Yırtıcının gözleri

2744 Words
Ustamın parmaklarını üzerinde gezdirdiği pençe izlerine bakıyordum. Kalın ahşap kapı, çiftlik arazinin zemininde yatıyordu. Menteşelerinin olması gereken yerler kırılmış, kırılırken de hatırı sayılır miktarda parçayı koparmıştı. "O canavar bunu yaptığında, üst kattaki yatak odamızın penceresinden olanları izliyorduk, beyim. Çocuklarım hala geceleri kabus görüyor. Size söylüyorum, dağda gördüğüm ile aynı ayıydı bu" dedi çiftçi panik sezilen bir hırsla. Zorlu geçen yolculuğun ardından Dişbudak köyüne bir öğlen vakti gelmiş, bize köylülerin tarif ettiği üzere doğruca son saldırının gerçekleştiği çiftliğe varmıştık. Çiftçi yirmilerinde genç bir adamdı. Yolculuk ile günler geçtikçe, kıyafetlerime ve çizmelerime alışmıştım. Merhemim hayatı yeniden çekilir hale getirmişti.  "İzler çok derin. Kapının çürük olmadığı da belli. Bu kapıyı kırabilmek için ayının ağırlığının muazzam olması lazım. sekiz yüz kilo, belki daha bile ağır. Onu ilk nerede gördüğünü söylemiştin?" diye sordu ustam elleri hala izlerin üzerindeydi. "Çevredeki en iyi otlaklar Durman Dağı 'nda. Hayvanlarımızı otlatmak için ayda bir kaç defa, dağın kuzey yamacına gideriz, beyim. Orada dağın zirvelerinden akan bir şelale Durman Gölü 'ne akar. Gölün çevresi kuraklıktan nasibini almamıştır. Hayvanları iki gün boyunca otlatmak için kalıp, geri döneriz. Geçen ay, kamp kurmak için oraya gittiğimde, gece vakti çıka geldi" dedi çiftçi. "Ateş yakmıyor muydun?" diye sordu ustam. "Yakmaz olur muyum beyim. Çevrede kurtlar ve büyük kediler olduğunu herkes bilir. Gece ateşin sönmesine asla izin vermeyiz" dedi çiftçi kendi ayaklarına düşen bakışları ile. Olayı hatırlamak genç adamı daha da huzursuzlandırmıştı. "Gece dağdan indiğinde daha uyumamıştım. Ateşin başında, yanımda getirdiğim azığı yiyordum. Bütün hayvanlarım huzursuzlandı. Koyunlarım dağ tarafından çekilip göle doğru gerilemeye başladılar. Bir sorun olduğunu hemen anladım. Meşalemi elime alıp hemen doğruldum" dedi adam.  Başını yerden kaldırıp ustama baktı. Gözleri anılarının getirdiği korku ile büyümüştü.  "Ne gördün?" diye sordu ustam. ayağa kalkıp elini çiftçinin omzuna koyarken. "Devasa bir karartı. Bir at kadar hızlı bir şekilde dağın yamacından üzerimize koşuyordu. Beni elimde meşale ile görünce durduğunu sanıyorum. Benim gözlerim onu karanlıkta seçemiyordu ama donup kalmıştım" diye konuşan çiftçinin sesi sona doğru cılızlaştı.  Zavallı adamcağız zor günler geçirmişti. Kendimi onun yerine koyunca, daha cesur davranabileceğimden emin değildim. Üstüne doğru koşan, bir tonluk devasa bir ölüm. Ustam, adamın omzunda duran elini sıktı. "Sonra ne oldu, Bay Gilbert?" diye sordu. "Sonra sesini duydum. Kükredi. Korkunç ses ile buz kestim ve meşaleyi yere düşürdüm. Bütün hayvanlarım kaçışmaya başladı. Ben... Onları arkamda bırakıp köye doğru kaçtım. Bütün gece koştum. Sanki sesini arkamda duyar gibiydim. Köye varana kadar duramadım" dedi korkusundan utanmış gibi boynu hala büküktü.  "Doğru olanı yaptınız, Bay Gilbert. Öyle bir yaratık ile açıkça savaşmak kesin bir ölüm demektir. Ailenizin size ihtiyacı var" diye teselli ettim ustam çiftçiyi. "Haklısınız beyim. Keşke elimden fazlası gelseydi. Çiftliği rahmetli babamdan alalı yalnızca aylar oldu ve bir sürü hayvanımı daha şimdiden kaybettim. Köylülere olanları anlatınca hep beraber göle tekrar gittik. Orası... Her yer kan içindeydi. Elli dört hayvandan geriye yalnızca otuz sekiz tanesi döndü. Diğerleri... Yani, onlar ya yenildi ya kayboldular. Bilmiyorum" dedi çiftçi. "Bu kadar bilgi yeterli, Bay Gilbert. Sizi temin ederim, güvenliğiniz için her şeyi yapacağız" dedi ustam. Çiftçi başını sallayarak bize teşekkür etti. Ustam ile adamı yalnız bırakarak çiftlikten ayrıldık. "Bir planımız var mı, Bay Fernar?" diye sordum ustama. Ustam cevap vermeden önce bir süre sessizce ilerledik. "Duyduğum bazı şeyler rahatsız edici, evlat. Köy kuyusundan mataralarımızı doldurup, bu gece yakınlarda kamp kuralım ve biraz düşünelim" dedi. Kamp alanı olarak, Durman Dağı ile çiftlik arazinin arasında bulunan, eğimli bir çayır seçmiştik. Ustamın isteği ile kamp alanına doğru ilerlerken, kısa dalları toplayıp heybeme atıyordum. Alana vardığımızda vakit henüz öğleden sonraydı.  "Ellerin sakince çalışırken, aklın da sakinleşir. Henüz yay kullanmayı öğrenmediğin için, avlanmak için en iyi silahın tuzakların olacak. Sana tavşan tuzağı yapmayı öğreteceğim" dedi ustam, yolda bir ağaçtan kestiği uzun dalı yere atarken. "Dalları çıkarıp önümüze koy" "Bak bu dalın kabuğu, esnek ve dayanıklıdır. Fırlatma bıçağının ucu ile aynen böyle baştan uca kadar kesi oluşturacaksın. Sonra parmağın ile bir uçtan ovaladığında dal kabuğu soyularak kesi boyunca açılır. Sen de dene. Evet o kabuğu yavaşça çek. Acele edersen kopabilir. Aynen bu şekilde, devam et" diyerek dalın kabuğunu bana sordurdu. "Kabuğu ne yapacağız?" diye sordum. "İp. Şeritler halinde kesip, sağlam ipler elde edeceğiz. Kafesimizi oluşturmak için dalları bu iple bağlayacağız, evlat" diye açıkladı. İki farklı kafes yapıp, çevremizdeki bölgeye koymuştuk. Tuzakların çalışma mantığı basitti. Kafesin ağzını, yere diklenmiş bir dal açık bırakıyordu. aynı dala bağlı bir başkasına ise yaban turpu dilimi geçirilmişti. Anlaşılan tavşanlar bu sebzeyi çok seviyordu. Tavşan açık kafese girip turpu almaya çalıştığında, kafesi açık tutan dal düşüp, kafesi kapatıyordu. Kafes kurulumunun ardından, ustam bana bir sopanın ucunu sivriltmemi söyleyip, onunla bir bir çukur kazdırmıştı. Daha sonra orta büyüklükte taşlar toplayıp, çukurun etrafını bir güzel sarmıştık. Ustama göre, bölgedeki bitki örtüsü kuru olduğu için, yangına karşın burada ateş yakmadan önce her türlü önlemi almak gerekiyordu. Nihayet yakacak odunları da topladıktan sonra, havanın kararmasına az bir vakit kalmıştı. "Böyle açık alanlarda ateş yakmayı sevmediğini düşünmüştüm, Bay Fernar" dedim. "Haklısın. Özellikle