bir canlının ölüsü de var. Bizi kovaladıkları sırada bu yemeği pişiriyor olmalıydılar. Ustam çevreyi kontrol ettikten sonra yanıma geldi.
"Burası çok saçma bir kamp yeri. Hem kral yoluna, hem de kasaba patikasına uzak. Gözcüleri gelen bir kervanı haber verdiğinde, iyi bir hamle yapmak için yeterli zaman olmaz. Bu adamlar farklı bir şeylerin peşindeymiş." diye açıkladı.
"Ne gibi bir şeyler" diye sordum.
"Henüz bilmiyorum. Doğuya doğru gidip, şu ikinci kamp yerini bulalım" dedi ustam ilerlemeye başlayarak.
Zerafetten yoksun eşkıyaların izini takip etmek oldukça kolaydı. Gelişi güzel kırılmış kuru ağaç dalları, yerde basılarak çatlatılmış odunlar, kuru bölgelerde sırıtan ayak izleri. Bir saat kadar doğuya indiğimizde, ikinci kamp alanını görebildik.
"Burası diğerinden biraz daha eski. Ateşin külleri iyice savrulup kaybolmuş. Şuraya bak" diye eliyle toprak zemini gösterdi.
Yakına gidip incelediğimde, toprak bir tarla gibi yüzeysel olarak sürülmüştü sanki.
"Bu da ne" diye sordum.
"Geniş bir çalılık gibi sürüklenmiş gibi. Etrafa bakınıp, dikkatimizi çeken her çalılığı, ot kütlesini inceleyelim" dedi ustam.
Bir saat kadar bölgeyi ayrı ayrı taradık. Her çalılığı yerinden oynatıp, köklerinin toprağa bağlı olup olmadığını kontrol ettik. Hava kararmadan işe yarar bir şeyler bulma umudum yavaş yavaş sönerken, dikenli süpürge çalısından oluşan bir yığın, dikkatle onu tutup çektiğimde tomar halinde hareket etti. Çekişimi sürdürüp alanı açtım. Aynı yere bir kaç çalı öbeği daha konmuştu. Hepsini temizlediğimde, yere yığılmış kuru otların arasında tozlu bir metalin parıltısını seçtim. Çömelip metali otların arasından çıkardığımda, bunun bir küreğin uç kısmı olduğunu anladım. Çevreyi daha fazla bozmadan, bir kaç dakika uzağımda etrafı inceleyen ustamın yanına gidip ona bulduklarımı anlattım. Çalılar ile saklanmış alana döndüğümüzde, küreği eline alıp ucunu inceledi. Daha sonra yere çöküp, zemine yığılmış dalları süpürmeye koyuldu. Hemen dizlerimi yere dayayıp ona yardım etmeye başladım.
"Tahmin ettiğim gibi. Bu toprak kazılıp bir şeyler saklanmış. Tekrar rahatça kazılıp çıkarılabilsin diye de kürek üzerine konup saklanmış. Hızlı hareket edip, hava tamamen kararmadan toprağı kazıp içeride ne olduğuna bakmalıyız. Kendine bir sopa bulup yardıma gel" diyen ustam doğrulup küreği eline aldı ve gevşek toprağı kazıp çıkarmaya başladı. Söylediği gibi ben de bir sopa alıp, toprağı dürterek iyice gevşek hale getiriyor, rahatça kazılmasını sağlıyordum. Neyse ki bir kaç dakikadan fazla kazmamız gerekmemişti. Kürekten tok bir ses gelince derinlemesine kazmayı bırakıp, sadece üstteki toprağı almaya başladık. Toprağa gömülü olan nesne her neyse, derilere sarılmıştı. Toprağı derinin üzerinden temizledikten sonra, dışarı çekip çıkarmaya çalıştık. Lanet şey çok ağırdı. Tekrar tüm kuvvetimiz ile asıldığımızda yerinden çıkıp yüzeye kadar kalktı. Zemine düşürdüğümüz ilk deri çantanın altında başkaları da vardı. Çıkardığımız çantanın ağzındaki bağı çözerek içindekilere baktık. Çanta ağzına kadar kısa kılıçlar ile doluydu. Tek tek diğer çantaları da çıkarıp hepsini inceledik. Küçük bir cephanelikti bu.
"Burada kırk kişiye yetecek kadar kılıç, gürz, balta ve kısa mızrak var. Bu adamların hedefi kervan filan değilmiş. Kasabayı ya da birliği hedef almışlar. Hemen geri dönüp çavuşu uyarmalıyız" dedi.
"Silahları ne yapacağız?" diye sorduk.
"Onları tekrar gömmekle zaman kaybedemeyiz. Eğer saklı bir cephaneye gidecek bir eşkıya olsaydım bunu gece yapardım ve güneş battı bile. Gidiyoruz" diye yanıtladı ustam.
Hemen toparlanıp gerisin geri kasabanın yolunu tuttuk. Hiç konuşmadan seri bir şekilde yol alıyorduk. Giderken yaptığımız gibi iz takip etmiyor, kasabaya bir an önce varmak için ilerliyorduk. Garnizona giden patikaya vardığımızda, yokuş aşağı olan bayır yol hızımıza hız kattı. Tırmandığımızdan çok daha kısa bir sürede patika yolunu kat etmiştik.
"Çavuşla mı görüşeceksiniz" diye sordu ilk gelişimizde bizi karşılayan asker.
"Evet, çok acil" diye yanıtladı ustam.
Bu sefer komuta gerek kalmadan, genç asker dosdoğru kapıyı açıp bizi avluya kadar götürdü. Orada beklememizi isteyeceğini düşünürken, hiç hız kesmeden, avluya çıkan iç yolun tam karşısındaki üç katlı taş binaya giriş yaptı. Taş binanın zemin katına girdiğimde, ilk aklıma gelen şey yetimhane olmuştu. O buradan çok daha büyüktü ve siyaha yakın düz taşlardan yapılmıştı. Fakat iyi cilalanmış taş zemin gri küt taşlardan da olsa, zihnime anıların doluşması için yeterli olmuştu. Kapıdan içeri girdiğimizde tam karşımızda merdivenler vardı. Onları kullanmak yerine sola dönerek giriş kattaki bir odanın ahşap kapısının önünde durduk. Kapının üzerinde, birbirine çapraz konulmuş klasik kraliyet askeri birliklerinin simgesi vardı. Asker kapıyı çaldı.
"Girin" sesi duyuldu odadan bir kaç saniye sonra.
İçeri girdiğimizde, çavuşun ofisi ile karşılaştık. Kapının sol yanında kalan gösterişsiz bir ahşap masa vardı. Üzerinde parşömenler, rulo yapılmış haritalar ve yazım takımları vardı. Odada dekor olarak sergilenen bir kaç kılıç ve büyükçe bir Dirastya haritası bulunuyordu. Buna benzer bir tanesini, birlik binasında saatlerce çalışmıştım.
"Buyrun kolcu efendi. Sizi bu kadar erken beklemiyordum" dedi çavuş oturduğu yerden.
"Korkarım bulduklarımız, ilginizi acilen hak ediyor. Daha fazla zaman kaybedemedik" dedi ustam.
"Lütfen oturun da anlatın o halde" dedi çavuş bize masasının önündeki sandalyeleri gösterirken.
Ustam da ben de, karşılıklı sandalyelere oturduk. Söze ustam devam etti.
"Söylediğiniz gibi ilk keşfedilen kampın doğusuna doğru hareket ederek, ikinci kampın yerini bulduk. İkinci kamp, daha geniş bir grup tarafından kullanılmış.Yine ilk kampa göre bir kaç gün, belki bir hafta kadar daha eski. Üstelik konumu, tıpkı ilk kamp gibi basit kervan soygunlarına hiç elverişli olmayan bir yerdeydi. Bu eşkıyaların yollarda hırsızlık yapmak gibi bir planları yok gibiydi sanki" diye durumu anlatıyordu ustam.
"Nasıl yani hırsızlık niyeti yoktu" diye sordu çavuş.
"Etrafı incelerken çalılar ile saklanmış bir gömü alanı bulduk, çavuş. İçerisinde kırk kişiyi donatacak kadar silah vardı. Kılıçlardan mızraklara kadar. Sanırım amaçları ya kasaba, ya da sizin garnizonunuz" dedi ustam.
"Garnizon mu? Delilik bu" dedi çavuş.
"Gerçekten öyle mi, çavuş. Bir düşünün, bir grup eşkıya orman içinde fark edilip, kaçmak yerine herhangi bir maddi değeri olmayan kolculara ölümüne saldırıyorlar. Bir başka bölümde, geniş bir gruba yetecek kadar cephane saklıyorlar. Üstelik bu cephaneyi saklayan grup yedi kişiden çok daha fazla. Geri kalanlar nereye gidiyor?" derken ustam olayları değerlendiren çavuşa bakıyordu. "Benim tahminim, o kırk kişiye yeterli silahı kullanabilecek kadar eşkıyayı buraya yığıp, kasaba ya da garnizon gibi, bir kervandan çok daha büyük bir hedefe saldıracakları yönünde. Bakın çavuş, bunun alışılmadık olduğunu biliyorum. Fakat sizi ilk gördüğümde uzun bir seyahatten geldiğimi söylemiştim. Doğuda organize eşkıya faaliyetleri hızla tırmanıyor. Ticaret yolları tamamen saldırı altında. İşler buraya da sıçramış olabilir. Kendi güvenliğiniz ve kasaba halkı için söylediklerimi ciddiye almanız gerekiyor" dedi ustam.
O vakte kadar çavuş, ustamın söylediklerini büyük bir dikkatle dinleyip değerlendirmişti.
"Söylediklerinizin garip ve düşündürücü olduğunu farkındayım fakat hala kafama yatmayan şeyler var. Bir garnizona saldıran eşkıyalar. Bu duyulmuş şey değil" dedi çavuş.
"Kaç askeriniz var, çavuş" diye sordu ustam.
"Toplamda otuz dört" dedi çavuş.
"Kaç tanesi çaylak" diye devam etti ustam.
"Yarısından fazlası... Anlıyorum ama yine de-"
"Kasaba içinde devriye yok. Geceleri uyanık yalnızca iki asker nöbette. Kırk kişilik bir ekip, siz daha ne olduğunu anlayamadan yatakhanelere kadar girebilir çavuş. Bir bir çatışma bile olmaz. Bir katliam olurdu" dedi ustam dürüstçe.
Çavuşun kaşları çatıldı. Güvenliğinin böyle hafife alınması hoşuna gitmemişti. Fakat adam bir aptal değildi. Ustamın söylediklerindeki gerçekliği görebiliyordu.
"Bu akşamdan itibaren garnizon çevresinde devriyeler olacak. Kasaba da dörder kişilik bir ekibin değişimli olarak dolaşmasını sağlayacağım. Silahları bulduğunuz yere de bir gözcü dikeceğim. Şu an için bu kadar adam ile daha fazlasını yapamam. Durumu özetleyen haberleri Lord Ferivan 'a bildireceğim. Belki bir süreliğine asker takviyesi alabiliriz" dedi çavuş.
"Ben kasaba temsilciliğine de durumu anlatacağım çavuş. Elimizden geldiğince hizmetinizdeyiz" dedi ustam.
"Teşekkürler kolcu, size borçluyuz" dedi çavuş hala çatık olan kaşlarına rağmen.