❗Kaçış❗

1706 Words
"Cihan, yavaşla yalvarırım!" Mercan, koşmaktan feri çekilen, boşalan bacaklarıyla daha fazla yola devam edemeyeceğini anladığında, sevdiği oğlanın elini tüm gücüyle çekiştirerek durdurmaya çalıştı. Göğüs kafesi sanki dar geliyordu ciğerlerine; her nefesi bir alev gibi boğazını yakıyordu. "Olmaz Mercan, duramayız! Ya gören olmuşsa? Uzaklaşmamız lazım," dedi Cihan. Sesi telaşlı, nefes nefeseydi. Sevdiği kadının elini sımsıkı tutmuş, karanlığın içinde nereye gittiğini tam kestiremeden ama sadece uzağa, en uzağa gitmek istercesine koşturuyordu. İki genç, imkansız bir sevdanın yükünü omuzlamış, hayatlarını bir valize sığdıramadan kaçma kararı almıştı. Mercan, Cihan’a olan aşkı uğruna sadece ailesini değil, tüm dünyayı karşısına almıştı. Hatta ölmeyi bile göze almıştı ama o ölümün şekli uykularını kaçırıyordu. Biliyordu; abisi peşlerine düşmüştü çoktan. Eğer büyüklerden önce abisi onları bulursa, Mercan o baba evine bir gelinlikle değil, ancak beyaz bir kefenle dönerdi. Kendi canı umurunda değildi belki ama Cihan... Sevdiği adamın sonu kendi yüzünden olursa, bu yükü mezarda bile taşıyamazdı. "Cihan, kurban olayım dur... Nefesim kesildi," diyerek ellerini oğlanın avucundan kurtardı ve olduğu yere çöktü. Cihan nihayet durup arkasına döndüğünde, Mercan’ın bitkin halini gördü. Kızın yüzü ay ışığında bembeyaz kesilmişti, omuzları hıçkırır gibi inip kalkıyordu. Genç adamın içindeki telaş yerini derin bir şefkate bıraktı. Onu hemen yol kenarındaki koca bir çınar ağacının gölgesine oturttu. "İyi misin gülüm?" diyerek önüne gelen terli saçları yavaşça kulağının arkasına itti. Elleri titriyordu; sadece yorgunluktan değil, Mercan’ın başına bir şey gelme ihtimalinin verdiği o amansız korkudandı bu titreme. Mercan, ciğerlerine batan keskin gece havasını yumuşatmak ister gibi derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. "Cihan," dedi sesi titreyerek. "Abim... Eğer bizi yakalarsa, seni benden ayırırsa ne yaparız?" "Şşşt, düşünme öyle şeyler," diye fısıldadı Cihan. Kızın buz kesmiş ellerini avuçlarının arasına alıp nefesiyle ısıtmaya çalıştı. "Ben varken kimse seni benden alamaz. Yeni bir hayat kuracağız, söz veriyorum." Mercan, Cihan’ın gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığa baktı. Onu bu kadar cesur kılan şey sevdanın gücü müydü, yoksa kaybedecek bir şeyinin kalmaması mı? O an anladı ki, Cihan için dünya sadece Mercan’dan ibaretti. Tam o sırada, uzaktan bir köpek havlaması yırtı geceyi. Hemen ardından orman yolunun kıvrımından süzülen zayıf ama keskin bir ışık hüzmesi fark ettiler. Bir arabanın farlarıydı bu. Tozu dumana katarak, motorunun gürültüsüyle sessizliği parçalayarak hızla yaklaşıyordu. Mercan’ın kalbi göğüs kafesini delmek ister gibi çarpmaya başladı. "Geldiler..." diye inledi dehşet içinde. "Cihan, buldular bizi!" "Evleneceğiz Mercan," dedi Cihan kararlı bir sesle, kızın ellerini ısıtmaya çalışarak. " Kimsenin bizi tanımadığı, kimsenin canımızı yakamadığı bir soframız olacak. Güzel bir aile olacağız, söz veriyorum." "Ama abim..." dedi Mercan, gözyaşları yanaklarından süzülürken. "O bizi bulursa kan dökmeden bırakmaz..." "Beni öldürmeden sana dokunamaz gülüm. Ben varken kimse..." Tam o sırada, tam tepelerinde, ağacın hemen arkasındaki karanlıktan metalik bir ses yükseldi: Çıt. Sessizliği bıçak gibi kesen bu sesin ardından, zifiri karanlıkta küçük bir alev parladı. Bir çakmak çakılmıştı. Alevin zayıf ışığı, sert hatlı bir yüzü ve dudaklarının arasına yerleştirilmiş bir sigarayı aydınlattı. Tütün kokusu bir anda gece havasına karıştı. Mercan ve Cihan, buz kesmiş bir halde sesin geldiği yöne döndüler. Gözleri şokla irileşmişti. Karanlığın içinde, sanki saatlerdir orada oturup onları izliyormuşçasına rahat bir tavırla sigarasından ilk nefesini çeken o gölgeyle burun buruna geldiler. Zervan Kozcu, tam yanı başlarında, ağzında sigarasıyla son derece rahat bir şekilde onları izliyordu. Sanki iki gencin bu kaçısı onun için önceden planlanmış bir oyunun parçasıymış gibi sakindi. Bakışlarındaki o buz gibi nefret, alevin cılız ışığında bile seçiliyordu. "Eee, başka ne olacak Cihan? Az bana da anlat." Zervan’ın sesi, gecenin sessizliğinde bir kamçı gibi şakladı. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı yavaşça ikisinin üzerine doğru üfledi. Mercan, duyduğu sesle birlikte gözlerinden oluk oluk yaşlar boşalarak titremeye başladı. Abisi onları bulmuştu... Hatta "bulmak" yanlış kelimeydi; belli ki Zervan, daha ilk adımdan beri onların gölgesi olmuş, attığı adımları saymıştı. "Abi..." diye fısıldayabildi Mercan, sesi boğazında düğümlenirken. Korkudan titreyen bedi adeta felç geçirmiş gibiydi. Cihan şokun etkisiyle kaskatı kesilmişti. Az önce kurduğu o güzel hayaller, Zervan'ın sigarasından çıkan dumanla birlikte dağılıp gitmişti. Zervan ise oturduğu yerden kalkmaya yeltenmeden, o korkunç sakinliğini koruyarak devam etti. "Güzel bir aile olacaktınız demek? Başka şehre gidecektiniz... Benim haberim olmadan kuş uçmaz bu şehirde, siz bir hayat kuracaktınız öyle mi?" "Ağam." Cihan sevdiği kızı arkasına alarak kendini acımasız adamın önüne attı. Bakışları Zervan'ın buz gibi gözleriyle buluştuğunda, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak dik durmaya çalıştı. "Ağam etme, kurbanın olayım. Birbirimizi sevdik biz, başka bir günahımız yoktur. Kıyma bize, bırak gidelim. Kimseye zararı olmaz bizim sevdamızın." Mercan, abisinin ayaklarının dibine kapandı, tozlu toprağa aldırmadan diz çöktü. "Abi, yalvarırım," dedi hıçkırıklar içinde. "Cihan'ın bir suçu yok, her şeyi ben istedim. Beni öldür ama ona dokunma. Senin merhametine sığındık, nolur bizi bırak." Zervan, kız kardeşinin feryatlarına, Cihan'ın titreyen sesine rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Sigarasını parmaklarının arasında yavaşça döndürdü, külünü büyük bir titizlikle toprağa silkeledi. Bakışları ne yumuşadı ne de sertleşti; sadece izliyordu. Onların bu aciz hallerini, sanki bir tiyatro oyununun en sıkıcı sahnesini izler gibi tepkisiz, duygusuz ve korkutucu bir sakinlikle seyrediyordu. "Bitti mi?" dedi Zervan en sonunda, sesi bir buz kütlesi kadar soğuktu. "Yalvarmanız bittiyse, şimdi benim ne yapacağımı konuşalım." Zervan ağır ağır ayağa kalktı. Uzun boyu ve geniş omuzlarıyla üzerlerine çöken devasa bir gölge gibiydi. Belindeki silahın kabzası ay ışığında bir anlığına parladı. Mercan nefesini tuttu, Cihan ise elini gayriihtiyari Mercan’ın omzuna koydu; onu bırakmayacağını sessizce haykırır gibiydi. "Az önce ters yöne giden o araba var ya..." dedi Zervan, eliyle yolun aşağısını işaret ederek. "O benim adamlarımdı. Sizin bu zavallı çırpınışınızı izlemem için yolu açtılar sadece. Kaçabileceğinizi sandığınız her delik, benim size bilerek bıraktığım bir nefes boşluğuydu." Zervan bir adım yaklaştı. Cihan geri adım atmadı ama Zervan’ın heybeti karşısında küçüldüğünü hissediyordu. "Şimdi..." dedi Zervan, sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla ezerek. "İkiniz de o arabaya bineceksiniz. Ama şehir yoluna değil, Kozcu konağına gideceğiz. Orada tüm herkesin önünde yavaş yavaş ölüm emrinizi dinleyeceksiniz. Tüm aşiretlerin ve tanıdıkların önünde öleceksiniz." "Abi yapma!" diye bağırdı Mercan. "Beni burada öldür ama bizi oraya götürme, rezil etme!" Zervan, kardeşine ilk kez doğrudan, yakıcı bir nefretle baktı. "Rezil mi? Sen o yemeniyi odaya bırakıp bu herifin peşine düştüğün an bizim namusumuzu zaten ayaklar altına aldın Mercan. Şimdi o ayaklar altında kalan namusu temizleme sırası bende." Zervan elini havaya kaldırdı. Gecenin karanlığından iki el silah sesi yükseldi. Bu bir işaret fişeği gibiydi. Saniyeler içinde, ağaçların arasından ve yolun her iki yanından Zervan’ın adamları ellerinde fenerlerle belirmeye başladı. Etrafları tamamen sarılmıştı. Zervan, Cihan’ın yakasına yapıştı ve onu kendine doğru çekti. Yüzlerini birbirine yaklaştırdı. "Seninle hesabım daha uzun sürecek Cihan. Öyle hemen ölmek yok. Mercan’ın sana baktığı o gözlerin feri sönene kadar izleyeceksin olanları." .... İki gencin hıçkırıkları ve gözyaşları eşliğinde araçlar harekete geçti. Yol boyu kimseden ses çıkmadı; sadece Mercan'ın içli hıçkırıkları arabanın sessizliğini deliyordu. Nihayet koca demir kapılar gıcırdayarak açıldı ve araç Kozcu konağının bahçesine girdi. Zervan Ağa, elini ikisine sürmedi bile. Sadece adamlarına emir verdi. Adamlar, Mercan ve Cihan'ı yaka paça araçtan indirip koca konağın ortasındaki taş avluya adeta fırlatır gibi attılar. Konağın avlusunda tam bir mahşer kalabalığı vardı. Kozcu ailesinin tüm fertleri oradaydı; yengeler, amcalar, kuzenler... Herkes bu "namus" lekesinin nasıl temizleneceğini görmek için toplanmıştı. Mercan, utançtan ve korkudan başını yerden kaldıramıyordu. Dizlerinin üzerine çökmüş, toprağa bakarken bir daha kimsenin yüzüne bakamayacağını biliyordu. Tam o sırada kalabalığın arasından bir karaltı hızla yaklaştı. Kozcu ailesinin direği, Mercan'ın annesi Hükümran Hanımağa’ydı bu. Yüzünde hayal kırıklığı ve öfkenin en çiğ hali vardı. Hiç duraksamadan kızına doğru atıldı ve Mercan'ın yüzüne, tüm avluda yankılanan en sertinden bir tokat attı. "Senin gibi bir evlat doğuracağıma, taş doğursaydım da bu günleri görmeseydim!" diye gürledi Hükümran Hanımağa. Sesi, Mercan'ın kalbindeki o son umut kırıntısını da yok edip geçti. "Ana-" Mercan, yanağındaki yanmayla bir umut annesinin yüzüne baktı, belki bir merhamet kırıntısı görürüm diye ama ikinci tokat da tam o sırada yüzünde patladı. Başını diğer yana savuran bu darbe, Mercan’ın dünyasını kararttı. "Ne anası yüz karası, ne anası?" diye bağırdı Hükümran Hanımağa, sesi konağın yüksek duvarlarında yankılanırken. "Neyini eksik ettik senin? Evin tek kızıydın, baş tacıydın! Ne battı sana da beş para etmez biri yüzünden adımızı ayaklar altına aldın? Biz senin üzerine titrerken, sen kimin koynuna kaçmayı hayal ettin!" Sesi, Mercan'ın kalbindeki o son umut kırıntısını da yok edip geçti. Genç kız, annesinin ayaklarının dibinde tozlu taşlara kapanırken, konağın avlusundaki sessizlik Zervan’ın ağır adımlarıyla bozulmaya başladı. O sırada konağın büyük demir kapısı yeniden gıcırdayarak açıldı. Bu sefer gelenler Zervan'ın adamları değildi. Nefes nefese, gözlerinde dehşet ve çaresizlikle içeri dalan iki kişi vardı: Cihan'ın annesi Berivan ve babası Süleyman. Berivan, oğlunu omuzları çökmüş, üstü başı perişan halde silahlı adamların arasında görünce bir feryat kopardı. "Cihan! Oğlum!" diyerek atıldı ama Zervan'ın adamları anında önünü kesip onu geriye ittiler. Süleyman ise karısını tutmaya çalışırken, gözleri öfkeden ve korkudan deliye dönmüş bir halde Zervan'a ve Hükümran Hanımağa'ya bakıyordu. "Zervan Ağa! Etme, kurbanın olayım etme!" diye bağırdı Süleyman. Sesi, bir babanın can havliyle çıkan hırıltılı sesiydi. "Cahillik etmişler, bir sevdaya düşmüşler. Kıyma oğluma, bizim ocağımızı söndürme!" Berivan, adamların arasından sıyrılmaya çalışarak Hükümran Hanımağa'nın ayaklarına doğru uzandı. "Hanımağam, sen anasın, bilirsin... Evlat acısıyla yakma bizi. Mercan bizim de kızımızdır, başımızın tacıdır. Ne isterseniz yapalım ama kan dökülmesin!" Hükümran Hanımağa, Berivan'a nefret dolu bir bakış fırlatıp geri çekildi. Zervan ise durdu, sigarasından son bir nefes çekip izmariti Süleyman'ın tam önüne attı. Konağın avlusu şimdi iki ailenin acısı ve öfkesiyle daha da ağırlaşmıştı. Zervan, cebinden tabancasını çıkartıp şarjörünü sertçe yerine oturttu. "Töre bellidir Süleyman," dedi buz gibi bir sesle. "Bunun tek bir çözümü vardır, o da ölümdür. Başka yolu yok." "Kaçıncı yıldayız Zervan Ağa?" diye bağırdı Berivan, gözyaşları içinde. "Ne ölümü? Can bu, oyuncak mı? Kendi canından olan kardeşi, göz göre göre toprağa mı vereceksin?" Avluda bir uğultu yükseldi. Aile büyükleri ve yengeler kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. "Yazıktır, günahtır... Ölüm olmasın," sesleri Zervan'ın kulağına çarpsa da onun yüzündeki kararlılık sarsılmadı. "Ya berdel olur," dedi Zervan, sesi avluda yankılanırken, "ya da bu taşlar bu gece kanla yıkanır." Süleyman’ın omuzları çöktü. Başka çocuğu yoktu. Berdel imkansızdı. Zervan bu çaresizliği gördüğünde dudaklarında acımasız bir gülümseme belirdi. "Gördüğün gibi Süleyman, berdel yoksa hüküm ölümdür." Zervan, yavaş adımlarla kız kardeşinin yanına gitti. Mercan’ın kolundan tutup onu havaya kaldırdı. Silahın namlusunu Mercan’ın şakağına dayadı. Mercan gözlerini yummuş, sadece fısıltıyla dua ediyordu. Cihan ise çırpınıyordu ama adamlar onu kıpırdatmıyordu. Zervan'ın parmağı tetiğe gitti. Tam o sırada Süleyman'ın sesi feryat gibi yükseldi: "Dur! Zervan Ağa dur! Benim kızım yok... Ama yeğenim var! Yeğenimi veririm berdel için!" Süleyman’ın bu sözleri üzerine Zervan’ın eli duraksadı. Avluya bir anda ölümcül bir sessizlik çöktü. Herkes şaşkınlık içinde Süleyman'a bakarken, Zervan gözlerini kısmış, teklifin ağırlığını tartıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD