Gördüklerim bir sanrı olmalıydı. Zihnimin yorgunluktan bana oynadığı zalim bir oyun, uykusuz geçen gecelerin ruhumda yarattığı kirli bir illüzyon... Gözlerimde bir problem olmalıydı; belki de koridorun o soluk ışıkları, aynadaki o çökmüş yansımamın bir oyunuydu bu sahne. Yoksa gördüğüm şeyin gerçek olma ihtimali, nefes almamı imkansız kılıyordu.
"Hayır," diye fısıldadım kendi kendime, sesim boğazımda bir ur gibi düğümlendi. "Doğru olamaz."
Benim kocamın, benim nefesimin, benim her şeyimin dudaklarında; şimdi bir yabancının, bir düşmanın, bir yılanın zehirli izi vardı.
Kulağımda Bekir’in sesi hala bir uğultu gibi yankılanıyordu: "Mervan'ın babasını buldum yenge..."
O an dünya durdu. Zaman, o hastane odasının eşiğinde, iğrenç bir tablonun içine asılı kaldı. Bir yanda telefondan gelen ve tüm geçmişi yerle bir edecek o sarsıcı itiraf, diğer yanda tam karşımda geleceğimi ateşe veren o kan donduran ihanet. Göğsümdeki ağrı öyle şiddetliydi ki, bir an kalbimin durduğunu sandım.
Gözlerimi kapatsam geçecek miydi? Tekrar açtığımda o oda boş, Zervan yalnız, Bekir ise sadece "iyiyiz" demiş olacak mıydı?
Hayır. Gerçek, soğuk bir bıçak gibi derimi yüzüyor, kemiklerime dayanıyordu.
Leyla yavaşça geri çekildiğinde, yüzündeki o ifadeyi gördüm. Pişmanlık değil; bir zaferin, kirli bir sahiplenişin kan donduran parıltısıydı bu. Elimi kapının kulpundan çekemedim. Parmaklarım soğuk metale kaynamış gibiydi. O sırada telefonun diğer ucunda Bekir, ismimi bir kurtuluş bekler gibi haykırıyordu.
Gördüklerim bir sanrı değildi. Gözlerimde bir problem yoktu. Asıl problem; kocamı öpen yengesi, içimizdeki o sinsi yılandı.
Telefonu Bekir’in suratına kapatırken beynim karıncalanıyordu. Sinirden ellerim zangır zangır titriyordu ama o parmaklar tek bir hamleyle o iğrençliğin fotoğrafını çekti. Kanıtım artık cebimdeydi. Yavaşça kapıyı sonuna kadar ittirdim. Gıcırdayan menteşeler, sessiz koridorda bir idam hükmü gibi yankılandı. Leyla hızla kapıya döndü. Göz göze geldik. İşte o an, sanrılar bitti; savaş başladı.
Leyla, o pişkin suratına yerleştirdiği sahte bir şaşkınlıkla, "Hejar, bak yanlış anladın..." diye ağzını açtı ama cümlesini tamamlayamadı.
"Senin o yalan söyleyen dilini yırtarım!" diye kükreyerek içeri daldım. Leyla daha ne olduğunu anlamadan, o sırma gibi parlatıp her gün havasını attığı saçlarına pençelerimi geçirdim.
"Hejar, dur! Bak yanlış..."
"Sustur o lağım kokan ağzını ulan!" Saçlarını elime öyle bir doladım ki, Leyla'nın kafası geriye doğru uçtu, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Yanlışı mı kalmış lan? Yanlışı mı kalmış orospu! Gözümün önünde kocamın üstüne çullanmışsın, hala ne konuşuyorsun?"
Saçlarından tutup öyle bir asıldım ki, Leyla çığlığı basarak yere kapaklandı. Ama bırakmadım. Saçlarını bırakmadan onu odanın ortasında bir toz bezi gibi sürüklemeye başladım. "Kalk lan ayağa! Kalk da yüzüme bak kahpenin dölü!"
Leyla'yı saçından tutup ayağa kaldırdığım gibi suratının tam ortasına, o boyalı burnuna yumruğumu indirdim. "Çat!" diye bir ses geldi; bu ses benim içimdeki intikamın ilk kıvılcımıydı. Burnundan kanlar boşalırken Leyla inleyerek yatağın kenarına tutunmaya çalıştı.
"Lan sen nasıl bir mideye sahipsin?" diye bağırdım, nefesim sinirden kesiliyordu. "Senin kocan, Zervan'ın öz kardeşi be! Öz kardeşi! Ulan insan kocasına böyle bir kahpelik yapar mı? Hiç mi utanmıyorsun? Hiç mi şerefin yok senin? Kocandan utan lan, çocuklarından utan, o olmayan haysiyetinden utan!"
Leyla, "Zervan benim, o hep beni sevdi..." diye sayıklamaya çalışınca kafasını komodinin sert kenarına vurdum. Acımasızdım çünkü acım kalmamıştı.
"Kes ulan! Kes o iğrenç sesini sürtük! Ne sevmesi? Sen bu adamı kendin gibi mi sandın? Hasta beyinli yaratık... Ama bitti anladın mı, bitti!"
Kolundan tutarak ayağa kaldırdım. Burnundan akan kana, üstünün başının perişanlığına bakmadan onu odadan dışarı fırlattım.
Kapının önünde bekleyen dört beş adam, Zervan'ın korumalarıydı. Leyla'nın halini görünce şok oldular ama gözlerimdeki o kanlı nefreti gördüklerinde tek bir kelime bile edemediler.
"İki kişi bu kapının önünde dursun!" dedim, sesimdeki otorite yeri sarsıyordu. "İçeriye doktor ve hemşire hariç tek bir kişi girerse sorumlusu sizsiniz. Canınızla ödersiniz!"
"Tabi yenge," dediler başlarını öne eğerek.
Leyla'yı yerlerde sürükleyerek asansöre doğru yöneldim. "Konağa gideceğiz," dedim dişlerimin arasından.
Asansörün aynasındaki kadına baktım. Yüzüm kireç gibiydi ama gözlerimden sanki ateş fışkırıyordu. Yanımda, saçından tutup yere çömelttiğim o mahlukat inliyor, burnundan akan kanlar o pahalı ayakkabılarına damlıyordu. Midem bulanıyordu; ona dokunduğum için değil, onun dokunduğu havayı soluduğum için.
Hastaneden çıkışımız bir mahşer ön seyri gibiydi. Korumalar önümüzde yolu açarken, Leyla’yı arabaya adeta bir çöp torbası gibi fırlattım. Şoför dikiz aynasından bana korkuyla baktı.
"Konağa sür," dedim, sesim bir bıçak gibi keskindi. "Eğer tek bir saniye yavaşlarsan, bu arabayı senin üzerine yıkarım."
Konağa az bir düre sonra varmıştık arabadan indiğimde korumalar önümde bir set kurmak istedi. "Yenge, ağalar yukarda, bu halde..."
"Çekilin!" diye kükredim. "O ağalar kimin sayesinde o koltuklarda oturuyor unutmasınlar. Bugün Hejar Kozcu'nun hesap günü, onların değil!"
Leyla’yı kolundan tutup merdivenlere doğru itekledim. Terasa çıkan ana koridora girmeden, ağaların seslerini duyabiliyordum. Hepsi oradaydı; yaşlı, kibirli ve iğrenç adamlar... Ama Leyla'nın bu halini onlara bir meze yapmayacaktım. Bu hesaplaşma, bu leke aile içinde, kapalı kapılar ardında çözülecekti. Ama en can alıcı yerde.
Leyla’yı sürükleyerek Boran’ın odasına giden -koridora soktum. Tam o esnada, elinde bir tepsiyle merdivenlerin başında beliren Bekir ile burun buruna geldik.
Bekir, Leyla’nın kan revan içindeki halini, saç baş perişan durumunu görünce tepsiyi düşürecek gibi oldu. "Y-yenge? Bu ne hal? Ne oldu?"
Cevap vermedim. Gözlerim birer kor parçası gibi Bekir’e saplandı. Bekir’in bakışları benden Leyla’ya, oradan da ağaların olduğu terasa kaydı. Panik, bir zehir gibi yüzüne yayıldı. "Yenge, ağalar yukarda... Görecekler, valla kıyamet kopar! Yapma, kurban olayım aşağı indir şunu!"
"Boran nerede?" dedim buz gibi bir sesle.
"O-odasında, istirahat ediyor..."
"Güzel." Leyla’yı kapıya fırlattım. "Bekir, git anama söyle. Hejar Kozcu geldi ve bugün bu konakta bir günahın infazını gerçekleştirecek. Ama sakın, sakın o kapıdan içeri girmesinler. Yoksa şahit oldukları şey, ömür boyu uykularını kaçırır!"
Bekir titreyen elleriyle ne yapacağını şaşırmış haldeyken, Boran’ın odasının kapısı gıcırdayarak açıldı. Boran, kapıyı açar açmaz yerde saçları dağılmış, hırpalanmış ve ağlayan Leyla’yı gördüğü an gözü döndü.
"LAN!" diye kükredi Boran, sesi bütün konakta yankılandı. "NE OLUYOR BURADA? SEN Mİ YAPTIN"
Boran, adeta bir aslan gibi üzerime yürüdü. Gözleri kan çanağına dönmüştü, damarları alnından fırlayacak gibiydi. Leyla’nın o perişan hali onu tamamen çileden çıkarmıştı. "Öldürürüm seni kadın! Karımın bu hali ne!" diyerek üzerime atılacakken durdum ve gözlerimin içine çöken o karanlıkla ona doğru bir adım attım. Korku nedir unutmuş gibiydim.
"BEN KİM MİYİM? BEN KİM MİYİM?"
Gözlerinin tam içine bakarak haykırdım: "BEN SİZİN İT GİBİ KORKTUĞUNUZ ZERVAN KOZCU'NUN KARISIYIM BORAN!"
Boran duyduğu isimle adeta çarpılmışa döndü. O kükreyen, az önce üzerime parçalayacakmış gibi gelen adam bir anda olduğu yerde dondu kaldı.
Odanın kapısını arkadan kilitleyip anahtarı avcumun içine hapsettim. Artık bu odadan ne Leyla çıkabilirdi ne de Boran’ın o sahte asaleti. İnfaz başlamıştı.
Boran karşımda bir heykel gibi durmuş, yüzüme bakıyordu. O kaskatı kesilmiş suratında hem bir inkarın sancısı hem de yaklaşan felaketin gölgesi vardı. Leyla o an can havliyle geri kaçmaya çalıştı, tırnaklarını parkeye geçirdi ama bırakmadım. Kolundan öyle bir kavradım ki, parmaklarımın izi tenine bir kara mühür gibi geçti.
"Bana bak Boran!" dedim, sesim konağın asırlık taşlarında yankılanırken avizeler titriyordu. "Senin o masum sandığın, dokunmaya kıyamadığın, üzerine titrediğin karın var ya... O bir yılan Boran! Sütü bozuk bir engerek!"
Boran’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, nefesi boğazında düğümlendi. "Hejar, ne dediğini kulağın duyuyor mu senin?" diye inledi ama sesi titriyordu.
"Zervan orada, o soğuk hastane odasında ölümle pençeleşiyor Boran! Makineler olmasa nefes alamayacak adam, bilinci kapalı, ruhu yarı yolda! Peki, bu kadın ne yaptı biliyor musun? Senin 'helalim' dediğin bu mahlukat ne yaptı?"
Leyla'nın saçına doladım elimi, başını geriye doğru çektim yüzünü yüzüme dayadım; o sahte korku, o timsah gözyaşları midemi bulandırıyordu. Boran’ın gözlerinin içine, o yıkılmış adamın ruhuna baka baka haykırdım.
"Zervan'ın odasına girdi... Canı bedeninden çıkmak için Allah'a yalvarırken, azrail tepesinde beklerken gitti yapıştı dudaklarına! Kendi gözlerimle gördüm Boran! Senin karın, benim kocamın dudaklarına yapıştı! Hiç mi utanmadın lan sen? Utanmanda mı yok lan senin?"
Boran'ın yüzü saniyeler içinde kireç gibi beyazladı, sonra morardı. Bakışları karardı, sanki dünya başına yıkılmıştı da o enkazın altında nefessiz kalmıştı. Leyla, "Hejar yapma, yanlış anladın," diye sızlanıyordu. Yanlış anlayacak ne vardı? Gözümün gördüğünü, kulaklarımın duyduğu o iğrenç sesi kalbim mi yalanlayacaktı?
"Senin burada daha fazla yerin yok! Bu konak artık sana haram, bu topraklar sana dar!" dedim ve onu yerlerde sürüklemeye başladım. Leyla'nın çığlıkları konağın tavanlarına çarpıp Boran'ın sessizliğine gömülüyordu. Merdivenlerin başına kadar geldik. Leyla dizlerime kapanmış, "Bırak beni, yalvarırım Boran bir şey söyle, Boran kurtar beni" diye inliyordu.
Boran ise yerinden kımıldayamıyordu. Elleri yumruk olmuş, tırnakları avuç içlerini parçalamıştı. Bir kelime bile etmedi. Karısının bu iğrenç ihaneti, onun onurunu o merdivenlerden önce yerle bir etmişti.
"Bırakacağım merak etme," dedim Leyla'nın kulağına, buz gibi bir fısıltıyla, "seni tam da layık olduğun yere, pisliğin içine bırakacağım!"
Aşağıda bütün konak ahalisi toplanmış; ağzı açık, dehşet içinde bize bakıyordu. Hiç duraksamadım. Elimdeki kirli, işe yaramaz bir paçavrayı çöpe atar gibi, bütün gücümle o avluya fırlattım onu.
Leyla'nın bedeni yere çarptığında çıkan o tok ses, kemiklerinin çıtırtısı bile içimdeki o devasa yangını söndürmeye yetmedi avlunun soğuk taşlarının üzerinde kanlar içinde, bir yığın gibi kaldı.
Merdivenlerin başından aşağıya, o zavallı yaratığa nefretle baktım. Sesimi tüm Mardin duysun istedim.
"Gördünüz mü? Bakın iyi bakın! Bu kadın, Boran'ın karısı diye baş tacı ettiğiniz bu iffetsiz, benim can çekişen kocamın dudaklarına yapıştı! Herkes bilsin, herkes duysun! Kozcu sülalesinin utancı budur! Bu konakta artık ne yerin var, ne de adın Leyla! Defol git şimdi, cehennemin dibine kadar yolun var!"
Hükümran Ana geldi; bastonunun mermere her vuruşu, sanki yerin ve göğün damarlarında yankılanıyordu. Yaşlı ve feri gitmiş gözleri önce avludaki o kanlı bedene, ardından yukarıda, merdivenlerin başında duran bana çivilendi.
Leyla, bu sessizliği son bir can havliyle delmeye çalıştı. Hükümran ananın eteğine yapıştı, parmakları zangır zangır titriyordu. "Ana, inanma! Yalan söylüyor! Şu dünkü dula mı güveneceksin? Yapmayın, etmeyin... Ben yanlış anlaşıldım, and olsun ki..."
"Sus."
Boran olduğu yerde taş kesilmişti. Elleri yumruk, alnındaki damarlar patlayacakmış gibi şişkin... Annesinin gözleriyle buluştuğunda çenesi hafifçe titredi ama tek bir kelime dökülmedi dudaklarından. Hükümran ana, ağır adımlarla merdivenleri tırmanmaya başladı.
Boran’ın tam karşısında durduğunda boyları eşitti ama o an Boran, annesinin gölgesinde ufacık kalmış bir çocuk gibi görünüyordu ona uzun uzun baktı.
"Boran." Boran güçlükle yutkundu. "Ana..."
"Sus," dedi Hükümran ana.
Boran sustu. Hükümran, oğlunun yüzündeki o enkazı, o devrilmiş adamı seyretti.
"Sana bir eş verdim. Soyunu taşıyacak, adını yaşatacak, bu konakta başın dik yürüyecektin." Duraksadı. Bastonunu avluya doğru, bir suç aletini işaret eder gibi uzattı: "Bak şuna. İyi bak."
Boran bakmadı. Başını yana çevirdi. "BAK!" diye gürledi Hükümran ana.
Boran baktı. Gözleri doldu ama o yaşlar süzülmedi; o kırık adamın içinde buz gibi donup kaldı. "Bu mu senin baş tacın?" dedi sesi şimdi daha da soğuktu. "Bu mu bu konaktaki şerefin? Kardeşe aşık, kardeşine namahrem bakan bu çatının altında yaşayamaz Boran. Yaşayamaz ve yaşamayacak."
Boran’ın omzu yavaşça çöktü. Fark edilmemesini umduğu o küçük yıkılış, Hükümran ananın keskin gözlerinden kaçmadı. "Ağlama," dedi bu kez yalnızca oğlunun duyabileceği bir fısıltıyla. "Kozcu erkeği güçsüz görünmez ama bu lekeyle de yaşamaz. İkisini de öğreneceksin."
Boran bir süre öylece bekledi. Sonra sırtını döndü, boş duvara bakarak derin bir nefes çekti içine. "Hükmünü ver ana," dedi; sesi kırılmıştı ama kararlılığı geri gelmişti. "Ne dersen o."
Leyla yerden hala çırpınıyordu: "Ana yalan der bu kadın! İnanma, sevmiyor beni, hırsından yapıyor!"
Sinirle cebimden telefonu çıkarıp fotoğrafları açtım. Ekranı hem anaya hem de Boran’a çevirdim. Görüntüler tokat gibi patladı yüzlerinde. Hükümran Ana fotoğraflara baktı ve sadece, "Konuşma utanmaz," dedi. Sonra oğluna döndü: "Ben diyeceğimi dedim oğul."
Hükümran Ana arkasını dönüp giderken, avluda ölümcül bir sessizlik kaldı. Boran, yavaşça aşağı indi. Leyla’nın yanına kadar yürüdü.
"Sevdim seni Leyla..." dedi Boran, sesi sanki uzak bir diyardan geliyordu. "Herkes senden nefret ederken, ben seni sevdim. Evlatlarımız oldu, bir kez başlarını okşamadın. Büyüdüler, onlara eksiklik hissettirmeyeyim diye hem ana oldum hem baba. Sırf senin soğukluğunu görmesinler diye onları İzmir'lere yolladım. Bir ayağım burada, bir ayağım orada geçti ömrüm... Ama bitti Leyla. Bitti."
Boran derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı ve o kadim kelimeleri tek tek, bir mühür gibi vurdu havaya.
"Boş ol... Boş ol... Boş ol!"
Leyla, duyduğu kelimelerin ağırlığıyla olduğu yere yığıldı. Boran, yüzüne bir kez bile bakmadan arkasını döndü. O dağ gibi adam, omuzlarında bir ihanetin kamburuyla içeri girerken, geride sadece bir enkaz bırakmıştı.
"Hayır!" diye feryat etti Leyla, sesi parçalanmış bir cam gibi kulakları tırmalıyordu. "Boran, yapma! Çocuklarımız var Boran!"
Hükümran Ana, merdivenlerin en üst basamağında durdu. Elindeki gümüş başlıklı bastonunu sertçe yere vurdu. Bu vuruş, infazın başladığının işaretiydi.
"Çocukları o kirli ağzına alma!" diye kükredi Hükümran Ana. "Senin doğurduğun evlatlar, senin bu utancını taşımayacak. Onlar benim dizimin dibinde, bu lekeyi bilmeden büyüyecekler. Ama sen... Sen bu kapıdan çıktığın an, ne bu soyadı taşıyacaksın ne de bu şehre bir daha adımını atacaksın!"
Ben, merdivenlerin başında durmuş, bu ibretlik sahneyi izliyordum. Cebimdeki telefonda kayıtlı olan o iğrenç görüntü, Leyla’nın mezar taşıydı. Aşağı indim, adımlarım Leyla’nın yerlerde sürünen bedeninin tam önünde durdu.
"Bak Leyla," dedim, sesimdeki buz gibi sakinlik Leyla’yı titretti. "Yılanın başını küçükken ezmediler, o yüzden bu kadar zehir saldın. Ama ben o yılanı kendi zehrinde boğdum. Şimdi git...sokaklarda tek başına öde."
Leyla, üzerine çöken bu sessiz infazı ve aşağılanmayı bir anlığına kabullenmiş gibi durdu. Ama korumalar kollarından tutup onu sürüklemeye başladığında, içindeki o karanlık hırs son bir kez patlak verdi. Yerden aldığı bir avuç toprağı hırsla avucunda sıktı ve başını geriye atarak öyle bir kahkaha attı ki, avludaki herkesin kanı çekildi.
"Bitti mi sandınız?" diye bağırdı Leyla. Sesi artık bir insan sesinden çok, yaralı bir hayvanın iniltisine benziyordu. "Beni bu kapının önüne koyunca her şeyin üzerini örtebileceğinizi mi sandınız?"
Korumaları bir anlık boşluklarından faydalanıp itti ve merdivenlerin tepesindeki bana, ardından da arkasını dönüp giden Boran’a doğru parmağını uzattı.
"Hejar! O elindeki telefon senin idam fermanın olacak!" diye haykırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Sen kocamı benden aldın, yuvamı yıktın ama o kucağındaki Mervan... O çocuk bu konağın uğursuzluğu olacak! Kendi ellerinle büyüteceksin o uğursuzluğu! Zervan uyanmayacak Hejar! Uyandığında ise yüzüne bakacak bir karısı olmayacak, çünkü ben seni de o çocuğu da bu toprakların altına gömmeden ölmeyeceğim!"
"Kes sesini!" diye kükredim ama içime bir kurt düşmüştü bile. "Atın şunu dışarı!"
Leyla kapıya doğru sürüklenirken tırnaklarını kapı eşiğine geçirdi. "Gideceğim! Ama geri döneceğim! Hejar, oğlunla gömeceğim seni! Bu konak, senin sonun olacak!"