Bir haftadır göl bölgesinde kamp yapıyorduk. Zamanımız, ayı izlerini takip etme, uzaktan gözlemleme ve bütün kaslarım ağrıyana kadar, elimizin altındaki her türden silah ile pratik yapmak ile geçiyordu. Her akşam uzandığımda, vücudumdaki bütün kaslar ağrıyordu. Eğitimimde en çok gelişmeyi, iz sürme ve bıçak atma konusunda geliştiriyordum. Ayının izini sürerken, pençe izlerini orman zemininde bulabiliyor, kırdığı dallardan, eşelediği toprağa, sırtını kaşıdığı soyulmuş ağaçlardan, dışkılarına kadar bir çok ip ucunu bulabiliyordum. Ayıyı henüz göl bölgesinde görememiştik. Takip ettiğimiz izler biz gelmeden etrafa bırakılmıştı. İzler bize, ayının şelaleye yakın bir yerde ini olduğunu söylüyordu. Fakat henüz gözleme aşamasında olduğumuzdan, teorimizi test etmek için şelaleye yaklaşmamıştık. İyi beslenen ayının ininde dinlendiğine dair şüphelerimiz vardı. Eğer bu konuda haksızsak, yırtıcı büyük ihtimalle bölgeyi terk etmiş demekti. İkimiz de şüphelerimizde haksız olmayı umuyorduk. Bölgede emin oluncaya kadar kalacaktık ve bu zamanı eğitimim ile değerlendiriyorduk.
"Kendini savunmaya başlamadan önce, durup sana hamle yapmamı izleyemezsin evlat. Omuzlarım, ellerim, ağırlığımı verdiğim bacağım, gelecek hamleyi sana zaten önceden söylüyor" diye anlattı ustam.
Kılıç tutan, az önce darbe almış sağ kolumu ovalıyordum. Kalın ağaç dallarından, tahta eğitim kılıçları yapmıştık. Böylelikle ustam beni öldürmeden, dilediğince pataklayabiliyordu. Sopa yemeğe alışkındım fakat bu durumun iki büyük farkı vardı. Bir; söğüt ağacının o nefret edilesi sesi yoktu. İki; kendimi savunmak ve karşılık vermek için bir şansım vardı. Bir haftadır denememe rağmen, bu ikinci maddedeki şansı bir türlü değerlendirememiştim.
"Çok hızlı hareket ediyorsun. Takip edemiyorum" şeklinde dürüstçe durumu değerlendirdim.
"Hızlı hareket eden kılıç. Eğer onu takip edersen asla zamanında yetişemezsin. Tıpkı iz sürer gibi bedenimi oku. İlk pozisyon!" diyerek yeni bir atağa hazırlandı.
Ustamın öğrettiği gibi kılıcımın ucunu öne doğru uzatıp bir başlangıç pozisyonu aldım. Derin bir nefes alıp yavaşça verdim ve kendimi sakinleşmeye zorladım. Gözlerime güveniyordum, tek ihtiyacım olan konsantrasyondu. Elimden geldiğince rakibimin vücut hareketlerine ve uzuvlarının açılarına odaklandım. O da benimle aynı pozisyonu almıştı. Anında bir değişiklik fark ettim. Önde olan sağ ayağındaki dengesini, topuğunun üzerinden parmak ucuna alıyordu. Saldıracaktı. Anı anda sağ bileği kendi bedenine doğru kırıp, kılıcını yatay bir konuma getiriyordu. Sol tarafıma saldıracaktı! Anında kılıç tutan elimi sol yanıma doğru, kalça hizama gelinceye kadar indirdim. Kılıcım, ustamın kılıcı ile bedenim arasında durdu ve kılıçların çarpışmalarından tok bir ses yükseldi. Hızla vurmuştu ama kendimi korumayı becerebilmiştim. Tam bir gülümseme şekillendirecekken, ustam saldırısını, kendi etrafında dönerek sağ tarafıma yaptığı bir başkası ile uzattı. Tahta kılıcın ucu, omuz kemiğimi acı ile dürttü.
"Hay lanet! Usta, ayıdan önce işimi sen bitereceksin" diye isyan ettim. Tahta kılıcımı elimden düşürmüş, yeni morluğumu ovalıyordum.
"Hadi ama sızlanmayı bırak, evlat. Omzunu yalnızca birazcık ittirdim" dedi keyifle.
"En azından ilk saldırını engelleyebildim" dedim neşesizce.
"Evet. Kendini bir dövüşte bir kaç saniye yaşatmayı becerebildin. Şimdi tek yapmamız gereken, bu süreyi uzatmak" diyerek gülümsedi.
Gülümsesine karşılık verdim. Canım yanmasına ve yorulmama rağmen, ustam ile böyle yoğun çalışmak hoşuma gidiyordu.
"İkinci hamleni okuyabilmem için çok yakındık" diye belirttim.
"Eh... Rakibini okumak işin sadece bir yarısı. Diğer yarısı ise morluklar ile edindiğin tecrübeler. Pratik yaptıkça, belirli durumlarda, sadece belirli tip saldırıların yapılabileceğini göreceksin. Bunları bildiğinde, önceden görebilmen de kolaylaşır. Yani daha önce dönerek yapılmış bir saldırı görseydin, ben daha ayaklarımı değiştirip dönmeye başlamadan, işin nereye gideceğini fark ederdin" dedi.
"Anlıyorum" dedim düşünceli bir şekilde.
"Umarım anlıyorsundur. Zira bunun geldiği yerde daha çok var" diyerek kılıcının ucuyla az önce oluşturduğu acılı gölgeyi gösterdi.
Okçuluktaki becerimi henüz sınayamamıştık. Yanımızdaki yayın yedek bir kirişi yoktu. Ayıya karşı en büyük silahımız ise bu yaydı. Onu acemi ellerimden şimdilik uzak tutmaya karar vermiştik. Eğer kiriş zarar görürse, tek yapabileceğimiz görevi bırakıp geriye dönmek olurdu. Öte yandan, fırlatma bıçağında harikalar yaratıyordum. Bir kaç günlük alıştırmanın ardından, her atışımda bıçağımı on metre ötedeki ağaca saplayabiliyordum. Bir defa bıçağın elinizdeki ağırlığına alıştıktan sonra, tek yapmanız gereken dönüşünün ardından doğru bir açıyla hedefe gideceğine emin olmaktı. Bunu bir matematik işlemi olarak değil de, iç güdüsel olarak hesaplamak gerekiyordu. Bu güdüyü, pratik yaparak çok hızlı bir şekilde kazanmıştım. Ustam işin zor kısmının, hareket halindeki bir hedefe, heyecan ya da korku gibi güçlü duygular altındayken atmak olduğunu söylemişti. Haklı olduğunu biliyordum. Titreyen bir el ile, rakibimden çok kendimi yaralardım.
"Tekrar! Kılıcını yerden al ve ilk pozisyona geç" diyerek kılıcını kaldırdı.
Söylediği gibi eğilip kahta kılıcımı yerden alıp, başlangıç pozisyonuna geçtim. Kılıçlarımız arasında bir kaç adım uzaklık vardı. Daha önce hiç saldırıya geçmemiştim. Ustamın bunu beklediğini düşünmüyordum. Bu sefer savunma yapmayı beklemeyecektim. Baskın olan sağ ayağım, yarım adım öndeydi. Pozisyonumu almayı bitirir bitirmez, ağırlığımı ona verip sol ayağımı öne attım. Elim aynı anda sol tarafıma doğru havaya kalktı. Aramızda kalan boşluğu biraz daha kapatmak için belimi de öne doğru kırarak, kılıcımı üstten sağ omzuna doğru indirmeye geçtim. Güçlü bir savuruş ile, yerden sağ çaprazına doğru silahını kaldırdı. Kılıcı, kılıcıma vurduğunda, ustamın hareketine verdiği güç ile bedenim iyice sola döndü. Ona sağ omzumun üstünden bakarken gülümsediğini gördüm. Evet, tam olarak yaptığı buydu. Bir an sonra hızlı bir adım atıp kendini yan çevirdi ve omzuyla benim omzuma sertçe vurdu. Hafif bedenim çarpışmanın etkisiyle geriye savruldu. Beceriksizce geriye atılmış adımlarla dengemi sağlamaya çalıştıysam da, başarılı olamayıp popomun üstüne yere düştüm.
"Bana bir keçi gibi tosladın! Bu kurallara aykırı olmalı!" diye itiraz ettim popo üstü.
"Tam olarak hangi kurallarmış onlar, evlat?" derken gözlerinin içi gülüyordu.
"Bilmem. Centilmenlik kuralları?" diye ısrar ettim.
Popom iyi durumdaydı. Kırılan gururumdu.
"Sana bir asil turnuvasındayız gibi mi görünüyor, çocuk? Hadi kalk bakalım. Bir savaşta tek kural vardır, öldüremezsen, ölürsün. Bu kural karşılaşacağın her eşkıya tarafından da bilinecek" derken elini uzatıp yerden kalkmama yardım etti.
Aktiviteler ile dolu geçen günün ardından, çok fazla acıkıyordum. Neyse ki sulak bölge, bizi beslemekte sorun yaşamıyordu. Ustamın avladığı, bir bıldırcından biraz daha büyük göçebe kuşlar, ateşin üzerinde ağır ağır dönüyordu. Ustamla çalışmaya başlayalı henüz bir ay bile olmamıştı. Fakat şimdiden ona karşı güçlü bir bağ hissediyordum. Onu hayal kırıklığına uğratmaktan kesinlikle kaçınıp, memnun olması için tüm gücümle çalışıyordum. Bütün çocukluğum boyunca, bir birine sığınan diğer çocukları gözlemleyip, bu davranıştan bir şekilde uzak durmuştum. Fakat şimdi öyle görünüyordu ki, diğer yetimlerden pek bir farkım yoktu. Kendime kızmıyordum. Ustam, ne yaptığını bilen, bana karşı çok sabırlı ve eğlenceli birisiydi. İyi bir korucu olmasının yanı sıra, bu insani vasıfları çabucak ona ısınmamı sağlamıştı. Üstelik bu kısacık dönemde, tüm hayatım boyunca yetimhanede kazandığımdan çok daha fazla beceri kazanmıştım. Diğer yetimleri düşündüm. Bixx, Sidikli, yan yatakhaneden Turab... Sidikli hala yetimhanedeydi, fakat tanıdığım bir çok yüz, benim gibi ansızın hayata atılmıştı. Hepsinin iyiliği için, istikameti olmayan sözsüz bir dua ettim. Hatta Göbek ve Bahab için bile.
"Yarın, akşam yemeği için sen avlanacaksın, evlat" dedi ustam kuşları ateş üstünde çevirirken.
"Tuzak mı yapayım?" diye sordum.
"Tuzak olur, sapan olur, istersen tükürerek avlan. Tek kural, yalnızca yakaladığın şeyi yiyeceksin. Karnını doyurmayı da öğrenmen gerekiyor. Seni anne kuş gibi beslemeye devam edemem" diyerek gülümsedi.
"Şey... Pek şefkatli bir anne olduğunuzu söyleyemem, Bay Fernar. Her yanım sızlıyor" dedim.
"Bunlar daha iyi günlerin. Gerçek çelik ile olan yapacağımız çalışmaları hayal et, evlat" diyerek gülümsemesini kötücülleştirdi.
"Umarım kralçiçeği merhemi yeni bir kaç uzuv çıkarmamı da sağlıyordur" diyebildim.
"Merak etme. Uzunca bir süre yalnızca çürükler biriktirerek devam edeceksin. O cılız kollarının çelik sallamak için çok daha fazla güçlenip, beceri kazanması gerek" dedi ustam.
"Çok fazla dövüşe katıldın mı, usta?" diye sordum ustamın tecrübelerini merak ederek.
"İstediğimden daha fazla katıldığım kesin" dedi.
Sorum ustamın neşesini bozmuştu. Ciddiyetle ateşe bakarken, bilinçsiz hareketlerle yemeğimizi ateşin üzerinde çeviriyordu. Yanlış bir soru sorup sormadığımı merak ettim. Konuyu üstelemeyip, başka bir konu düşünmeye çalışırken ustam devam etti.
"Kuraklık ilk başladığında, krallık buna hazır değildi. Ne halkı, ne ordusu, ne de asilleri. Bu topraklar daha önce de bir çok zorluk görmüştü. Savaşlar, kıtlıklar, salgınlar. Fakat kuraklık felaketinin bütün bunlardan farklı bir yanı vardı. Neydi sence o, evlat?" diye sordu sorarken kısa bir an için gözlerime baktı.
"Bilmiyorum" dedim bakışlarına cevap verirken.
"Umut. Savaşlar biter, hastalıklı ekinler ölse bile, diğer hasatta sağlıklısı çıkar, salgınlar durur, insanlar yeniden sağlıkla yaşar. Fakat kuraklık hiç bitmedi. Her sene insanların umudunu biraz daha fazla kırıp durdu ve bu dünyada umudu olmayan insandan daha tehlikeli bir canlı yoktur. Büyük temizlikten önce..." diye anlatırken ustamı böldüm.
"Büyük temizlik nedir?" diye sordum.
Ustam bakışlarını yeniden ateşe dönüp, cevap verdi. "Anlatacağım. Büyük temizlikten önce, suç oranı tırmandıkça tırmandı. Şehirlerde, kasabalarda insanlar bir birini bir kaç dahne için öldürmeye başladı. Hırsızlıklar arttı. Sokaklarda güvenlik kalmadı. Kırsal bölgelerde ise, insanlar yolları kesip yüklü kervanları soyup karınlarını doyurmaya çalıştılar. Her yıl eşkıyaların sayısı onlarca kat arttı."
"Siz neredeydiniz, Bay Fernar?" diye sordum.
"Ben Bay Mila ile olan eğitimimi henüz tamamlamıştım. O zamanlar böyle vahşi hayvan şikayetleri olmazdı. Kaçak avcılar ise kanunsuzluk listesinde en son sıradaydı. Derken, hala monarşinin başı olan Kral Lucian Velve bir reform hareketi başlattı. Krallığın bütün kurumları, düzeni sağlamak için baştan yaratıldı" dedi.
"Nasıl yani?" diye sordum.
"Örneğin, eskiden bir suçlu yakalandığında, suçu ne olursa olsun yargılanması gerekirdi. Onu savunacak şahitler bulabilir, adına konuşacak insanlar kiralayabilirdi. Krallık mahkemeleri, bir karara varmadan önce titizce her davayı incelerdi. Bütün bunlar artık yok. Kraliyet garizonlarına eşkıyalar, katiller ve hırsızlar üzerinde tam yetki verildi. Askerler artık hem birer hakim hem de cellat oldular" diye yanıtladı.
"Kulağa kötü gelse de, bu işleri hızlandırmadı mı" diye sordum.
"Hızlandırmasına hızlandırdı. Hücreler tıka basa doluydu, mahkemeler zaten işlemez hale gelmişti. Bu tarz uygulamalar zaten savaş zamanlarında da yapılırdı. Buradaki sorun, kuraklığın bitip bitmeyeceğini bilmeyişimiz. İnsanlar gerçek bir adalet olmadan, ne kadar bir süre yaşayabilirler? Bilemiyorum... Eleştirmek için söylemiyorum. Ben politikacı değilim, evlat. Benim bildiğim kanunlar, doğanın kanunlarıdır. Fakat değişim orada bitmedi, şehirlere göç yasaklandı. İşlevini yitiren koruculuk birliğine, eşkıyalar ile mücadele için kolcu sınıfı eklendi. Eskiden serbest olan lonca birliği, kraliyet denetimi altına girdi. Devriyeler arttı. Sadece vergi toplamak için silahlı birimler kuruldu. Dört yıl boyunca, kanunsuzluk ile, tüm ülke çapında kanlı bir mücadeleye girişildi. On binlerce adam öldü. Bazıları gerçekten suçluydu, bazıları o kadar değil. Askerler düşünmeden, her türlü dedikoduyu bile ölümle cezalandırdılar. İşler vahşileştikçe vahşileşti. İlk kolculuk görevlerimi bu süreçte yaptım" diye sürdürdü konuşmasını.
"Bütün bunları yaşamak sizin için zor olmalı, Bay Fernar" dedim içten bir anlayışla.
"Herkes kadar... Büyük temizlik, ne kanunsuzlar için ne de kanun uygulayıcıları için keyifliydi. Yani çoğunlukla. Ölümlerden ve savaşlardan zevk duyan sütü bozukların sayısı da az değildir. Vahşi doğanın içinde, yıldızların altında uyuyup, yemeğini ellerin ile yakalayabilirsin, evlat. Fakat ne kim olduğundan ve ne de yazgından kaçabilirsin. Hepimiz bize çizilen yollarda yürüyen canlılarız. Benim yolum, bir kolcu olarak ülkeme hizmet etmekten geçiyordu. Sevsem de sevmesem de yapmam gerekeni yaptım. Yolunun seni nereye çıkaracağını bilemezsin. O yüzden her şeye hazırlıkla olmakta fayda var. Çürüklerine sayısız yenilerini ekleyeceğim, her gece sakince uykuya dalmak yerine, yorgunluktan bayıldığına emin olacağım ki sen de kendi yolunda yürüyebilesin" derken ustam zayıf bir gülümseme takmayı başarmıştı yüzüne.
Usta kolcunun hayatı hiç kolay olmamıştı. Benim gibi bir yetim olarak büyüyüp, sayısız mücadeleye atılmıştı. Hem vahşi hayvanlara, hem vahşi insanlara karşı. Yine de eline geçen her fırsatta, neşesini korumak için mücadele ediyordu. Kendi karamsar mizacıma biraz içerlemiştim. Aynı mücadeleyi benim de vermem gerekiyordu. Kasvetli düşünceleri bir kenara bırakmaya çalışarak, sohbetimiz sırasında tamamen pişmiş olan yemeğimizi yedik.
Gecenin ilk nöbetini tutup sıramı savdıktan sonra, derin bir uykuya dalmıştım. Uyandığımda kahvaltı etmeden dosdoğru eğitime başlamış, göle doğru eğim yapan arazide taze izler aramıştık. Ne benim eğitimdeki gözlerim, ne de Bay Fernar 'ın usta gözleri ayıdan yeni bir iz bulamamıştı. Öğlene kadar, hem biraz kılıç eğitimi yapmış, hem de birliğin bürokratik işleyişi üzerine teorik çalışmıştık. Öğleden sonra ise ustam beni avlanmam için serbest bırakmıştı. Yanımda gelmeyeceği için, göl tarafına gitmemi yasaklamıştı. Bulunduğum yüksekliği koruyarak, kuzey batı yönüne doğru ilerlemeye başlamıştım. Kamptan bir saat kadar uzaklaştıktan sonra, büyük bir sarmaşık yığını gördükten sonra ise durmuştum. Göle yaklaşıp çevreye kokumuzu bırakmaktan kaçındığımız için, su ihtiyacımızı bu sarmaşıklardan karşılıyorduk. İki elimle bile kavrayamayacağım kadar kalın bir gövdesi olan, alçak sarmaşık kolunun önünde etrafımı izliyordum. Az sonra yapacağım şey gürültü çıkaracağı için, öncelikle etrafımı olası bir tehlike için kontrol etmem gerekiyordu. Heybemi omzumdan çıkarıp yere koydum. İçerisinden yarısı boşalmış olan mataramı çıkarıp tıpasını açtım ve içebildiğim kadarını içtim. Hala bir parça dolu olan deri su matarasını sarmaşığın altına, ağzı yukarı bakacak şekilde yerleştirdim. Palamı belimden çekip, açtığım bacaklarımın arasında, ters bir açıyla bakacak şekilde önümde tuttum. Bedenimi, tam olarak istediğim gibi hizalayınca, palayı yerden yukarı doğru kaldırarak, sarmaşık gövdesinin alt kısmına vurdum. Bu işlemi ardı ardına tekrarlarken, palam ıslanmaya başladı. Gövdesinde yarık açılan sarmaşık, ince ama kesintisiz bir şekilde su sızdırıyordu. Bir kaç defa daha vurduktan sonra, palamı kemerindeki kına yerleştirdim ve mataranın ağzına son bir ayar verdim. Sarmaşık, oluşturduğum yarığı bir kaç saat içerisinde tamir edip, sızıntıyı kesecekti. Fakat o vakte kadar mataram ağzına kadar aromalı ve çok lezzetli su ile dolu olurdu. Susuzluk sorununu geçici bir süreliğine çözmüştüm. Geriye guruldayan mideme koyacak yiyecek bir şeyler bulmak kalmıştı. Avım için daha fazla uzaklaşmadan, çevredeki dallardan bazılarını kırdım. Eğitimsiz bir göz için, yaptığım şey anlamsız olabilirdi. Fakat artık böyle şeyleri seçebilmeye başladığımdan, yeterince açık bir şekilde su kesemin yerini işaretlemiş olmuştum. Aynı yöne ilerleyişim sürdükçe, canlılığın izlerine denk geldim. Nemli ve yumuşak orman zemininde, bir yaban domuzu sürüsünün taze izlerine bakıyordum. Henüz bu hayvanlarla karşı karşıya gelmemiştim fakat ustamın söylediğine göre bir leoparı avlamak için daha fazla şansım olurmuş. Yaban domuzları kesinlikle av listemde yoktu. Benim için şu anda tombul bir kuş ya da tavşan daha gerçekçi hedeflerdi. Gerçi son tavşan yakalama maceram bir mide isyanı ile bitmişti fakat şu anda gerçekten çok açtım. Silah çalışmaları beni asıl peşinde olduğumuz canavar ayı kadar iştahlı yapıyordu. O yüzden bu sefer avlanırken tereddüt edeceğimi hiç sanmıyordum. Çömelip domuz sürüsünün ne yöne gittiğini ve kaç adet domuzdan oluştuğunu kestirmeye çalışırken, biraz önümden gelen hışırdanmayı duydum. Bu orman zemininden çıkmış, cılız bir sesti. Olduğum yerde dondum ve nefesimi tuttum. Zayıf sesi üst üste bir kaç defa duyduğumda, başımı tam olarak kaynağına çevirdim. Sesler ile aramda, bir çalı öbeği vardı ve görüşümü kapatıyordu. Acaba sesin sahibini ürkütmeden çalılığa yaklaşabilir miyim diye düşünürken, sesi biraz daha uzakta tekrar duydum ve hemen sonra kalın bir ağacın üzerinde hareketlilik fark ettim. Bu bir sincaptı. Ağacın beş metre kadar tepesinde bulunan yuvasına girip gözden kaybolmuştu. Bekleyişimi sürdürdüm. Bir kaç saniye sonra, sincap yuvadan çıkıp tekrar zemine indi ve aynı hışırtıları yeniden çıkardı. Küçük hayvan hummalı bir telaş içerisindeydi. Yuvasının olduğu ağaç bana uzak kalıyordu. Bu mesafeden ona fırlatma bıçağımı atamazdım. Hayvanın tekrar yuvasına girmesini fırsat bilip, sessiz ama seri bir kaç adımda kendimi çalının arkasına soktum. Hızlı bir şekilde gözlemlediğim zeminde tahribat izleri vardı. Burası domuz sürüsünün geçtiği yerlerden biriydi. O kalın gövdeli güçlü hayvanlar, ormanın kendisi ile sürekli bir savaş halindeydiler. Ayakları ile toprağı eşer, boynuzları ile ağaç gövdelerini çizer, dalları kırar, ve yanlarına yaklaşan her canlıya tehdit oluştururlardı. Gözlemim sürerken, sincap tekrar yuvasından çıkıp, tahrip olmuş orman zeminine döndü. Beş ya da altı metre önüme kadar geldiğinde bir gölge gibi sessizce izliyordum. Hayvan, çeşitli yerlere dağılmış, yuvarlak yeşil tohum benzeri şeylere ilgi gösteriyordu. Ne tohumu olduklarına emin değildim fakat yaban domuzlarının yarattığı yıkımla peydah olduklarına şüphem yoktu. O korkutucu yaratıkların yıkımı bile bir şekilde orman canlılığını destekliyordu. O canlılıktan bir parça da benim faydalanmam gerekiyordu. Sakin bir hareketle, fırlatma bıçağını kınından çıkardım. Dizlerimin üzerindeydim. Tek yapmam gereken, ani bir doğrulma ile bıçağımı fırlatmaktı. Sincap yeterince yakınımdaydı. Bu işi yapabileceğime gerçekten inanıyordum. Bıçağı sağ elime alıp, atış pozisyonuna geçtim ve tam bir enerji patlaması ile ayağa fırlamıştım ki, çok geç kaldığımı fark ettim. Hiçliğin ortasında beliren iki kocaman dişin, sincabın bedenine saplanışını gördüm. Artık duramazdım, doğrulduğum yerden bıçağımı yeni hedefime, yani rakip avcıya fırlattım. Başarılı bir atış sonucu, yılanı tam kafasından vurmuştum. Koşar adım çalıların etrafından dolaşıp, sahneyi yakından inceledim. Bu bir dumanbaştı. Bu yılan türünü iyi biliyordum. Nehiryeli 'nde de görülürdü. Kasabaya gidip, bir daha dönmeyen bir çocuğun, aslında bu türden bir yılanın üstüne basıp oracıkta can verdiğini bir kaç gün sonra öğrenebilmiştik. Yılan adını, kahve rengi bedene sahip olmasına rağmen, kafasının tamamen gri renkte oluşundan alıyordu. Sabit durduğunda, o kafayı bir taş parçasından ayırmak mümkün değildi. Bedeni ise kuru yaprakların arasında kaybolup gidiyordu. Sincap da aynı hataya düşmüştü. Belki sincabı avlayan ben olsam, o dişlerin battığı canlı da ben olacaktım. Sincap hala yılanın dişleri arasındaydı ve bedeni cansız olmasına rağmen, zehir yüzünden anında şişmişti. Yerden bir sopa alıp, yılınan kafasına iyice bastırdım ve bıçağımı çıkarttım. Yılanın başı hala tehlikeliydi. Palamı çıkarıp tek bir darbede, hayvanın zehirli başını ayırdım. Sincabın vücudu zehir dolu olduğu için, onu yiyemezdim. Akşam yemeğim olacak, bir metreden uzun gövdeyi aldım. Daha önce hiç yılan yememiştim ama şu anda seçme şansım yoktu. Su matarımı doldurup, ustamdan sürüngen avları temizleme ve pişirme konusunda yeni dersler almam gerekiyordu.