Mardin Havalimanı’nın kapısından dışarı adımımı attığım an, yüzüme çarpan o yakıcı sıcaklık her şeyi özetler gibiydi. İstanbul’un nemli ve serin havasından sonra bu kuru, geniz yakan sıcaklık; geride bıraktığım hayatın ne kadar uzağında olduğumu hatırlatıyordu.
Elimdeki küçük valizi sıkıca kavrayıp etrafıma bakındım. Gözlerimi kısıp kalabalığın içinde tanıdık bir yüz ararken, zihnim hala dün geceki o telefon konuşmasına takılı kalmıştı.
"Hejar, kızım..." demişti Süleyman amcam. Sesi daha önce hiç duymadığım kadar bitkin, hiç şahit olmadığım kadar çaresizdi.
"Hemen gelmen lazım. Sorgulama, neden diye sorma... Sadece gel. Çok kötü şeyler oldu kızım."
Nedenini söylememişti. Kiminle, neyle mücadele ettiğimizi ya da beni neyin beklediğini anlatmamıştı. Sadece o sesindeki titreme, her şeyi bırakıp ilk uçağa binmeme yetmişti. Yıllardır kaçtığım bu topraklar, şimdi beni bir mecburiyetin kollarına geri çağırmıştı. Amcam benim için sadece bir akraba değil, sığındığım tek limandı; o "gel" dediyse, gitmemek gibi bir ihtimalim yoktu.
Havalimanı çıkışında, diğer yolcular sevdiklerine sarılırken ben öylece bekledim. Tam o sırada, kalabalığın arasından siyah, camları filmli ağır bir araç yavaşça önümde durdu.
Aracın kapısı açıldı, ama inen amcam değildi. Takım elbiseli, yüzü mermer gibi soğuk bir adam yanıma yaklaştı. Hafifçe başını eğerek, "Hejar Hanım?" diye sordu.
"Evet, benim," dedim sesimi dik tutmaya çalışarak.
"Süleyman Bey sizi bekliyor. Buyurun," diyerek arka kapıyı açtı.
Araca binerken içimi tarifi imkansız bir huzursuzluk kaplamıştı. İstanbul'daki atölyem, yarım kalan antikalarım, o rafine hayatım sanki bir rüyaymış gibi uzaklaşmıştı. Şimdi o siyah aracın içinde, Mardin’in dar yollarına doğru ilerlerken, amcamın neden hiçbir açıklama yapmadığını ve beni bu denli aceleyle neden çağırdığını düşünüyordum.
raba nihayet amcamın evinin önünde durduğunda kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Kapının önündeki o tanıdık ama şimdi yabancı gelen taş duvarlara baktım. İçeri girdiğim an, evin üzerine çökmüş olan o kurşun gibi ağır havayı iliklerime kadar hissettim.
Avluda beni yengem Berivan karşıladı. Onu görür görmez nefesim kesildi. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, yüzü bir gecede on yıl yaşlanmış gibiydi. Beni görünce hıçkıra hıçkıra boynuma sarıldı. Arkasından amcam Süleyman göründü; omuzları çökmüş, feri sönmüş gözlerle bana bakıyordu.
"Amca... Ne oldu? Neden söylemiyorsunuz?" diye haykırdım çaresizlikle. "Cihan nerede?"
Amcam derin bir iç çekti, bakışlarını benden kaçırıp uzaklara daldı. Sesi boğuk ve titrek çıktı. "Cihan... Cihan kaza geçirdi kızım," dedi, sanki her kelimesi boğazına düğümleniyordu. "Şimdi hastanede. Durumu... Durumu kritik."
Yengem Berivan elini ağzına bastırıp hıçkırıklarını gizlemeye çalışırken, amcamın bu kısa ve net açıklaması içimdeki fırtınayı dindirmeye yetmedi. Kaza nasıl olmuştu? Neden beni apar topar İstanbul'dan çağırmışlardı?
"Hangi hastane? Hemen gidelim," dedim valizimi yere bırakıp kapıya yönelerek.
Amcam kolumdan tutup beni durdurdu. "Şimdi değil kızım. Önce biraz dinlen, soluklan. Zaten doktorlar kimseyi almıyor yanına."
Amcam kolumdan tutup beni durdurdu. Bakışlarını benden kaçırıp merdivenlere doğru yöneldi. "Şimdi değil kızım. Önce biraz dinlen, soluklan. Zaten doktorlar kimseyi almıyor yanına." Duraksadı, sesi sanki uzaklardan geliyormuş gibi laf arasında ekledi: "Hadi, emanetini al da odana yerleş Hejar. Vakti gelince her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğreneceksin zaten."
Amcamın kabullenmediği emanetimi arabadan aldım. Odaya girip kapıyı kapattığımda sırtımı ahşaba yasladım. Dışarıdan gelen hüzünlü sessizliğe ve amcamın o omuzları çökmüş haline hiçbir anlam veremiyordum. Cihan hastanedeydi, evet; ama bu evde bir kazadan çok daha fazlası, dile getirilmeyen bir hüküm asılı gibiydi.
....
Ertesi gün evde garip bir hareketlilik başladı. Yengem ve evin diğer kadınları, sanki büyük bir törene hazırlanır gibi gümüş tepsileri parlatıyor, konakta hummalı bir temizlik yapıyorlardı. Ama bu bir düğün telaşına hiç benzemiyordu; gülüşmelerin yerini fısıltılar, neşenin yerini ise korku dolu bakışlar almıştı. Kiminle göz göze gelsem, benden bir şey gizler gibi başını çeviriyordu.
"Amca, bugün gidelim artık. Cihan'ı görmem lazım," diye ısrar ettim akşam yemeğinde.
Amcam kaşığını tabağının kenarına bıraktı, bakışları yine o buz gibi mesafeye büründü. "Dedim ya Hejar, zamanı var. Yarın ola hayrola. Sen hele bir emanetine sahip çık, gerisi düşünme kızım."
İkinci günün sonunda sabrım tükenmişti. Gece yarısı su içme bahanesiyle odamdan çıktığımda, amcamın çalışma odasından gelen kısık sesleri duydum. Kapı aralığından sızan sarı ışık, amcamın duvardaki devasa gölgesini titretiyordu.
"Süleyman, yapma... Kızın haberi yok, günahına giriyoruz," diyordu yengem hıçkırıklar arasında.
"Başka çare mi kaldı Berivan? Zervan Ağa kapıda bekler. Ya Hejar, ya ölüm dediler. Cihan'ı o hastaneden sağ çıkarmayacaklar yoksa," dedi amcam. Sesi öyle bir çaresizlikle titriyordu ki, kanım dondu. "Yarın sabah Kozcu Hastanesi'ne gideceğim, belgeleri imzalayacağım."
Duyduğum isim beynimde yankılandı: Kozcu Hastanesi.
Geri çekilip sessizce odama döndüm. Kalbim bir kuş gibi çarpıyordu. Cihan'ın kazası sadece bir kaza değildi, benim buraya çağrılmamın sebebi ise amcamın oynadığı oyunları öğrenmek zorundaydım. Kozcu ismini Mardin'de bilmeyen yoktu. Zervan Kozcu... O katı, merhametsiz adamın adı Cihan'ın hayatıyla aynı cümlede geçiyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla, kimseye görünmeden amcamın henüz uyanmadığı o sessiz saatlerde konaktan süzülüp çıktık. Bir taksi çağırıp sadece o iki kelimeyi söyledim: "Kozcu Hastanesi."
Hastaneye adımımı attığımda genzimi yakan o keskin dezenfektan kokusu midemi bulandırdı. Danışmadaki kadına Cihan’ın adını verdiğimde, bana garip bir bakış fırlatıp üst kattaki yoğun bakım koridorunu işaret etti.
Koridora yönelmeden önce, odanın hemen yanındaki erkekler lavabosuna girdim. İçerisi boştu şansıma hızlıca yanımdaki bedeni kabine koyarak işini halletmesini ve dışarıda onu beklediğimi söylyip kimse gelmeden çıktım.
Lavabodan çıkıp koridora yöneldiğimde, Cihan'ın odasına giden yolu kesen heybetli bir karaltı fark ettim. Odanın kapısında, 38-39 yaşlarında, siyah takım elbisesiyle bir duvar gibi dikilen bir adam duruyordu. Bakışları o kadar sert, o kadar buz gibiydi ki, ona doğru attığım her adımda üzerime bir ağırlık çöküyordu. Onun, amcamın korkuyla bahsettiği Zervan olduğundan habersizdim.
"Cihan'ı görmeye geldim. Çekilin," dedim sesimi titretmemeye çalışarak.
Adam, yüzündeki o sarsılmaz ifadeyi bozmadan yavaşça gözlerimin içine baktı. Bakışlarında küçümseyen, aynı zamanda insanı iliklerine kadar tartan bir ifade vardı. "Yasak," dedi sadece. Sesi, gecenin sessizliğini yırtan bir kamçı gibiydi.
"Ne demek yasak? Ben kardeşim için geldim, izin verin geçeyim," diyerek bir adım daha attım ama eliyle göğüs kafesimi sertçe durdurdu.
"Sana yasak dedim küçük hanım. Kesin emir kimse içeriye girmeyecek. Hastane kurralarına uymak zorundasın" dedi, sesi daha da alçalarak ama her kelimesi birer kurşun ağırlığında üzerime düşerek.
"Siz kimsiniz de bana kural koyuyorsunuz? Bu hastane babanızın malı mı?" diye haykırdım, öfkeden gözlerim dolarak.
Adam hafifçe bana doğru eğildi. Tütün ve sert bir koku burnuma doldu. "Hastaneyi bilmem ama," dedi buz gibi bir gülümsemeyle, "bu kapının ardındaki hayat da, senin bu koridordaki her adımın da benim hükmümde. Şimdi usulca geldiğin yere dön, yoksa işler sandığından daha çirkinleşecek."
Tartışma koridorda yankılanırken, o heybetli adamın karşısında aslında tüm hayatımı değiştirecek olan celladımla karşı karşıya olduğumu bilmiyordum.
"Beyfendi ne saçmalıyorsunuz bilmiyorum ama oradaki kişi benim abim, isterseniz ona da sorun," dedim, son çare olarak onun suyuna gitmeye karar vererek. Belki mantıklı bir açıklama işe yarar diye umuyordum ama karşımdaki adam sanki taştan yontulmuştu; ne bir duygu belirtisi ne de en ufak bir anlayış kırıntısı gösteriyordu.
"Kim olduğunla ilgilenmiyorum küçük hanım, çekil kapının önünden şimdi," dedi, sesi bir kez daha buz kesti.
Öfkeyle gözlerinin içine bakıp tam ağzımı açmış, bu "insan kaçkınına" bir şeyler söylemeye hazırlanıyordum ki, koridorun sonundan iki takım elbiseli adamın koşarak yaklaştığını fark ettim. Adamlar, karşımdaki heybetli figürün önünde durduklarında bir anda hazır ola geçip başlarını saygıyla eğdiler.
"Ağam affet, yemek yiyip gelecektik hemen," dedi içlerinden biri, sesi korkuyla karışık bir mahcubiyetle titreyerek.
Ağa... Duyduğum bu kelimeyle birlikte bütün vücudum kaskatı kesildi. Amcamın telefonundaki o titrek ses, yengemin hıçkırıkları ve koridorun her köşesine sinen o korku şimdi bir isme bürünmüştü. Karşımda duran adam, bu hastanenin değil, belki de tüm bu coğrafyanın celladı olan Zervan Kozcu’nun ta kendisiydi.
"Zervan Kozcu?"
Emin olmadan, ismini fısıldar gibi söyleyerek ona baktım. Gözlerimdeki o anlık tereddüt ve korku, onun buzdan örülmüş bakışlarında hiçbir çatlağa sebep olmadı. Aksine, ismini telaffuz etmemle birlikte kaşları hafifçe çatıldı, bakışları daha da derinleşti.
"Zervan Kozcu musun sen?"
Zervan ağa, soruma cevap vermek yerine bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe kapandıkça üzerime çöken o devasa otoriteyi daha net hissettim. Elleri ceplerindeydi, bakışları ise bir hançer gibi keskindi. Adamlarının "Ağam" diye seslenişi hala kulaklarımda yankılanırken, o bana sanki bir böcekmişim gibi ama aynı zamanda bir bilmeceymişim gibi bakıyordu.
"Öyleyim," dedi en sonunda. Sesi beklediğimden daha derinden, daha tok geliyordu. "Peki sen kimsin de bu kapının önünde pazar kuruyorsun?"
"Hejar," dedim sesimi toplayarak. "Süleyman’ın yeğeni. İçerideki adam da benim abim. Kim olduğun umurumda değil Zervan Kozcu, o kapıyı aç."
Zervan'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir kıvrılma belirdi. "Süleyman’ın yeğeni..." diye mırıldandı. Sanki bu ismi duymayı bekliyordu ya da bu isim onun için bir şeyleri netleştirmişti. Bakışları bir anlığına çantamın olduğu tarafa, sonra yeniden gözlerimin içine kaydı. "Demek İstanbul'dan gelen kıymetli emanet sensin."
"Ne emaneti? Ne saçmalıyorsun sen?" diye bağırdım, ama Zervan bir adım daha atarak beni kapıyla arasına sıkıştırdı. Nefesi yüzüme çarpıyordu.
"Amcan seni bana bir borç olarak sundu Hejar," dedi fısıltıyla. Sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla, her kelimeyi zehirli birer ok gibi ruhuma işledi. "Cihan'ın nefesi, senin bu koridordaki varlığına bağlı. Eğer o kapıdan içeri girmek istiyorsan, önce kimin mülküne adım attığını öğreneceksin."
Zervan, koridordaki adamlarına bir işaret verdi. Adamlar hemen geri çekildi. Zervan kapının kolunu ağır ağır kavradı, gözlerini benden bir an olsun ayırmadı.
"Girmek mi istiyorsun?" dedi, kapıyı hafifçe aralarken. "Gir. Ama bil ki bu kapıdan girdiğinde, bir daha asla eski sen olmayacaksın."
"Ne saçmalıyorsun sen?" diye bağırdım, ama Zervan bir adım daha atarak beni kapıyla arasına sıkıştırdı. Nefesi yüzüme çarpıyordu.
"Şunu saçmalıyorum Hejar..." dedi Zervan fısıltıyla. Sesindeki o karanlık ton, her kelimeyi zehirli birer ok gibi ruhuma işledi. "Bu saatten sonra her şeyin benim... Aldığın nefesten tut, attığın her adıma kadar. Sen benimsin Hejar, benim karımsın."
Duyduğum kelimeler beynimin içinde bir bomba gibi patladı. "Karımsın" mı? Daha yüzünü bile doğru dürüst görmediğim, hayatımı ilk defa gördüğümden emin olduğum bu adam ne diyordu? Şok içinde, ağzım açık bir şekilde ona bakakaldım. Bir cevap vermek, "Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye haykırmak için dudaklarımı araladım ama sesim boğazımda düğümlenirdi.
Tam o sırada, az önce "emanetimi" götürdüğüm erkekler lavabosunun kapısı yavaşça açıldı. Hızla bana koşarak gelen onu gördüğümde panikledima ma ben daha bir şey demeden gelip bacağıma sarıldı.
"Anne!"