de böyle yüksek açıklıklarda. Çevrede etrafı gözleyen bütün gözlere yerini belli eder. Geceleri eşkiya tehditi ile uğraşmak istemiyorsan, yakmamak en iyisi" dedi ustam. "O zaman neden yakıyoruz?" diye sordum. "Çünkü bu gece, saklanmak değil, görülmek istiyoruz. Bir ayının varlığımızdan haberi olması için burnu yeterli. Büyük bir ateş, bize fazla yaklaşmamasını sağlar. En azından normal koşullarda öyle olur" dedi ustam düşünceli bir şekilde. "Çiftçinin hikayesini düşünüyorsun değil mi, usta. Ayı,  ateş olmasına rağmen saldırmıştı" dedim. "Evet, evlat. Diğer avcılar gibi, ayılar da ateşten hoşlanmaz. Ateş olmasa bile insan kokusu aldıklarında uzak dururlar. Bir kaç istisnai durum vardır. Mesela kış uykusundan yeni uyanmış bir ayı, açlığını gidermek için uç noktada bir şeyler yapabilir" dedi ustam. "Ama uzun zamandır kış olmadı" diyerek aşikar olanı belirttim gereksizce. "Olmadı. Ya da dişi bir ayı, yavrularını korumak için, yaklaşan bir insana saldırabilir. Bilemiyorum evlat. Bu gece nöbetleşe uyuyacağız, ve ateşin yandığından emin olacağız. Alabileceğimiz her türlü yardıma ihtiyacımız var.  Bu işin sonunun tatlılıkla biteceğini düşünmüyorum. Yarın gün doğumunda, iz sürmek için göle gideceğiz" dedi ustam. "Sence tehlikede miyiz?" diye sordum. Kendimi gergin hissediyordum. Çiftçinin anlattıkları ve korkusu beni de etkilemişti fakat bunu ustama göstermek istemiyordum.  "Elbette evlat. Ayı bizim için bir tehlike. Biz de ayı için bir tehlikeyiz. Hayat böyle çalışır. Fakat kendini bu düşüncelere kaptırma. Ayı kısa zaman önce güzelce beslenmiş, bir süre için bu taraflara gelmeyecektir ve bizim de elimizde yalnızca şu anımız var. İkimizde sadece onu yaşayacağız. Gelecekteki endişeleri değil" dedi ustam gülümseyerek.  Beni yüreklendirmeye çalıştığını biliyorum. Ona güvenmeye başladığımı fark ettim. Gülümsemesi beni yatıştırmıştı. "Acıktım. Hadi evlat, sen dağ tarafındaki tuzağı kontrol et, ben de güneydekini. Hava kararmadan bir şeyler yiyelim. Karanlıkta etrafa et kokusu yaymak istemeyiz" dedi ustam ayaklanarak.  On dakikadır bayır tırmanıp, dağın sarp bir yükselti yaptığı kayalık bölgeye ilerliyordum. Çiftçinin tarif ettiği kuzey bölgesinin aksine, dağın batı yüzü oldukça dikti. Buradan daha yukarılara ulaşmak mümkün değildi. Keskin kayalıklar en fazla bir dağ keçisine geçit verirdi. Ben yürüdükçe kuru çayır yerini, yer yer taşlıklara bırakıyordu. Dağın kendisinden kopup yuvarlanmış gibi görünen bu parçalanmış kayalar, sözsüz bir uyarı gibiydi. Burada dalgınlığa yer yoktu. Gözlerim ve kulaklarım tamamen açıktı. Kafes görüş açıma girdiğinde, ilerlemeyi anında bırakıp, yere çöktüm. Zira 30 metre kadar ötemdeki kafesin önünde beyaz bir tavşan vardı. Küçük bedenimi hemen önümdeki iri kayanın arkasına sakladım. Kalbim anında dört nala kalkmıştı. Kaya ile kapanan görüş açımı iyileştirmek için, çakılların üzerinde süründüm. Fakat fazla hızlı davranmıştım ve yanlışlıkla çizmem ile bir taşı, tırmandığım yokuştan aşağı yuvarladım. Beceriksizliğime sessizce söverken, kendimi daha sakin tutmaya çalışarak, başımı kayanın yanından çıkarabilecek kadar ilerledim. Tavşan yuvarlanan taşın sesini ya duymamış ya da umursamamıştı. Biraz rahatladım. Tombul hayvan, küçük burnunu havaya kaldırmış, kafesi kokluyordu. Sanki kararsız gibiydi. Açlığı kararsızlığına baskın gelmiş olacaktı ki, bir cesaret ile ileri doğru hopladı. Sonra küçük bir tane daha. Bedeni artık kafesin içerisindeydi. Tam önündeki sopaya geçirilmiş turpu kokladı ve bir ısırık almak için boynunu uzattı. 'Bam! İşte bu!' diye fısıldadım ve ayağa fırladım. Kafes kapanmıştı. Hayvan ne olduğunu anlamadan kafesin içinde dört bir yana hopluyordu. Hızlı bir depar ile kafesin yanına gidip, elimle üstten ağırlık yaptım. Tombul hayvan onu devirebilecek cüssede görünüyordu. Bir an sonra, aklımda beliren yeni bir soru yüzünden heyecan ile oluşmuş gülümsemem yüzümde solu verdi. 'Şimdi ne yapmam gerekiyordu?'. Ustam tavşanı bulduğumda yapmam gereken ile ilgili bir şey söylememişti. Bu tombul ve debeleneceği kesin hayvanı, engebeli arazide o kadar uzun süre taşıyamazdım. Elbette yanımda palam ve fırlatma bıçağım vardı ama daha önce hiç bir canlının hayatını almamıştım. Mantığım bana dünyanın düzeni, ormandaki hayatın sürüşü ile ilgili bir şeyler anlatırken, içimdeki başka bir taraf, bütün bunları dinlemek istemediğini haykırıyordu. Bir kasaba hayatında, yemeğimi seçmek gibi bir şansım olabilirdi. Fakat kaderin benim için çizdiği yol bir koruculuktu. Ormanda işler başka türlü yürüyordu. Yabani turplar ve mantarlar ile hayatımı geçiremezdim. Az sonra yapmayı öğrenmek zorunda olduğum şey, hayatta kalabilmem için vazgeçilmezdi. Havanın kararmasına iki saat kadar vardı. Zaman geçiyordu. Kafesin yanına çöktüm. İçimdeki heyecan yerini, bir zorunluluğun uyuşuk ağırlığına bırakmıştı. Kafesi yerden yalnızca birazcık kaldırıp, sağ kolumu içeri soktum ve tavşanı bacağından yakalayıp çektim. Ustamla ilk karşılaşmamızda, yarıştığım tavşana yaptığı gibi, kafesten çıkan hayvanı kulaklarından yakaladım. Ona gereğinden fazla korku çektirmeme gerek yoktu. En azından bu kadarını yapabilirdim. İkilemlerimi bırakıp, yerine kendimi salt mantığım ile hareket etmeye zorladım. Elimde debelenen hayvanı alıp, yakındaki bir kayanın yanına gittim. Kemerimden ağır palamı çıkardım. Bu işi mümkün olduğu kadar hızlı ve acısız halletmek istiyordum. Hayvanın bedenini kaldırıp taşın üstüne koydum ve boynunu ortaya çıkaracak şekilde onu sabitledim. Midem bulanıyordu. Stress yüzünden terlemiştim ve ben terlemezdim.  Palamı tuttuğum elime baktım, titriyordu. Palayı havaya kaldırdım, ve içimde onu hızla hayvana indirmek için son bir güç arıyordum. Acı dolu bir çığlık havayı yardı. Donup kaldım. Ses tavşandan gelmiyordu, çünkü palayı tutan elim hala havadaydı. Güçlü kesik kesik inlemeler, arkamdan, yakınlarda bir yerden geliyordu. Daha fazlasını kaldıramadım. Tavşanı tutan elimi gevşettim. Hayvan anında fırlayıp gözden kayboldu. Acı seslerinin yanında bir uluma da duydum. Bu sesler bir kurda aitti. Mideme daha fazla hakim olamayıp, iki büklüm olup kustum. Tam bir utanç tablosuydu. Hem bir önceki, hem bir sonraki öğünümü de kaçırmıştım ve şimdiyse bir başka canlının yemeği olma ihtimalim vardı. Doğruldum. Palamı elimde tutup yüzümü sesin geldiği yöne çevirdim. Elimdeki silahı nasıl kullanacağına dair bir fikrim yoktu fakat ağırlığı cılız bir güvenlik hissi veriyordu. Bu hisse sarılıp, kendimi düşünmeye zorladım. Ustamdan uzaktaydım. Sesin kaynağını göremiyordum. Bir kurt yaralanmış olmalıydı ve köyden uzaktaydık. Köyü geride bıraktığımızdan beri başka hiç kimse ile karşılaşmamıştık. Ayı tehdidi varken, köylülerin bu bölgeye gelme ihtimali aklıma yatmamıştı. Belki de hayvanı ustam yaralamıştı. Hemen sonra, uluma sesi ile acı dolu çığlığı aynı anda duyduğumu fark ettim. Yani birden fazla kurt vardı. Eğer kurdu yaralayan ustamsa, başı belada olabilirdi. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. En azından olan biteni öğrenmeliydim. Çömelerek, dağın yarattığı dik kayalığı takip ederek sese doğru ilerlemiştim. Bulunduğum tepenin üstüne varmam, yavaş ilerleyişimle on dakikayı bulmuştu. Gözlerimin önündeki manzara kanımı donduruyordu. Tepenin aşağısında, 100 metre kadar ilerimdeki bir taş yığının ortasında, ön ayaklarından birini çekiştirip, onu yakalayan zincirlerden kurtulmayan çalışan bir kurt vardı. Taşlığın hemen arkasında, koruluk başlıyordu. Beni en çok sarsan görüntü ise, koruluğun hemen sınırında bekleyen 4 adet kurttu. Sürülerinden birisi yakalanmıştı ve onlar uluyarak boşa bir yardım çağrısında bulunuyordu. Sürü beni fark etmemişti. Korkuyordum, ama en azından ustam güvendeydi. Hayvanın acı çığlıkları da kalbimi kırmıştı. Böyle çekiştirmeye devam ederse, ayağı kopacaktı. Hiç bir şey yapamıyordum. Korkum beni olduğum yere çakmıştı. Aklımı toplamaya çalışırken, adımın fısıltıyla çağrıldığını duydum. Hışımla arkama döndüm. "Marver! Seni aptal çocuk. Yerinden kıpırdama!" diye fısıldamıştı ustam tepenin gerisinden.  Benim gibi çömelerek bedenini küçültmüş, sessizce yanıma doğru ilerliyordu. "Burada ne yaptığını sanıyorsun? Gidip seni kafesin orada göremeyip, sesleri duyunca,  kurtlara akşam yemeği olduğunu düşündüm" diye fısıltılı azarına devam etti, gözleri sürünün üzerindeyken. "Şey.. Ben.. Ben de senin başının belada olduğunu düşünmüştüm. Sadece gelip bakmak istedim, usta" diye yanıtladım mahcupça. Beni azarlamasına rağmen, onu yanımda bulmak içimi sevinçle doldurdu.  Ustama güveniyordum, o ne yapılması gerektiğini bilirdi. "Bunu sonra konuşacağız. Şimdi sessizce, tam olarak buraya geldiğin yoldan kampımıza geri döneceksin" dedi ustam. "Ya sen?" diye sordum. Yerimden henüz kıpırdamamıştım. "Yapabileceğim tek şeyi. O hayvanın acı çekmesine izin veremem" derken sırtından yayını indirip eline alıyordu. "Eğer sürü yerimi fark edip, saldırmaya niyetlenirse burada olmanı istemiyorum. Merak etme ben başımın çaresine bakarım" Ustamı orada tek bırakmak istemiyordum. Kararına güvenmem gerekiyordu. Üstelik sürü ona saldırıya geçerse, tek yapacağım şey ona ayak bağı olmak olurdu. Ne kendimi savunmayı biliyordum, ne de onun kadar hızlıydım. Düğüm atmak ve tuzak kurmak haricinde bir becerim yoktu.  "Tamam usta" deyip karın üstü uzandığım yerden ellerimin üzerinde doğruldum.  Tam o anda, yaralı kurt bulunduğumuz yerdeki hareketliliği fark etti. Hayvan bulunduğumuz yere bakmıyordu. Sanki tam gözlerimin içerisine bakıyordu. Yırtıcı hayvanın gözlerini, bu mesafeden ayrıntıları ile göremiyordum ama benim gözlerime baktığımdan emindim. Nasıl emin olduğuma dair bir fikrim yoktu. Ağlamaklı sesi şimdi bana dönüktü. Sesi beni çağırıyordu. Vahşi hayvanlara dair hiç bir şey bilmiyordum. Karşılaştığım tek vahşi hayvan, yetimhanedeki Göbek 'ti. Fakat, hiç farkında olmadığım bir yanım, bu yırtıcının gözlerini tanıyordu. Ustam sırtındaki sadaktan bir ok çıkarıyordu. Elimi uzatıp, oku yayın içerisine yerleştiren eline koydum. "Bekle" dedim. Doğrulup tamamen ayağa kalktım. Varlığımı korudaki kurtlar da görmüşlerdi. Hepsinin gözleri üzerimdeydi. Bakışlarına tek tek karşılık verdim. Hiç birisi hareket etmedi. Korkmuyordum. "Sen ne.. Çabuk çömel!" diyerek ceketimin koluna yapıştı ustam. Bakışlarımı tekrar yaralı hayvana çevirerek ustamla konuştum. "Bunun aptalca göründüğünü biliyorum ama ona yardım edebilirim. Burada bekle" "Eğer o kurdun yanına gidersen kafanı koparır. O koparmasa bile, sürünün kalanı yapar. Sürü ağaçlardan, o tuzağın yanına varana en fazla birini, en iyi ihtimalle ikisini vurabilirim. Şimdi ikimizi de öldürtmeden, hemen.." diye beni paylarken, lafını yarıda kestim. "Bana güvenmek zorundasın" dedim, sakince arkama dönüp ustamla göz göze gelerek. Ustam bakışlarımdan ve sakin çıkan sesimden etkilenmiş gibi görünüyordu. Bir şey söylemedi, gözleri şaşkınlıkla aralanırken, ceketimi tutan elini gevşetti. Tek ihtiyacım olan da buydu. Tepeden aşağı yavaşça inmeye başladım. Sahip olduğum güven duygusunu hiç bir mantığa bağlayamıyordum. Tamamen çılgıncaydı. Belki de yaşadığım stress silsilesi yüzünden delirmiştim. Fakat bir şekilde bu vahşi hayvanın güdüleri tanıdık geliyordu. O kadar tanıdık ki, onu bir katibin parşömen okuması kadar zahmetsizce okuyordum. Hayvan, acı dolu yakarışını sürdürdü. Gözlerini artık net seçebiliyordum. Hayal görmemiştim. Tam gözlerimin içine bakıyordu. Beklemesini söylememe rağmen, arkamda ustamın adımlarını duydum. O da çılgınca olan yersiz ruh halime güvenmiyordu. Eh onu suçlamıyordum. Artık aramızda yalnızca 10 metre kalmıştı. Ağaçların önündeki sürü harekete geçmemişti. Acı içerisindeki kurt bana dişlerini gösterdi ve hırladı. Her nasılsa bunun sadece bir uyarı olduğunu biliyordum.  "Yayını yere at, usta" dedim sakince. "Sen aklını mı kaçırdın" diye itiraz etti ustam. "Şey... Usta, yayını indirmezsen sanırım buradan tek parça çıkamayacağız. Lütfen..." diye yalvarır bir eda ile yineledim kendimi. Yılların korucusundan, vahşi bir sürüye karşı elindeki tek silahı bırakmasını istemiştim. O da en az benim kadar çılgın olmalıydı ki, yere düşen yayın sesini duydum. Hemen ardından yavaşça ellerimi önüme uzatıp, boş avuç içlerimi hayvana gösterdim. "Seni incitmeyeceğim, oğlum" derken en tatlı sesimi kullandım. "Tek istediğim sana yardım etmek". Hayvan hırlamayı bıraktı. Gözlerini adeta her hareketimi içiyordu. Tekrar ona doğru yavaşça adımlar atmaya başladım. Acı çektiğini biliyordum, ama şu anda yapabileceğim en kötü şey, onu telaşlandırmaktı.  "İşte böyle, oğlum. Sen akıllı bir köpeksin değil mi? Kafamı koparmazsın değil mi? Aferin oğluma" diye onunla sakinleştirici bir tonda konuşmaya devam ettim. Artık vahşi yaratığın tam önünde duruyordum. Kurt ayağa kalksa, boyu benimkinden büyük olurdu. Bu mesafede, istediği anda bir taraflarımı koparabilirdi. Bakışlarımı gözlerinden ayırıp, zincirli ayağına indirdim. Gri tüyleri bacağında kanla kaplanmıştı. Demirden bir pençe, yaranın etrafını sarıyordu. Bu bir çeşit tuzak olmalıydı. Pençeli tuzak, sağlam kayaya çivilenmişti. Hayvanın bacağını tuzakta bırakmadan tek başına kaçma şansı yoktu. Dizlerimi usulca kırarak çömeldim. Hayvanın kocaman uzun ağzı, hemen başımın üzerindeydi. Kalbim hızlı atıyordu ama panik içerisinde değildim. Ellerim titremiyordu. Ellerimi, demir pençenin ucuna götürdüm.  "Bunu birlikte yapacağız oğlum. Sana zarar vermeyeceğim" dedim sakinlikle. Hayvanın tepkisini göremiyordum. Hala ısırılmamış olmak benim için yeterli bir onaydı. Sağ elimin avuç içini itmek için pençenin bir kenarına dayadım, diğer elimin parmaklarını da çekmek için diğer ucuna. Derin bir nefes aldım. Bir an sonra tüm gücümü kullanıyordum. Pençe gayretimle aralandığı anda kurt bir çığlık atarak bacağını kurtardı ve bir kaç adım öteme zıpladı. Onun zıplamasının yarattığı şaşkınlık ve harcadığım güç ile dengemi kaybedip popomun üstüne düştüm. Gözlerim anında hayvanın gözleri ile buluştu. Yaralı ayağını yere basmıyordu, ve etraf gerginlikle sessizleşmişti. Ne yaralı kurt ağlıyordu, ne de korudaki kurtlar uluyordu. Ben bile nefesimi tutmuştum. Tek ses, hayvanın yaralı bacağından, toprağa düşen kan damlalarıydı. Konuşmadım. Bir anda tüm dünyanın içine girdiği donmuşluk halini ilk bozan yaralı kurt oldu. Bakışlarını benden kaçırıp, arkasını döndü. Tek bacağı havada topallayarak sürünün diğer üyelerinin olduğu yere doğru ilerledi. Ne ustam ne de ben hareket etmiştik. İkimizde dikkatlice kurtları izliyorduk. Toplanan sürü, ormanın içerisine girip kaybolmadan önce, yaralı kurt dönüp tekrar bana baktı. Son bakışının manasını bilmiyordum. Anlayışımı kaybetmiştim. Kurtların gözden kaybolmasıyla kendimi bitkince yere bıraktım. Sahip olduğum bütün güven, yerini mide bulantısına bıraktı. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD