Göl Yolu

1974 Words
Çayırdaki kampımıza geri dönüp, ateşimizi yakmıştık. Ustamın güney bölgesine kurduğu kafeste bulduğu tavşan, ateşin üzerinde pişiyordu. Bir süredir ikimiz de sessizdik. Ustamın da benim gibi olanları kafasında tekrar gözden geçirdiğini biliyordum. Gerçekten yaptığımız şey delilikti ve hiç bir mantıklı açıklamam yoktu. Kendimi de ustam gibi şaşırtmıştım. Ben tehlike ile yüzleştiğimde, ona atılmak yerine mantıklı planlar ile kendimi savunmayı seçerdim. Küçük bedenim, kahramanlık yapmak yerine, beni her zaman zekamı kullanmaya iterdi. Gerçi daha önce karşılaştığım tehlikeler, mutsuz çocuklardan yediğim yumruk ve tekmelerden fazlası değildi. Göbek ve çetesinin beni dişleri ile parçalamaya çalıştığı olmamıştı. İri cüsseli yetimhane arkadaşının, azda olsa yemeği konusunda seçiciliği vardı. Sessizliği bozan ustam oldu. "Orada neler oldu, Marver?" diye sordu.  Gözlerimiz buluştuğunda, içimde bir sancı hissettim. Bana bakan yüzü endişeliydi. Yaptığım delilik ile ustamı hayal kırıklığına uğratmış olmalıydım. Belki de benim eğitilemeyecek kadar aptal olduğumu düşünüyordu. Belki de gitmemi isterdi. Neler olduğunu bilmiyordum ve kendimi nasıl açıklamam gerektiği konusunda bir fikrim yoktu. Tek yapabileceğimin ona, dürüstçe  o anda hissettiklerimi anlatmak olduğuna karar verdim. "Özür dilerim, usta. Neler olduğu ben de bilmiyorum. Kurtla göz göze geldiğimizde bir şey hissettim" dedim. Bakışlarım onun gözlerini bırakmış, olanları hatırlamak için odaksızca yere dönmüştü. "Ne hissettin?" diye sordu ustam sakince. "Sanki bir kurt olmayı biliyor gibiydim. Nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Onunla birbirimizi  bir şekilde anladık. Bana saldırmayacağını biliyordum" diyerek açıklamaya çalıştım. O anda böyle bir şeyi nasıl bilebileceğimi ben de anlamıyordum. Sadece bilmiştim. Başka ne söyleyebilirdim ki? "Bir kurt olmayı biliyor gibiydin..." diye tekrarlı ustam sözlerimi. "Sana neden gitmen için izin verdiğimi biliyor musun, Marver?" diye sordu ustam ve cevabımı beklemeden devam etti. "Gözlerin... Göz bebeklerinin içi alev alev yanıyordu... Biliyorum, insanlar korku ile yüzleştiklerinde, bazı şeyleri farklı görürler ama tekrar tekrar o ana gidip gördüğüm şeyi düşünüyorum. Bilmiyorum, evlat. Belki sadece bir ışık oyunuydu." Bir şey söyleyemedim. Yüzümün nasıl göründüğü hakkında bir fikrim yoktu. Kesinlikle gözlerimin alev aldığını hissetmemiştim. Böyle bir acıyı ömrünüz boyunca unutmazdınız. Söylediği gibi yanılsama olmalıydı. "Yaptığımız tam bir aptallıktı. İkimizde ölebilirdik, evlat. O anda da bunu biliyordum fakat gözlerin mantıklı yanıma üstün geldi" diye husursuzca konuştu. Ustam benden korkmuş muydu? Benimle gerçekten ilgilenmiş tek insanı, aptallığım ile korkutmuştum. Karnımdaki sancı arttı. Gözlerimden yaşlar yüzülmesine engel olamadım. "Gerçekten özür dilerim, Bay Fernar. Ben... Sizi dinleyip oradan uzaklaşacaktım. On-ikiler üzerine yemin ederim" diyebildim boğuk sesimle. "Şşşş. Tamam, evlat. Hepsi geçti. Bak... Beni dinle. Ormanda yalnız başına uzun zaman geçirdiğinde, bazen açıklayamadığın şeyler ile karşılaşırsın. Duymaman gereken sesler, orada olmaması gereken gölgeler görebilirsin. Bunlar belki zihninin bir oyunudur, belki de anlayamadığımız başka şeyler. En azından bu gün yaşadığımız gizemli aptallık iyi sonuçlandı. Yaralı bir hayvanı kurtardık ve hala hayattayız" diyerek beni teselli etmeye çalıştı ustam. İşe yaramıştı. Söylediklerinden ziyade, sakinleşmemi sağlayan, hala beni teselli edecek kadar umursuyor oluşuydu. Elimin tersi ile gözlerimi sildim. Uzun zamandır ağlamamıştım.  "Tavşan yeterince pişmiş görünüyor. Hadi karnımızı doyuralım. Tokken dünya daha çekilir bir yer olur" dedi ustam. Doğrulup, yemeğimizi ateşin üstünden aldı. Küçük fırlatma bıçağı ile bana bir but kesip uzattı. İştahım kalmamıştı ama bedenimin enerjiye ihtiyacı olacağını biliyordum. Uzanıp aldığım eti üfleyerek yemeğe başladım. Moralim biraz düzeliyordu. "Bu arada, senin gittiğin tuzak boş olmasına rağmen, kafes kapalıydı. Oraya vardığında düzeneği sen mi bozdun?" diye sordu ustam bir anda. "Şey... Aslında kafes boş değildi. Hatta tavşanın içeri girip yakalanışını kendi gözlerimle görebildim. Ben onu... öldüremedim. Sonra kurtların sesini duyunca da ellerimden kaçırdım" diye açıkladım. Yeterince utanmıştım ve fazladan bir beceriksizlik hikayesi fark yaratmazdı. "Hm. Bakalım doğru anlamış mıyım.... Bir tavşanı öldüremedin ama kolunu koparabilecek yaralı, vahşi bir kurdun başını okşamakta bir sorun görmedin. Garip bir çocuksun, Marver" diye gülümsedi ustam. "Galiba öyleyim" dedim mahcupça. "Tavşan konusunu kafana takma. Fazladan merhamet sahibi olmanın utanılacak bir yanı yok. Bu tarz şeyler teoride daha kolay olur. Tek ihtiyacın olan bir kaç gece aç kalıp, zayıf düşmek. İşte o zaman, ormanın kuralları sana teoride olduğu kadar pratikte de mantıklı gelmeye başlar" diye temin etti ustam beni. Eh.. Aç kalmaya bu gece başlayacak gibi görünmüyorduk. Yedikçe iştahım tekrar açılmıştı. Ateşin üstünden büyük bir parça daha et alıp mideye indirdim. Yemeğimiz bittiğinde ustam ilk nöbeti kendisinin tutacağını söyleyecek uyumamı istedi. Yaşanan her şeye rağmen, uzanınca bedenimin ağırlaştığı hissettim. Önümüzde hala avlanması gereken bir canavar olduğunu düşünerek kendimi derin ama huzursuz bir uykuya bıraktım. Ustam beni uyandırıp, kendisi uyumaya çekildiğinde vakit gece yarısını bir kaç saat geçmişti. Eğer beni bıraksaydı, sabaha kadar deliksiz uyuyabilirdim. Yine de kendimi perişan hissetmiyordum, uykumu biraz almıştım. Görevim, gözlerimi dağ bölgesinden ayırmamak ve en ufak bir hareket sezdiğimde ustamı uyandırmaktı. Bu bölgeye gelirken, ustam ayının izlerini bulmuştu. İri cüsseli hayvan, köye inmek için bulunduğumuz çayırı kullanıyordu. Daha izleri taze olan saldırının ardından bir yenisini hemen bekliyor olmasak da, işimizi şansa bırakamazdık. Yıldızlarla dolu gökyüzü açıktı. Ay hilal halinde olmasına rağmen, gece gözlerim için yeterince aydınlıktı. O devasa hayvanın, varlığını belli etmeden yanımıza yaklaşması mümkün değildi. Doğrulup bacaklarımı esnettim. Yığın haline getirdiğimiz kuru odunlardan birini alıp, kamp ateşimizin üstüne attım. Sabah gün doğana kadar, ateşin sönmesine izin vermeyecektim. Aklımda hala, bir önceki gün yaşadığımız olaylardan görüntüler vardı. Fakat sakinleşmiştim. Ustamın dediği gibi, tok bir karın ve biraz uyku, böyle dehşetli anılara bile iyi geliyordu. Kısa bir an için, ayakta dikilirken köy tarafına baktım. Gündüz vakti olsa, evleri ve sokakları rahatça görebilirdim fakat şimdi tek tük yerden, belli belirsiz ışıklar görünüyordu. Bu saatte, köy halkının saygın bireyleri uyuyor olmalıydı. Han ise, pek de o kadar saygın olmayanlar için muhakkak açıktı. O insanların bütün gece içki içip, bağıra çağıra boş konuşmaktan ne keyif aldıklarını hiç anlamazdım. Ara sıra hanlara müzisyenler gelirdi. Hem anlatacak hikayeleri, hem de söylenecek şarkıları olurdu. İşte o tarz bir eğlenceyi anlardım. Fakat müzisyenlik hayatı zordu. Bu mesleği yapanların hem birer sanatçı hem de yolculuklar için birer maceraperest olmaları gerekirdi. Bu yüzden sayıları az, sundukları eğlence ise böyle köy yerleri için çok nadirdi. Büyük şenliklerde hikaye anlatanlarına rastlamıştım. Efsanevi Kral Targon 'un nasıl kuzeyli düşmanları püskürtüp ülkeyi özgürlüğüne kavuşturduğunu. Beşlik savaşlarında, yarı sayıdaki adamlarına liderlik edip, düşmanlarını yendiğini dinlemiştim. Müzisyen, bu savaşları ve kahramanlıkları, Kardeş Ruvan 'ın hikayeleri gibi, tez düze bir tonda, bir tarih dersi gibi anlatmamıştı. Müzisyenin amacı bizi bilgilendirmek değil, eğlendirmekti. Sesini bir demircinin çekici gibi kullanıp, sözlerini farklı tonlamalar ile döverek adeta olayları gözümüzde şekillendirmişti. Kah hayali bir kılıcı, olmayan bir düşmana saplamış, kah aldığı kansız bir yara ile acıyla bağırmıştı. Anlattığı şeylerden ziyade, anlatış şekli beni büyülemişti. Eğer kendimi insanların yanına bu kadar tutuk hissetmeseydim, bir müzisyen olup dünyayı gezmek harika bir fikir olurdu. Fakat değil konuşmak, onca dinleyicinin gözünü üzerimde hissetmek bile midemdeki yemeğimi ağzıma getirirdi. Hayır, insanları etkilemek benim işim değildi.. Şansımı canavar bir ayının peşinden giderek denemek bana daha uygundu. Dağ manzarası ve çayır durgundu. Kulaklarıma cırcır böceklerinin ve rüzgarın yarattığı olağan sesler dışında başkası gelmiyordu. Kendimi rehavete bırakmadım. Böyle zamanlarda küçük bir dikkatsizliğin bedelinin ağır olacağından emindim. Gözlerim geceye daha iyi alışsın diye ateşten biraz uzaktaki bir taşa oturdum ve izleyişimi sürdürdüm.  Olaysız bir gecenin ardından, gökyüzü doğudan yayılan bir kızıla boyanmıştı. Ben onu uyandırmadan, ustam postunun üzerinde doğrulmuştu bile. Gözlerini ovuşturup, gerindi. "Günaydın, evlat. İlk nöbetin nasıldı bakalım?" diye sordu neşeyle. Ustam bir sabah insanıydı. Bazı çocuklar uyandıktan sonra, kahvaltıya kadar suratsız gulyabanilere dönerdi. Kimileri ise, yataklarını toplarken bile yalnızca kendilerinin duyduğu bir müzikle dans edermiş gibi hoplaya zıplaya karşılardı yeni sabahı. Ustamın çocukken hangi kategoriden olduğunu kestirmek güç değildi. İşte karşımda, sanki dün hiç bir çılgınlık yaşanmamış gibi gülümsüyordu. "Eh.. Biraz sıkıcıydı. Düğümlere çalışarak vakit geçirdim" diyerek, pratik yaptığım urganı gösterdim. "İşte bir çırakta görmeyi beklediğim azim bu" diyerek, su dolu matarasını şerefime kaldırıp içti. "Göle varmamız tüm günümüzü alacak. Oraya hava kararmadan ulaşmamız gerek. Karanlıkla, sekiz yüz kiloluk bir ayının peşinden gitmek istemezsin. Bu demektir ki, kahvaltımızı yolda yapacağız. Hemen toparlanalım". Hızlıca ateş çukurumuzu toprak ile kapatıp, çantalarımızı topladık. Ben postları dürüp sırt çantasına yerleştirirken, ustam ok sadağını ve yayını kuşandı. Heybelerimizi de omzumuza asıp, yürümeye başladık. Dün akşamki olayların yaşandığı dağın batı yüzüne, sarp eteklerine varana kadar tırmanıp, kuzeye doğru ilerlemeye başladık. Yolumuz kurdun tuzağa yakalandığı yere vardı. Ustam eğilip, artık kapalı olan demir pençeli tuzağı eline aldı.  "Köylüler kurmuş olmalı. Ayıyı durdurmak için büyük ihtimalle... Şuraya bak.. Çürük domuz eti. Ayıyı çekmek için yem. Cahil hödükler.. Bu etrafta, dağ aslanlarından, avcı kuşlara kadar bin bir türlü yırtıcı var. Yaptıkları şeyin işe yarama şansı, yarın havanın karlı olmasından bile düşük. Bu şeyi yanımıza alsak iyi olacak" diye söylendi ustam. "Çiviyi nasıl sökeceğiz?" diye sordum Ustam bir süre etrafına bakındıktan sonra "Şu siyah taşı getir bakalım. Sanırım çiviye üstten vurup kayayı kırabiliriz" dedi. Ustama eliyle işaret ettiği taşı getirdiğimde, hemen çalışmaya koyuldu. Fakat bir süre sonra kaya yerine, elindeki siyah taş kırıldı. Bir kaç farklı taş ile, denemeyi sürdürdük. Sonunda kırılan çivinin kendisi olmuştu ama yine de pençenin bağlı olduğu zinciri çividen çıkarıp alabilmiştik. "Evlat, bana hatırlatta bu köyün demircisine bir şeyler yaptırmayalım. Planladığımız gibi gitmedi ama bu da iş görür" dedi ustam tuzağı sırt çantasına atarken. Yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam etmeye başladığımızda tecrübeli kolcuya kurdun yaşayıp yaşamayacağını sordum. "Büyük ihtimalle hayatta kalacaktır. Kurtlar sürü hayvanlarıdır. Birisi yaralandığında, diğerleri onun avlardan pay almasına izin verir. Eğer yakalanan bir kedigil olsaydı, sonuç farklı olurdu. Merak etme, yaptığın aptallık boş yere değildi" diye açıkladı. İkinci molamızı, bir süredir üzerinde ilerlediğimiz çayır son bulup, ormanlığa girdikten hemen sonra vermiştik. Dikenli bir kabuğun içinde, lezzetli çekirdeğini barındıran yemişler veren bir ağacının önünde durmuştuk. Ustam kendi bıçağı ile bir tanesini açıp çekirdeği verdiğinde, bu kadar çirkin bir kabuktan, böylesine lezzetli bir çekirdeğin çıktığına şaşırmıştım. Bir süre boyunca, heybemize avuç avuç yemiş doldurduk.  "Mideni bununla doldurma evlat. Şimdilik enerjimizi korumak için sadece biraz yiyeceğiz. Aç karnına çok fazla yersen, tüm gece miden ağrır" dedi.  Başımı sallayıp onaylasam da, bu hayata geçirmesi zor bir eylemdi. Zira karnım acıkmıştı ve lanet çekirdekler bağımlılık yapıyordu. Fakat bir süre sonra kendimi durdurabilmeyi başardım.  "Göle vardığımızda tam olarak ne yapacağız?" diyerek aklımı yemişlerden uzaklaştırdım. "Tam olarak ne yapacağımızı bilmiyorum. Bulduğumuz duruma ayak uyduracağız. Çoğu zaman doğa yaptığımız planlara kulak asmaz, Marver. O yüzden kendimizi, karşılaştığımız şeylere ayak uydururken buluruz. Oraya gittiğimizde, iz sürmekle başlayacağız. Bu arada çizmeler ile aran nasıl?" diye sordu ustam. "Sen söylemesen varlıklarını bile unutmuştum. Her adımımda beni bıçaklamaktan vazgeçtiler" dedim. Ustam bir kaç adım önümdeydi ve başını memnun bir ifade ile sallayışını arkadan görebildim. Hiç bir uyarı olmaksızın durduğunda ise, ona çarpmaktan son anda kurtulabildim.  "Ne oldu?" diye sordum yere çömelen ustama. Eliyle beni yanına çağırıp, insan dışkısına benzer öbeği gösterdi.  "Bu bir ayı dışkısı. Aradığımız ayı mı bilemeyiz, ama çevrede dolaşan bir tane olduğuna artık eminiz. Dışkının miktarına bakacak olursa, iri bir tane hemde" dedi ve hemen ayağının yanındaki bir dalı alarak dışkıyı dağıttı.  Sahne midemi bulandırmamıştı. Sayısız defa yetimhanenin tuvalet atığını değiştirmiştim. Midem bu tarz görüntülere karşı bağışıklık kazanmıştı. "Henüz çok kurumamış. Dün geceden kalma. Şu yeşil şeyleri görüyor musun, evlat?" diye sordu ve cevabımı beklemeden "Bunlar çantamıza doldurduğumuz şeytan yemişleri. Ayılar dikenleri ağızlarında ezip onları bütün yutar. Dış kabuklarını sindirmeden öylece çıkarırlar. Sanırım avımız ile ortak bir damak zevki paylaşıyoruz" diye devam etti. Akşam saatleri yaklaşırken, tırmandığımız yüksek orman arazisinin manzarasına göl nihayet girmişti. Durup, hayatımda gördüğüm en büyük su kütlesine huşu içinde bakıyordum. Göle bir saat yürüyüş mesafesindeydik. Bu kadar uzaktan bile muazzam görünüyordu. Üstüne uçuşan ve yüzen kuşlar, etrafına yaydığı canlılığın habercisiydi. Eğer yüzmeyi bilseydim bile, gölün bir ucundan diğerine gitmem mümkün olmadı. Bu ancak bir kayıkla mümkün olurdu. Gölün arkasını Durman Dağı 'nın heybetli görüntüsü dolduruyordu. Dağın zirvelerinden akan su, cılız bir şelale oluşturup önce ovaya düşüyor, oradan kıvırılarak gölü dolduruyordu. "Neden bu kadar uzakta durduk, Bay Fernar" diye sordum. "Evlat, açık alanda o koca ayı ile dövüşmek gibi bir niyetimiz yok. Onu alt etmek için, önce inini bulmamız gerek. Ayının göl etrafında dolaştığını hem hikayelerden, hem de izlerinden biliyoruz. Gerektiği kadar göl çevresini gözlemleyip, onun hakkında daha fazla şey öğreneceğiz. Gölü rahatça üstten gözlemleyecek kadar yüksekteyiz. Aradığımız cevapları bulduktan sonra nasıl bir yol izleyeceğimizi düşünürüz" diye açıkladı. "O halde sanırım bir süre buralarda olacağız..." dedim. "Evet ama merak etme, canının sıkılmasına zamanın olmayacak. Bu akşamdan itibaren nasıl dövüşüleceğini öğreneceksin ve bu hiç hoşuna gitmeyecek" derken ustamın yüzü acımasız bir sırıtışı şekillendiriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD