Dünya, bazen sadece beş kelimelik bir cümleden ibaret olan küçük bir kıyametle başımıza yıkılırdı.
O an, gökyüzünün yerle bir olduğunu, altımdaki toprağın çekilip beni o taze mezarın içine davet ettiğini hissettim. İnsanın dizlerinin bağı çözülmezmiş aslında; ruhu bedeninden istifa edermiş. Benim ruhum da o an, Mahir’in soğuk mezar taşının üzerine yığılıp kalmıştı.
Zervan’ın sesi... O ses, hayatım boyunca duyduğum en korkunç melodiydi. Bir fısıltı kadar alçak ama bir çığlık kadar sağır edici. "Ne dedin sen?" derken dudaklarından dökülen her harf, birer cam kırığı olup boğazıma saplanıyordu.
Bakışlarımı yerden kaldıramıyordum. Eğer kaldırırsam, Zervan’ın gözlerindeki o devasa hayal kırıklığının beni küle çevireceğini biliyordum. Ben onun için hep bir bilmeceydim, evet. Ama şimdi, o bilmecenin içine saklanmış koca bir yalanın, bir ihanetin gölgesi düşmüştü üzerimize. Mahir’in eşi...
"Ne saçmalıyorsun, ne eşi?" Zervan’ın sert tonu kulaklarıma bir fısıltı gibi geliyordu. Kulaklarım uğulduyor, midem bulanıyordu.
"Saçmaladığım yok, eşim o benim! Benden iyi mi bileceksiniz?" Kadının yüzündeki yaşları sildiğini gördüm. Sinirleniyordu, öfkeleniyordu. Gözlerindeki sahiplenici nefret, doğrudan benim üzerime dikilmişti.
Zervan’ın elleri yanlarına düştü, sonra aniden bir pençe gibi havada kasıldı. Bakışları kadından bana kaydı; o ana kadar bana bir koruma, bir sığınak gibi bakan o gözler, şimdi bir yabancıya, hatta bir düşmana bakar gibi soğuktu.
"Hejar..." dedi sesi titrerken. Bu bir soru değildi, bu bir infazın başlangıcıydı. "Konuş. Bu kadın ne saçmalıyor? Mahir’in nikahlısı olduğunu söylerken neden susuyorsun?"
Konuşup ne diyecektim ki? Benim de bir bok bildiğim yoktu. Boğazımda düğümlenen o hıçkırık, sadece çaresizliğimin değil, aynı zamanda koca bir hayatın üzerime yıkılışının sesiydi. Benim hayatım yalanmış.
"Ben..." diye başlayabildim sadece. Sesim, rüzgarda savrulan kuru bir yaprak gibi güçsüzdü. "Ben hiçbir şey bilmiyorum Zervan."
Zervan kahkahaya benzer, sinir bozucu bir ses çıkardı. Adımları ağır ağır üzerime yöneldi. Toprağın ezilme sesi, kalbimin atışıyla yarışıyordu.
"Tamam, anlatsın bildiklerinizi aydınlanalım. İkinizde. Sen başla önce, hatta adınla başla," diyerek kadına soruyu yöneltti. Kadın başını sallayarak konuştu.
"Adım Berfe. Mahir benim eşim, biz yedi yıl evliydik. Gittiği bir operasyonda hain bir pusuyla şehit oldu." Sona doğru sesi düştü, hıçkırıklara boğuldu.
Zervan bana döndü, "Hadi" der gibi... Ama gözlerinde öfke yoktu; varsa da bana değildi.
"Ben bilmiyorum. B-ben de eşiydim yani... Öyle biliyorum. İmam nikahıyla evlenmişiz, resmi nikah olmadan şehit olmuş," dedim. Kelimeler ağzımdan çıkarken ne kadar zavallı göründüğümün farkındaydım.
Zervan’ın bakışları, Berfe’nin "yedi yıl" beyanıyla kör bir bıçak gibi keskinleştiğinde, benim zihnimde asıl deprem Mervan’ın adıyla başladı.
Yedi yıl Berfe ile evli kalan bir adam... O zaman benim dört yılım neydi? Mervan neydi?
"Dört yıl..." diye mırıldandı Zervan, kelimeyi ağzında zehirli bir lokma gibi çevirerek. "Dört yıl boyunca Mahir’i Mervan’ın babası olarak onu bildin."
Dizlerimdeki bağ tamamen koptu. Islak toprağa, Mahir’in taze mezarının hemen yanına çöktüm. Berfe’nin çığlıkları, suçlamaları uzak bir uğultu gibi geliyordu. Ben, dört yıl boyunca Mervan’ı kucağıma her alışımda, ona babasının kahramanlığını anlatmıştım.
Ama Mahir... Mahir’in bir evi, bir barkı, yedi yıllık bir helali varmış.
"Yalan," diye fısıldadım. Ama hangi yalan daha büyüktü? Amcamın bana bir hayat borçlu olması mı, yoksa benim Mervan’ı bir yalanın üzerine inşa etmem mi?
Zervan önümde diz çöktü. Eli çenemi kavrayıp başımı zorla ona bakmam için kaldırdığında, gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir nefret ve kuşku vardı. "Eğer o kadın yedi yıldır nikahlıysa Hejar..." dedi, sesi mezar sessizliğinden daha ürkütücüydü. "O zaman Mervan kimin oğlu?"
Boğazımdan bir hıçkırık değil, bir feryat koptu. "Bilmiyorum Zervan! Yemin ederim hiçbir şey hatırlamıyorum! Ben onu babası bildim!"
Tam o sırada, birkaç adım ötede duran ve konuşmaları dehşetle dinleyen Berfe, adeta üzerine kaynar sular dökülmüş gibi sarsıldı. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, nefesi kesilir gibi oldu. "Bir dakika..." dedi sesi titreyerek. "Ne oğlu? Ne çocuğu?"
Berfe bir adım yaklaştı, bakışları benimle Zervan arasında çılgınca gidip geliyordu. "Mahir’in çocuğu mu var dediniz siz?"
Zervan, üzerindeki ağır baskıyla doğruldu. Sesi, bir gerçeği teyit etmekten ziyade, sarsılan inancını ayakta tutmaya çalışır gibiydi. "Evet, bir oğulları var. Yani... Biz öyle biliyoruz."
"Nasıl öyle biliyorsunuz?" diye haykırdı Berfe. Gözleri dolmuş, elleri titremeye başlamıştı. "Lütfen bana her şeyi anlatın! Yoksa eşimin beni aldattığını düşünmekten kafayı yiyeceğim."
Zervan, elimi bırakmadan Berfe’ye döndü. Bakışlarındaki o koruyucu ama bir o kadar da şüphe dolu ifadeyle açıklamaya çalıştı: "Bu benim eşim Hejar. Kendisinin bir oğlu var ve babasının Mahir olduğunu biliyor. Ufak bir kaza geçirdi, hafızasını kaybetti ve dört yıldır oğlunun babasının mezarını arıyor."
Berfe, duyduklarını sindiremez gibi bana baktı. Bakışlarında bir acıma mı yoksa nefret mi vardı seçemiyordum. "Ne dört yılı?" diye sordu fısıltıyla. "Ne zamandır hafızanız kayıp?"
Dizlerimin üzerindeydim, toprak tırnaklarımın arasına dolmuştu. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak ister gibi çarpıyordu. Geçmişim koca bir kara delikti ve ben o deliğin kenarında asılı kalmıştım.
"B-ben..." diye başladım, sesim hıçkırıklarımın arasında boğuluyordu. "Sadece son dört yılımı hatırlıyorum. Oğlumu ilk kez kucağıma aldığım, o sıcaklığını hissettiğim andan öncesi... Öncesi yok bende. Zihnim silinmiş bir defter gibi. Sadece Mahir’in adını ve onun babası olduğunu söylediler bana. Ben bu yalanla uyandım, bu yalanla nefes aldım."
Berfe’nin yüzündeki gerginlik yerini tuhaf, neredeyse histerik bir meraka bıraktı. "Dört yıl... Oğlunuz kaç yaşında?"
Yutkundum. Bu sorunun neden bu kadar önemli olduğunu anlamıyordum ama gerçek, dilimin ucunda bir zehir gibi bekliyordu. "Soruların cevabı ne işe yarayacak bilmiyorum ama... Mervan dört yaşında."
Söylediğim an, mezarlıkta zaman durdu. Berfe önce duraksadı, ardından dudaklarından titrek bir nefes döküldü. Ve sonra, beklemediğimiz bir şey oldu. Kadın, acı dolu bir kahkaha attı. Bu hıçkırıkla karışık, sinir bozucu bir sevinç nidasıydı.
"İmkansız!" dedi Berfe, gözlerinden yaşlar boşanırken. "Bu imkansız!"
Zervan’ın sabrı tükenmişti, adımları Berfe’ye doğru sertleşti. Sesi bir gök gürültüsü gibi yükseldi: "Yine ne imkansız kadın? Konuş artık!"
Berfe, önünde durduğumuz mezar taşını işaret ederek, zafer kazanmış ama ruhu paramparça olmuş bir ifadeyle haykırdı.
"Çünkü Mahir vefat edeli altı sene oldu! Bu mezar altı yıllık! Eğer oğlun dört yaşındaysa, o çocuk bu adamdan olamaz!"
Berfe’nin sözleri bir balyoz gibi indi zihnime. Mahir, altı yıl önce ölmüştü. Oysa bana anlatılan her şey, amcamın anlattıkları... Hepsi birer illüzyondu.
"Her şey yalandı..." diye fısıldadım. Sesimdeki titreme, ruhumdaki depremin artçılarıydı. "Kimse yok. Ben kimim?"
Parmaklarımın arasındaki toprak artık Mahir’in mezarı değil, benim mezarımdı. Kim olduğumu bilmediğim, geçmişimin silindiği o karanlık mezar. Gözlerimden yaşlar boşalırken, bakışlarım mezar başınada ki o küçük çiçeğe kaydı. Eğer Mahir babası değilse, Mervan kimin çocuğuydu? Bana ne yapmışlardı?
Tam o an, omuzlarımda bir sıcaklık hissettim. Zervan.
Onun burada olması, bu rezalete şahitlik etmesi canımı daha çok yakıyordu. Şimdi bana bir suçlu gibi bakacaktı, bir yalancı gibi görecekti beni. Başımı öne eğdim, yüzümü sakladım.
"Zervan, yemin ederim... Bilmiyordum," diyebildim hıçkırıklarımın arasından. "Bana ne dedilerse ona inandım. Ben hiçbir şey hatırlamıyorum."
Beklediğim o soğuk ses gelmedi. Aksine, Zervan yanıma çöktü. Dizleri benimkilerin yanındaydı. Elini elimin üzerine koydu; toprağa bulanmış, titreyen ellerimi sıkıca kavradı. Bakışlarını Berfe’ye dikmişti ama sesi doğrudan ruhuma hitap ediyordu.
"Biliyorum Hejar," dedi Zervan, sesi bir fırtınanın ortasındaki sığınak gibi güven vericiydi. "Sana ne oyunlar oynandığını, seni nasıl bir karanlığın içine attıklarını görüyorum. Bana bak."
Zorlukla başımı kaldırdım. Gözlerinde ne bir şüphe ne de bir tiksinti vardı. Sadece derin bir şefkat ve kararlılık gördüm.
"Senin suçun değil," diye devam etti. "Bu yalanı kim ördüyse, o duvarı onların üzerine biz yıkacağız. Sen sadece nefes al. Gerisini ben halledeceğim."
Zervan'ın bu sarsılmaz güveni, içimdeki o koca boşluğun içinde ilk kez bir ışık yaktı. Herkes yalan söylemişti; amcam, belki yengem... Ama yanımda duran bu adam, bana benden daha çok inanıyordu.
Yine de yıkım büyüktü. Kucağımda büyüttüğüm evladımın babası, zihnimdeki boşluğun faili ve hayatımı çalan o gizli el...
Zervan, öfke ve şüphenin harmanlandığı o keskin bakışlarını Berfe’ye dikti. Sesi, mezarlıktaki servileri titretecek kadar otoriterdi. "Madem bu kadar eminsin," dedi Zervan, dişlerinin arasından. "Bize Mahir’i göster. Elinde bir iz, bir fotoğraf yok mu?"
Berfe, titreyen elleriyle siyah çantasını karıştırdı. Çıkardığı telefonun ekranına birkaç kez dokunurken hıçkırıkları göğsünü sarsıyordu. "Olmaz mı? Her gün bu yüzle uyanıyorum, her gece bu yüzle uyuyorum ben..." Telefonu Zervan’ın avucuna adeta fırlattı.
Zervan ekrana bakarken kaşları yavaşça çatıldı. Ben ise dizlerimin üzerinde, toprağa bulanmış ellerimle bir infazı bekler gibi ona bakıyordum. Zervan başını ekrandan kaldırıp önce mezar taşına, sonra bana, en son da Berfe’ye baktı.
"Bu adam..." dedi Zervan, sesi buz kesmişti. "Eğer yaşasaydı bugün kırk beşli, ellili yaşlarında bir adam olacaktı. Fotoğraftaki yüz... Bu bir gencin yüzü değil."
Zervan elini mezar taşının üzerindeki o boşlukta gezdirdi. Taşın üzerindeki mermer kazınmıştı; sanki bir el, oradaki fotoğrafı tırnaklarıyla söküp atmış gibi pürüzlüydü. "Biri buradaki fotoğrafı bilerek sökmüş," diye devam etti Zervan.
"Biri senin bu adamı teşhis etmeni engellemek istemiş Hejar. Senin bu mezara gelip 'Bu benim kocam değil' demeni engellemek için şehidin mezarına zarar vermişler."
Duyduklarım, beynimin içinde devasa bir çarkın dişlileri gibi birbirine geçmeye başladı. Amcam... O mermeri kazıyan parmaklar onundu. Bana uydurduğu Mahir ile bu mezardaki Mahir’in aynı kişi olmadığını biliyordu. Beni bir ölünün sahte kimliğiyle susturmuş, bir yetimin hayatını o mezara gömmüştü.
Dizlerimin üzerine çöktüğüm o ıslak topraktan güç alarak doğrulmaya çalıştım. Avuçlarımın içine dolan çamur, tırnaklarımın arasına sızan o mezar kokusu midemi bulandırıyordu. Zervan’ın yardım etmek için uzanan elini görmedim bile. Bakışlarım bulanıktı.
"Hejar, dur..." diye seslendi Zervan. Sesi çok uzaktan, bir kuyunun dibinden geliyordu sanki.
Ayağa kalktım. Dünya ekseni etrafında değil, benim acılarımın etrafında hızla dönmeye başladı. Sarsak bir adım attım. Ayaklarımın altındaki toprak çekiliyor, altımdaki boşluk beni yutmak için sabırsızlanıyordu. Bir adım daha...
İçimdeki ses haykırıyordu: Mervan kimin oğlu Hejar? Sen kiminsin? Hangi yalanın içinde nefes aldın bunca yıl?
Amcamın yüzü geldi gözümün önüne. Bana "Sen şehit eşisin, sen şerefinle bu çocuğu büyüteceksin," deyişindeki o sahte hüzün... Meğer bir utancı ya da koca bir günahı örtmek için beni canlı canlı bu hikayeye gömmüşlerdi. Mervan’ın babasızlığı bir yalan değildi ama babasının kim olduğu koca bir uçurumdu artık.
Bir adım daha attım. Göğüs kafesim daraldı. Nefes alamıyordum; boğazıma düğümlenen o hıçkırık değil, koca bir hayatın enkazıydı.
Gözlerimin önündeki yeşil serviler siyaha çalmaya başladı. Mezarların yer değiştirdiğini, gökyüzünün üzerime bir kapak gibi kapandığını hissettim.
"Ben... ben yokum," diye fısıldadım kendi kendime. "Ben hiç olmamışım."
Zihnimdeki son ışık hüzmesi, Mervan'ın gülen yüzüydü. Sonra o da karanlığa karıştı. Dizlerim birer kâğıt gibi büküldü. Vücudumun ağırlığını hissetmedim; ruhum o an bedenden istifa etmişti. Toprağa sertçe çarparken hissettiğim tek şey, bu karanlığın gerçeğin acısından daha merhametli olduğuydu.
Zervan’ın ismimi haykıran son nidası, dipsiz bir kuyuda kaybolup gitti.
....
Zervan, Hejar'ın adımları boşa düştüğü an hamle yapmıştı ama yetişemedi; kadın, bir kuşun kanadının kırılması gibi kucağına yığılıverdi. Dizlerinin üzerine çökerken Hejar'ın cansızlaşan bedenini göğsüne yasladı. Başka bir zaman, başka bir hayatta bu yakınlık Zervan'ın kalbini yerinden çıkaracak bir heyecan olurdu. Ama şimdi, Hejar'ın soğuk teni ve bembeyaz yüzü Zervan’ın içini buz kestiriyordu.
"Hejar! Aç gözlerini, Hejar!"
Sesi mezarlığın sessizliğinde yankılandı ama cevap alamadı. Hejar’ın başı omuzuna düşmüş, elleri iki yanına cansızca sarkmıştı. Zervan, onun yüzüne düşen ıslak saç tellerini titreyen parmaklarıyla geriye itti. Bu kadın, dakikalar önce sarsılmaz bir inançla geçmişini savunuyordu; şimdi ise o geçmişin enkazı altında kalmış, bilincini bir sığınak gibi karanlığa teslim etmişti.
"Amcan..." diye mırıldandı Zervan, öfkeyle karışık bir acıyla. "Seni bu yalanın içine nasıl bu kadar savunmasız bıraktılar?"
Hejar'ı daha sıkı kavradı. Onu kucağına aldığında ağırlığını neredeyse hissetmiyordu bile. Sanki Hejar, ruhuyla birlikte etini, kemiğini de o mezarlıkta bırakmıştı. Zervan, onu oradan uzaklaştırmak zorundaydı. Bu mezar taşına, bu yalan dolu toprağa daha fazla dokunmasına izin veremezdi.
Gözlerini Hejar’ın kapalı göz kapaklarından ayırmadan, onu sarsmadan ayağa kalktı. Karısı şimdi kollarında sadece bir beden değil, korunması gereken en kutsal emanetti. Zervan’ın bakışlarındaki o her zamanki sertlik gitmiş, yerini derin bir keder almıştı.
"Kimse sana daha fazla zarar veremeyecek," dedi fısıltıyla. "Önce bu uykudan uyan Hejar. Seninle bu savaşı birlikte vereceğiz."
Sarsak ama kararlı adımlarla arabaya doğru yürürken, arkalarında bıraktıkları o sahte mezar taşı, Hejar'ın hayatının en büyük fırtınasının sadece başlangıcıydı.
Zervan, Hejar'ı kucağında sanki kırılacak bir camdan yapılmışçasına taşıyarak evin avlusundan içeri girdi. Yüzü kaskatıydı, gözlerinde ise fırtına öncesi bir sessizlik vardı. Onu gören hizmetliler telaşla yanına koşacak oldu ancak Zervan'ın buz gibi sesi onları oldukları yere çiviledi.
"Kimse gelmesin!" diye kükredi. Yanına yaklaşmaya çalışan adama dönerek dişlerinin arasından ekledi: "Mervan nerede? Sakın... Sakın bu odaya yaklaşmasın. Annesini bu halde görmeyecek. Ona bir oyun uydurun, bahçeye çıkarın, ne yaparsanız yapın ama uzak tutun!"
Hejar’ı yavaşça yatağa yatırdı. Kadının solgun yüzü yastığın üzerinde daha da belirginleşmişti. Zervan kapıyı içeriden kilitledi.
Dünya ile bağını kesti o an. Sadece ikisi vardı; biri derin bir uykuda, diğeri ise elindeki barutu patlamaya hazır bir bomba gibi tutan adam.
Birkaç dakika sonra Hejar, acı dolu bir iniltiyle gözlerini araladı. Nerede olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı. Karşısında çökmüş bir halde oturan Zervan'ı görünce, mezarlıktaki o korkunç anılar zihnine hücum etti. Boğazından bir hıçkırık koptu ve hiçbir şey söyleyemeden kendini Zervan’ın göğsüne bıraktı.
Hejar, Zervan’ın omuzlarında sarsıla sarsıla ağlarken; Zervan’ın elleri kadının saçlarında donup kalmıştı.
"Bitti Zervan... Her şey bitti," diye hıçkırdı Hejar. "Hayatım bir yalanmış."
Zervan, Hejar’ın ağlamasının biraz dinmesini bekledi ama içine düşen o şüphe kurdu durmak bilmiyordu. Bekir'in ona uzattığı o buruşmuş zarfı yavaşça cebinden çıkardı. Hejar hala onun göğsünde nefesini düzene sokmaya çalışırken, Zervan tek eliyle zarfı yırttı.
İçinden çıkan kağıdı titreyen parmaklarıyla açtı. Gözleri satırların arasında hızla gezindi. En altta, büyük harflerle yazılmış o sonucu gördüğünde Zervan'ın nefesi kesildi.
"DNA Testi Sonucu: %0 Uyum."
Dünya o an Zervan’ın başına yıkıldı. Kağıttaki isimler netti: Mervan ve Zervan. Oysa çok emindi imkansız olduğunu bile bile çok emindi Mervan'ın onu oğlu olduğuna. Benzerlikleri göz ardı edmemişti ve içindeki şüpheyi yok etmişti ama bu Zervan'a acıdan başka bir şey getirmedi.
Zervan kağıdı o kadar sert sıktı ki parmak boğumları beyazladı. Hejar, kocasının bedenindeki bu ani kasılmayı hissedip başını kaldırdı. Zervan’ın gözlerindeki ifadeyi gördüğünde korkuyla geri çekildi.
"Zervan?" dedi titreyen bir sesle. "Ne oldu? Ne okudun?"
Zervan, elindeki ezilmiş kağıdı yatağın üzerine bıraktı. Sesi, bir yabancınınki kadar soğuk ve mesafeliydi: "Benim oğlum değilmiş Hejar... Mervan benim de oğlum değilmiş."