Leyla kapı dışarı edildikten sonra, üzerimden devasa bir yükün kalktığını hissettim. Ama biliyordum; bu bir son değil, sadece yeni bir savaşın başlangıcıydı. Leyla o kapıdan çıkarken gözlerinden dökülen o hırs, o dinmeyen nefret...
Elbette pes etmeyecekti. Bir engerek gibi köşesine çekilip, tekrar sokmak için en zayıf anımızı bekleyecekti.
Yine de içimde garip bir sızı vardı. Üzüldüğüm tek kişi Boran abiydi... Ve anneleri tarafından dışlanan çocuklar.
Kendi kendime sordum; nasıl bir anne kendi evlatlarını sevmez? Nasıl bir kadın, sırf onları görmemek, o sorumluluğu almamak için canından bir parçayı uzaklara, gurbet ellere yollar? Ben Mervan’ı bir gün görmesem, kokusunu bir saat içime çekmesem ölürdüm. Ciğerim yanardı. Leyla ise o çocukları birer engel, birer yük gibi görmüştü hep.
Avlunun ortasında durup şöyle bir etrafıma baktığımda, çalışanların ve korumaların hala donup kalmış bir halde, dehşet içinde bize baktığını gördüm. Fısıldaşmalar başlamıştı bile. Sesimi toparladım, omuzlarımı dikleştirdim.
"Hanımlar, beyler! Ne bakarsınız?" dedim, sesim avluda yankılandı. "Herkes işinin başına! Göreceğinizi gördünüz, duyacağınızı duydunuz. Bu saatten sonra bu konakta o kadının adı anılmayacak, anısı yaşatılmayacak. Hadi, lütfen işinizin başına geçin."
Herkes dağılırken avlunun bir köşesine çöken dağ gibi Boran abiye baktım. Yanına gitmeden uzunca seyrettim o dağın yıkılışını.
"Yenge yenge" Bekirin hızlı hızlı merdivenlerden inip yanıma gelmesiyle bakışlarımı ona çevirdim.
Bekir’in nefes nefese merdivenlerden inişi, yüreğimdeki o yeni filizlenen huzuru bir anda budayıp attı. Gözlerindeki o ifadeyi tanıyordum; bu hayra alamet bir telaş değildi. Bakışlarımı, köşede bir enkaz gibi duran Boran abiden çekip Bekir’e diktim.
"Ne oldu Bekir? Bu ne hal?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
"Ne oldu mu yenge? Sessiniz yeri göğü indirdi ağalar aşağıya inmediyse biz tuttuk diye şimdi ise seni yukarıdan bekliyorlar."
Bıkkınlıkla nefesimi dışarıya verdim. "Gidelim bakalım."
Yukarıya terasa hızlıca çıktık. Terasta Şiyar ve tanımadığım ondört aşiret ağası vardı yani sanırım ağalardı. Bazıları yaşlı bazıları ise Zervan'dan birkaç yaş küçüktü.
Şiyar bana yine benim iğrendiğim o bakışlarıyla bakınca herkesin ortaında bir orta parmak göstersim gelmedi değil. Az kaldı... Bekir'le adam akıllı konuşayım seni kendi ellerimle öldüreceğim.
"Gelin hanım nedir aşağıdaki seslerin nedeni?" Konuşan adama baktım bunu hatırlıyorum düğünde baya altın takamlardandı Zervanın amcası...
"Amca kusura bakmayasın," dedim, omuzlarımı dikleştirip bakışlarımı hepsinin üzerinde tek tek gezdirerek. "Olması gerekeni yaptık ama biraz sesli oldu."
Raşit amca, elindeki tesbihi sertçe şakırdatıp kaşlarını çattı. "Olması gereken dediğin, bir kadını saçından tutup kapıya atmak mıdır gelin hanım? Biz burada aşiretlerin bekasını, törenin adaletini konuşurken aşağıdan gelen o feryatlar bu konağa yakışır mı?"
Şiyar, fırsat kollayan bir sırtlan gibi araya girdi. Yüzündeki o sinsi sırıtışla bir adım öne çıktı. "Yakışmaz elbet amca," dedi sesiyle zehir saçarak. "Zervan yatakta canıyla pençeleşirken, Hejar yenge konağın düzenini kendi kafasına göre kurmaya kalkıyor. Boran abimin haysiyetini ayaklar altına alıyor. Töre bellidir, hüküm bellidir."
Şiyar’ın o iğrenç bakışlarına kilitlendim. "Töre?" dedim, sesimi daha da buz gibi yaparak. "Siz hangi töreden bahsediyorsunuz? Zervan’ın odasına yılan sokanları, arkasından iş çevirenleri koruyan bir töreden mi? Eğer öyleyse, ben o töreyi de bu konağın eşiğinden içeri sokmam."
Terasta bir anda buz gibi bir sessizlik oldu. Bazı ağalar birbirine bakarken, yaşlı olanlardan biri bastonunu yere vurdu. "Haddini aşarsın gelin! Sen Kozcu aşiretine kan dökülmesin diye gelen dulsun!"
"Ben Zervan Kozcu'nun karısıyım," diye gürledim, artık içimdeki o öfkeyi dizginlemiyordum. "O uyanana kadar bu konakta dökülen her damla terin, çıkan her sesin hesabı bendedir. Boran abinin karısı olacak o kadın, kocasının şerefini de bu ailenin adını da lekeledi. Onu sokağa değil, hak ettiği çöplüğe attım. İtirazı olan varsa, Zervan kalktığında onun karşısına çıksın."
Şiyar’ın gözlerindeki öfke parıltısını gördüm; ama altında saklayamadığı o korkuyu da seçebiliyordum. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki, gelen bir ses konuşmasını böldü. Bekir, bu sefer daha farklı bir heyecanla belirdi yanımda.
"Yenge!" dedi, bu sefer sesi titriyordu ama bu korkudan değildi. "Yenge, Zervan ağam... Gözlerini açtı!"
Terastaki o ağır hava bir anda dağılırken, Şiyar'ın suratının kireç gibi olduğunu görmek, o anki en büyük zaferimdi.
....
Zervan’ın zihni, geçmişin küf kokulu dehlizlerine doğru çekiliyordu. Göz kapaklarının arkasında beliren manzara, hayatı boyunca kaçtığı ama her gece uykusunda yakalandığı o bodrum katıydı. Mardin’in kavurucu sıcağına inat, bu taş duvarların arası buz gibiydi ve nem, bir yılan gibi insanın ciğerlerine doluyordu.
Karşısında, gölgesi duvarda bir dev gibi yükselen babası, aşiret reisi Kawa ağa duruyordu. Elindeki kalın deri kemeri ritmik bir şekilde avucuna vuruyordu.
"Bana bak!" diye kükredi. Sesi, tavanı basık odada yankılanırken küçük Zervan’ın omuzları istemsizce çöktü. "Bana bak da neyi eksik bıraktığımı gör! Bu aşiret benden sonra kime kalacak? Şu sünepeye mi? Şu gözü sürekli korkuyla titreyen korkağa mı?"
Zervan, sırtındaki eski yaraların sızladığını hissetti. Henüz yirmi yaşındaydı ama ruhu yüzyıllık yorgundu. Yerden başını kaldırmadı. "Ben korkak değilim baba," diye fısıldadı.
Babası Kawa, ağır adımlarla yaklaştı. Çizmesinin sert tabanı beton zeminde gıcırdadı. "Korkak değilsin de nesin? Bir silahı tutarken bile ellerin titriyor. Adımızı lekeliyorsun. Aşiretin yüz karası yarım... Aklı gibi erkekliği de yarım Zervan! Senin içinde o hırs yok, o kan yok!"
Zervan birden başını kaldırdı. Gözleri, yaşlarla dolu olmasına rağmen öfkeyle parlıyordu. "Kimin yüzünden acaba ha? Kimin yüzünden bu haldeyim?"
Babasının gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Ne dedin sen?"
"Duyduğun gibi!" dedi Zervan, sesi bu kez daha gür çıktı. "Annemi o karanlık odaya kapattığında, beni her gece bu bodruma mahkum ettiğinde... Beni sen böyle 'yarım' bıraktın. Sevgi göstermediğin her gün benden bir parça kopardın. Şimdi karşıma geçmiş, neden eksiksin diye mi soruyorsun?"
"Kes o sesini kes!" diye bağırdı Kawa, elindeki kemeri havada savurarak. "Sana konuş dedim mi? Ben senin babanım, ben senin sahibinim!"
"Sahibim değilsin!" diye haykırdı Zervan. "Sen sadece bir canavarsın!"
Kawa'nın yüzü öfkeden mosmor kesildi. Kemeri bir kırbaç gibi savurdu. Deri, Zervan’ın yaralı omzuna indiğinde çıkan ses, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. Zervan acıyla yere kapaklandı ama ağlamadı. Acı artık onun eski bir dostuydu.
"Bak hele," dedi Kawa, yere düşen oğlunun tepesine dikilerek. "Hala o dik başını eğmiyor. Kimden aldın sen bu inadı? Eğer bu aşiretin başına geçeceksen, önce o gururunu ayaklarımın altında çiğneyeceksin. Ya tam olacaksın ya da bu bodrumda çürüyüp gideceksin. Seçim senin yarım adam!"
"Ölmeyi tercih ederim," dedi Zervan dişlerinin arasından. "Senin gibi bir 'tam' olmaktansa, senin düşman gördüğün o 'yarım' olarak ölmeyi tercih ederim."
Kawa tam tekrar elini kaldırmıştı ki, bodrumun kapısı gıcırdayarak açıldı. Yukarıdan sızan ışık huzmesi, Zervan’ın yüzünü aydınlattı.
"Baba nerede kaldın?" Zervan yüzü görünmeyen çocuğa baktı görünmüyordu ama küçük olduğu belliydi.
"Yarım adam erkeklerin yüz karası." babası ona hala vuruken o ışıktaki çocuk ona doğru yaklaştı. Ellerindeki kamyonu sıkıcı tutarak sadece bana bakıyordu.
"Baba seni özledim."
Kawa’nın o katı, buzdan örülmüş çehresi, küçük oğlunun sesiyle bir anlığına sarsıldı. Elindeki kemeri arkasına gizlemeye çalışırken sesi birden yumuşadı, sanki az önce bir canavara dönüşen o adam değilmiş gibi. "Geliyorum aslanım, geliyorum babam," dedi.
"Baba hadi." diye seslendi.
"Geliyorum hadi aslan parçası."
"Sen değil canavar." küüçük çocuk zervanın ellini tutarak kaldırmaya çalıştı. "Hadi baba gidelim annem seni özledi."
Zervan, gördüğü şeyin bir sanrı olup olmadığını anlamak istercesine gözlerini kırpıştırdı. Bu çocuk... kendisine "baba" diyordu. Kawa’nın yüzü bir heykel gibi donup kaldı. Önce elindeki kemer yere düştü, sonra omuzları çöktü.
"Çocuk..." dedi Kawa, sesi bir fısıltıdan öteye geçemedi. "O senin baban değil. O kimsenin babası olmayacak biri."
Kawa sinirle elinden düşürdüğü kemeri alarak hızla çocuğa doğru kaldırdı. Zervan, bedenindeki tüm kemiklerin kırıldığını hissetse de, nereden geldiğini bilmediği kadim bir güçle kendini ileri fırlattı. Küçük bedenin üzerine bir zırh gibi kapandı; gelecek darbeyi kendi harabeye dönmüş sırtıyla karşılamaya hazırdı.
"Baba gel..."
"Mervan!"
"Baba seni özledim..."
Zervan, derin bir uykunun en karanlık dehlizinden, ciğerlerini yırtan bir nefesle sıçrayarak uyandı. Gözlerini açtığında karşısında bodrumun rutubetli tavanını değil, bembeyaz, steril bir aydınlığı buldu. Burnuna dolan o keskin dezenfektan kokusu, genzini yaktı.
Nabız cihazının ritmik biip-biip sesleri, az önce kulaklarında yankılanan kemer şaklamalarını ve o çocuğun masum sesini bastırmaya çalışıyordu. Zervan nefes nefeseydi; alnından akan terler şakaklarından aşağı süzülürken, bir süre nerede olduğunu,Mervan'ın gerçek olup olmadığını anlamaya çalıştı.
Sırtındaki yanma hissi geçmemişti, aksine karnına sarılan sargı bezlerinin gerginliğiyle her nefeste kendini hatırlatıyordu. Başını yana çevirdiğinde, pencereden süzülen solgun sabah ışığını ve serum askısını gördü. O karanlık dehlizden çıkmıştı ama zihninde yankılanan o tek isim hala oradaydı.
Mervan.
Bu bir rüya mıydı, yoksa bastırılmış bir hafızanın intikamı mı? Zervan, titreyen elini yatağın kenarına koydu. Hala hayattaydı ancak uyandığı dünya, o bodrumdan daha az acımasız görünmüyordu.
Kaç gündür uyuyordu, en son ne olmuştu diye düşünmeye çalıştı; zihni bulanık bir su birikintisi gibiydi. Tam o sırada kapı yavaşça aralandı. İçeriye pansuman için giren hemşire, elindeki tepsiyle birlikte bir an taş kesildi. Genç kadının gözleri hayretle büyüdü, sanki bir ölünün dirilişine şahitlik ediyormuş gibi bakakaldı.
Zervan bir şey demek için elini zor bela kaldırarak yüzündeki oksijen maskesini sıyırdı. Boğazı cam kırıklarıyla doluymuş gibi acıyordu. "Kaç gün..." diye mırıldandı, sesi yabancı bir hırıltı gibi çıktı. Duraksadı, ciğerlerine dolan soğuk oda havasıyla yüzünü buruşturdu. "Kaç gündür buradayım?"
Hemşire, elindeki tepsiyi yanındaki komodinin üzerine titreyen ellerle bıraktı. "Siz..." dedi sesi titreyerek. "Uyandınız. Doktorlar... doktoru çaırmalıyım."
"Gün..." dedi Zervan, ısrarla. Zamanın dışında kaldığı o boşluğu doldurmak zorundaydı.
"Tam on üç gün oldu Zervan Bey," dedi hemşire, bir yandan hızla nabzını ve değerlerini kontrol ederken. "On üç gündür derin bir komadaydınız. Kimse bu sabah gözlerinizi açmanızı beklemiyordu."
Zervan ondan sonrasına kafa yormadı. Tam on üç gündür uyumuştu. Mervan’ı ve Hejar’ı düşünürken zihni zonkluyordu. Hejarsız ve Mervansız geçen koca on üç gün... O iki canın akıbeti, sırtındaki yaralardan daha çok yakıyordu canını. Çok geçmeden odaya bir hareketlilik hakim oldu; doktorlar hızlıca içeri girip Zervan’ı kontrolden geçirdiler.
Herhangi bir kalıcı hasar görünmediğini, vücudun sadece çok ağır bir travma sonrası kendini hazır hissetmediği için bu kadar uzun süre "kapalı" kaldığını açıkladı. Birer birer vücuduna bağlı olan tüm hortumlar, kablolar ve o boğucu maske çıkarıldı.
Zervan, aletlerin gürültüsünden ve kabloların esaretinden kurtulunca yatakta doğrulmaya çalıştı. Vücudu sanki ona ait değilmiş gibi ağır ve hantaldı. Hemşire destek olmak için elini uzattığında Zervan onu nazikçe geri çevirdi. Gözleri pencereye, dışarıdaki dünyaya takıldı.
"Hejar nerede?" herkes kimden bahsettiğini elbette biliyordu. "Eşiniz bir saat öncesine kadar da buradaydı konağa gitmiş olmalı."
Konağa gitmişti. Zervan, Hejar’ın on üç gün boyunca bu hastane odasında, kendisinin başında nasıl eridiğini hayal edebiliyordu. Gözlerini kapattı. Onu hemen görmek, yaşadığını, yanındayken nefes alabildiğini hissetmek istiyordu. Ancak hala sormadığı, sormaya korktuğu o isim dilinin ucundaydı. Mervan...
"Mervan peki?" dedi, sesi bu kez daha kısık, daha derinden gelerek. "O nerede?"
"O kim?" diye sordu doktor, elindeki dosyaya bakarak. Zervan, karşısındaki adamın bu cehaletine tahammül edemeyerek doktora ters ters bakıp başını salladı. Mervan’ın kim olduğunu açıklayacak dermanı da, niyet de yoktu. "Çıkın dışarıya," dedi emir kipiyle. "Kapıda kim varsa söyleyin, Hejar’ı çağırsın bana. Hemen."
Zervan, odada yalnız kaldığı o yarım saat boyunca tavanı seyretti. Zihni, bulanık bir sudan durulmaya çalışan bir nehir gibiydi. Her şey, o son anlar tek tek zihnine düştü. Süleyman’ın Hejar için "kızım" demesi...
Nasıl kızı olurdu? Zihni bu gerçeği reddediyordu. Hadi kızıydı diyelim; bir insan, kendi kanından olan birine neden bu caniliği yapardı?
Zervan dişlerini sıktı. Şakağından akan ter, yastığa süzüldü. Hejar’a söylemeyecekti. Bu ağır yükü onun narin omuzlarına bindirmeyecekti. Hayatı zaten kördüğüm misali birbirine dolanmışken, bir düğüm de o atmayacaktı.
Madem Süleyman ölmüştü, o sır da onunla beraber toprağa gömülmüş sayılacaktı. Zervan, Hejar’ın o adamın kızı olduğunu bilerek yaşamasını, onun kanını taşıdığını düşünerek her gün ölmesini istemiyordu. Bazı gerçekler, mezarda kalmalıydı.
Tam o sırada koridorda hızlı adımlar yankılandı. Kapının kolu sertçe aşağı indi ve kapı, menteşelerinden fırlayacakmış gibi hızla açıldı.
Zervan alışkanlıkla ve üzerine gelen bu hızlı hareketin refleksiyle, "Destur!" diye gürledi.
Kapının eşiğinde nefes nefese kalan Hejar’ın gözleri, yatakta doğrulmuş Zervan ile buluştu. On üç günün yorgunluğu, uykusuzluğu ve korkusu o tek bakışta eriyip giderken, Hejar’ın dudaklarından sadece bir hıçkırık kaçabildi.
Hejar, hıçkırıklarla sarsılarak adama sarıldığında, Zervan’ın göğsündeki sızı keskin bir bıçak gibi saplandı. Yine de tek bir inleme bırakmadı dışarıya. Aksine, sanki dünya üzerinde tutunabileceği tek dal oymuş gibi, kollarını kadına sımsıkı sardı. Burnunu Hejar’ın saçlarına gömdü; hastane kokusunun, kan kokusunun arasından Hejar’ın o kendine has, huzur veren kokusunu bulup içine çekti.
"Buradayım..." diye fısıldadı Zervan, sesi pürüzlü ve yorgundu. "Buradayım, ağlama artık. Geçti."
Hejar başını onun omzuna yaslamış, elleriyle Zervan’ın sırtına, yaşadığını teyit etmek ister gibi dokunuyordu. "Gittin sandım," dedi hıçkırıklarının arasından. "O kadar uzun sürdü ki uyanman."
"Ağlama buradayım." Hejar onadan ayrılıp kimin olup olmadığına bakmadan dudaklarından öptü.
Zervan’ın zihni bir anlığına bomboş kaldı. Kurşun yarasının yakıcı sızısı, Hejar’ın dudaklarının sıcaklığı karşısında önce buz kesti, sonra harlı bir ateşe dönüştü. Hayatı boyunca pek çok pusudan sağ çıkmış, pek çok kavgaya göğüs germişti ama bu tatlı baskına karşı hiçbir savunması yoktu.
Hejar, çevredekilerin ne düşüneceğini, hastane koridorundaki ayak seslerini ya da kapının aralık oluşunu zerre umursamıyordu. On üç gün boyunca bir ceset gibi yatan o adamın nefesini şimdi kendi nefesinde hissediyordu ya; dünya yansa umurunda değildi.
Zervan, yaşadığı kısa süreli şaşkınlığın ardından yavaşça çözüldü. Sağ eli, Hejar’ın boynuna, saçlarının arasına sızdı. Titreyen parmakları kadının tenine değdiğinde, gerçeklik algısı yeniden yerine oturdu. Bu bir rüya değildi; Hejar buradaydı ve ona tutunuyordu.
Geri çekildiklerinde Hejar’ın gözleri hala ıslaktı ama o umutsuz karanlık gitmiş, yerine parlak bir kararlılık gelmişti. Zervan pürüzlü bir sesle, "Hejar..." dedi, sesi hem bir uyarı hem de derin bir minnet taşıyordu. "Burası hastane... birileri görecek."
Hejar, elinin tersiyle gözyaşını silip Zervan’ın yanağına dokundu. Parmakları adamın sakallı teninde gezindi. "Görsünler Zervan. Öldüğünü sandığım her saniye ben de öldüm. Şimdi yaşadığını tüm dünya duysa, görse ne yazar?"
Zervan, kadının bu cesur çıkışı karşısında hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme yüzündeki yorgun çizgileri bir an için yumuşattı. "Deli kadın," diye mırıldandı. "Azrail’i kapıdan kovduk ama senin bu hallerin beni kalpten götürecek."
Hejar, adamın elini kavrayıp dudaklarına götürdü. "Bir daha gitme," diye fısıldadı. "Bir daha beni o karanlıkta tek başıma bırakma."
Zervan, derin bir nefes almaya çalıştı ancak göğsündeki yara izin vermedi. Yine de bakışlarını kadının gözlerinden ayırmadı. "Söz," dedi, sesi odaya yayılan ağır bir yemin gibiydi. "Ecel gelip kapıyı çalana kadar, senin dibinden ayrılmayacağım."