Sabahın ilk ışıkları henüz binaların arasına sızmadan kabanımı üzerime geçirdim. Cüzdanımı ve telefonumu avucumun içine hapsederken, içimdeki huzursuzluk dışarıdaki ayazdan daha keskindi.
Kapıdan çıkarken, Zervan’ın kapıya diktiği korumalardan biri hemen hareketlendi. "Ağamın kesin talimatı var Yenge Hanım, nereye isterseniz ben götüreceğim," dedi sert ama saygılı bir sesle. Karşı çıkmadım. Zaten bu şehri, bu sokakları artık tek başıma yürüyecek gücüm kalmamıştı.
Siyah araba Galata’nın dar, parke taşlı sokaklarında sessizce süzüldü. Atölyenin önüne geldiğimizde koruma dışarıda kaldı. "Buradayım," dedim sadece.
Atölyenin kapısını açtığımda tozlu bir hava karşıladı beni. Zervan sadece mezarın yerini biliyordu; o kazanın olduğu, her şeyin bittiğini sandığı o ıssız yeri...
Kafamı rahatlatmam gerekiyordu ama içeri girdiğim an anladım ki burası bir şifa yeri değil, bir yüzleşme alanıydı. Mervan’ın kökenlerine, benim o dönemki korkularıma dair tek bir iz bulsam... Ya da kimi kandırıyordum? Sadece kaçmak istiyordum. Zervan'ın o delici bakışlarından, konağın ağır havasından ve her geçen gün daralan o çemberden birkaç saatliğine de olsa kurtulmak...
Saatime baktım; henüz sekiz buçuğa geliyordu. Dışarıdaki koruma, Zervan'ın dünyasının buradaki gölgesi gibi kapıda bekliyordu ama içeri giremezdi. Burası benim mahremimdi.
Bir tuval çıkardım, üzerine hiçbir şey çizmeden sadece dokundum. Mervan'ın parmak izlerini arar gibi... O kazadan önceki son mutlu günümüzde, tam şurada oturup resim yapışımı izlemişti. "Anne, gökyüzü neden bu kadar mavi?" diye sormuştu. O gün gökyüzü gerçekten de çok maviydi. Şimdi ise Galata’nın gri göğü pencerelerden içeri bakıyordu.
Fırçalarımı temizledim, paletimi düzenledim. Hiç acele etmedim. Zamanın akışını burada, kendi ellerimle yönetmek istiyordum. Zervan'ın delici bakışları yoktu, konağın omuzlarıma çöken ağırlığı yoktu. Sadece ben ve hatıralarım vardık.
Saat on bire yaklaşırken atölyenin her köşesini, her tozlu rafını zihnime yeniden kazıdım. Bu birkaç saatlik huzur, beni önümüzdeki birkaç hafta o konakta hayatta tutmaya yetecekti. Kabanımı tekrar omuzlarıma alırken, kapıdaki kilidi çevirmeden önce son bir kez içeriye, o mavi gökyüzlü güne baktım.
Dışarı çıktığımda ayaz biraz kırılmıştı ama korumanın sert yüzü değişmemişti. "Gidelim," dedim, sesimdeki dinginliğe kendim bile şaşırarak. "Vakit geldi."
Araba Galata’nın dar sokaklarından sıyrılıp ana yola çıktığında, Edirnekapı’ya doğru ilerlemeye başladık. Zervan her şeyi planlamıştı.
Kendi kendime fısıldadım: Önce göreceğim. Gerçekten öyle bir mezar var mıydı? Eğer o mezar oradaysa, eğer o taşın üzerinde onun adı yazıyorsa... İşte o zaman her şey değişecekti.
Oğlumu oraya getirmeli miydim? Bu düşünce içimi titretti. Bir anne olarak onu bu karanlıkla, bu ölüm sessizliğiyle tanıştırmak ne kadar doğruydu? Ama eğer bir mezar varsa, bu aynı zamanda bir son demekti.
Camdan dışarıyı izlerken, Edirnekapı’nın tarihi surları göründü. Şehir burada daha gri, daha ağır görünüyordu. Koruma dikiz aynasından bana baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Zervan'ın emirleri kesindi: "Onu götür ve bekle."
Araba mezarlığın girişine yakın bir yerde yavaşladı. Kalbim, atölyedeki o sakin ritmini terk edip hızla çarpmaya başladı. Atölyenin huzuru yavaş yavaş siliniyor, yerini toprağın ve mermerin soğuk gerçeğine bırakıyordu.
"Geldik Hejar Hanım," dedi koruma, motoru durdururken.
Arabanın kapısını açıp dışarı adım attığımda, Edirnekapı’nın ayazı sanki doğrudan ruhuma sızdı. Ama beni asıl titreten hava değil, tam karşımda duran o karaltıydı.
Zervan.
Siyah takım elbisesinin üzerine giydiği uzun siyah kabanıyla, arkasındaki gri surların bir parçası gibi duruyordu. Arabasına yaslanmış, elinde tuttuğu tespihin tanelerini sessizce çevirirken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. O bakışlarda hem bir hesap sorma hem de garip, tanımlayamadığım bir sahiplenme vardı.
"Geldin," dedi. Sesi rüzgarın uğultusu arasında bile net ve ağırdı.
"Geleceğimi biliyordun," diye cevap verdim.
"O zaman bakalım mezar var mı yok mu?" Elimi öyle sıkı kavramıştı ki, parmak uçlarımın sızladığını hissediyordum. Ama bu acı, içimdeki o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi. Zervan’ın eli, fırtınalı bir denizde tutunduğum tek dal gibiydi; hem beni boğuyordu hem de ayakta tutan tek şeydi.
Amcamın verdiği tarifler zihnimde bir bir yankılandı: “Eski selvi ağacından sağa dön, köşedeki kırık mermerin üç adım ötesinde...”
Sonunda durduk. Gri, puslu havanın altında, çevresi yabani otlarla sarılmış, ama üzerindeki tozun yeni süpürüldüğü belli olan o taşın tam arkasındaydık. Zervan, elimi bırakmadan beni taşın ön yüzüne doğru yönlendirdi.
"Bu olmalı," dedim fısıltıyla. Sesim, mezarlığın ağır sessizliğinde kaybolup gitti.
Zervan bir adım geri çekilse de elimi hala bırakmamıştı. Bakışlarını taşa dikti. Taşın üzerindeki yazılar yılların yorgunluğunu taşısa da, isim hala okunabiliyordu. Gözlerim harflerin üzerinde gezindikçe, nefesimin boğazımda düğümlendiğini hissettim.
Gözlerim mermer taşın üzerindeki o dört kelimeye takılıp kaldı.
ŞEHİT J. KD. YÜZB. MAHİR DEMİR RUHUNA FATİHA
Zihnimizdeki o "belki yoktur" ihtimali, o an yerini bin tonluk bir mermer kütlesine bıraktı. Bacaklarımdaki tüm derman bir anda çekildi, sanki yer altından binlerce el uzanmış da beni toprağa çekiyordu. Dizlerimin üzerine sertçe düştüm. Zervan elimi hala bırakmamıştı, o da benimle birlikte eğilmek zorunda kaldı ama ben artık onu hissetmiyordum.
Avuçlarımı o soğuk mermere yasladım ve hıçkırıklarım mezarlığın o tekinsiz sessizliğini bir bıçak gibi yırtmaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyordum; geçen yıllara, bana gösterilmeyen o mezara, Mervan'ın hiç bilmediği babasına ve kendimi içinde bulduğum bu devasa yalana...
"Buradaymış," diye inledim, sesim toprağa karışırken. "Yıllardır... Yıllardır burada mıydın Mahir?"
Bana mezarın yerini göstermediklerinde, ailem beni bu isimden uzak tuttuğunda, içimde bir yerlerde hep "Acaba öyle biri hiç var olmadı mı?" diye soran o şeytanın sesi sustu. Gerçekti. Mahir Demir bir hayalet değildi; kanıyla, rütbesiyle ve şimdi de bu buz gibi taşıyla buradaydı.
Onu hatırlıyordum ama aslında hiç tanımıyordum. Elimde kalan tek şey, kenarları sararmış, Mervan'ın yüzüyle uzaktan yakından alakası olmayan o birkaç fotoğraftı. Fotoğraflardaki o dik duruşlu, çelik bakışlı adam şimdi bu toprağın altındaydı.
"Sen gerçekten vardın," diye fısıldadım, sesim hıçkırıklarımın arasında boğulurken.
Ağlamam şiddetlendi. Bu sadece bir özlem ağlaması değildi; bu bir isyandı.
Bana, bize, yaşayamadıklarımıza ağlıyordum. Mervan’ın babasız büyümesine, benim bir hayalet gibi yaşamama, sevilmeye hasret kalışıma... Ama en çok da onun gidişine ağlıyordum.
Bir insanın ülkesi için can vermesi, geride kalanlar için onurlu bir madalyaydı belki ama o madalya benim kalbime bir kor gibi saplanmıştı. O vatanı için ölmüştü, oğlum ise yokluğunda her gün ölmüştü.
Orada ne kadar kaldım bilmiyorum. Zervan’ın uzattığı su şişesini titreyen ellerimle aldım. Suyu, Mahir’in mezar taşındaki o küçük, çerçeveli fotoğrafın üzerine ağır ağır döktüm. Yılların biriktirdiği çamur, toz ve kireç tabakası suyla birlikte süzüldü ama altından çıkan şey kalbimi daha da çok kanattı.
Fotoğrafın yüzeyi çatlamıştı. Güneş rengini soldurmuş, yağmurlar kimyasına işlemişti. Mahir'in yüzü yoktu. Bir çift gözün belli belirsiz gölgesi, rütbesinin silik parıltısı dışında hiçbir şey kalmamıştı geriye.
Kendi kendime, o çamurları temizlerken aslında içimdeki o büyük boşluğu temizlemeye çalışıyordum. Kimsesi yoktu burada. Belki biz vardık ama gerçekte biz de yoktuk. Biz onun yokluğunda, kendi hayatlarımızın içinde kaybolmuştuk.
Doğrulup mezar taşına son kez baktım. İçimden yükselen o amansız sözleri fısıldadım: "Oğlun iyi Mahir. Seni tanımıyorum ama oğluma bildiğim ne varsa anlatacağım seni unutturmayacağım."
Bu bir sözden ziyade, kendime verdiğim bir görevdi. Mahir’in boşluğunu hikayelerle, anılarla, belki de biraz uydurduğum o güzel yalanlarla dolduracaktım. Zervan yanıma yaklaştı, elini omzuma koydu. Sesi, bu sessiz mezarlığın içinde bir teselli gibi değil, bir kaçış yolu gibi yankılandı.
"Gidelim mi Hejar? Mervan uyanmıştır, korkmasın yokluğumuzda?"
Zervan’ın haklılığı canımı sıktı. Burası kahramanların yeriydi ve bizim yaşayanlara, en çok da Mervan’a borcumuz vardı. Ama ayaklarım yere çakılmış gibiydi. Gözlerimi Zervan’ın gözlerine diktim, içimdeki o devasa uçurumu ona gösterircesine sordum.
"Ne yapacağız Zervan? Geldik gördük mezar var gerçek ama hala beynimde koca bir boşluk var. Cevap aramaya geldik, elimizde bir hiç var?"
Zervan sustu. Bakışlarını kaçırıp karşıdaki kurak tepelere baktı. Verecek bir cevabı yoktu çünkü ikimiz de biliyorduk. Son kez mezar taşını okşadım ikimizde fatihamızı okuduk tam gitmeye niyetliydik bir ses duyduk.
"Pardon?"
İkimiz de aynı anda arkamıza döndüğümüzde, kırklı yaşlarının ortasında bir kadın gördük. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Bir elinde bir testi su, diğerinde ise yeni koparılmış taze çiçeklerle öylece bize bakıyordu.
"Kimsiniz?" diye sordu, sesindeki titreme şüpheyle harmanlanmıştı.
Zervan, savunma içgüdüsüyle anında öne çıktı. "Siz kimsiniz asıl? Burada, bu mezarın başında ne işiniz var?"
Kadın bizi tepeden tırnağa süzdü, gözleri benim üzerimde duraksadı. Boğazım düğümlendi, kelimeler yine boğazıma dizildi. "Sizi alakadar etmiyor," diyebildim sadece.
"Ne demek etmiyor?" dedi kadın bir adım yaklaşarak. "Kimsiniz, yoksa arkadaşı mısınız?" Bakışlarını Zervan’ın sert çehresine dikmişti.
Zervan’ın sabrı tükenmek üzereydi. Sorgu suale gelecek adam değildi, hele ki bu ortamda hiç. "Değilim," dedi kestirip atarak.
"O zaman ne?" diye diretti kadın. "Nesi oluyorsunuz Mahir’in?"
Zervan’ın yumruklarını sıktığını, tahammülünün son kırıntılarının da yok olduğunu gördüm. Aramızda esecek fırtınayı sezdiğimde, kalbimdeki acıyı bastırıp elini sıkıca tuttum. Cevabı ben verdim:
"Eşimdi hanımefendi. Merakınızı giderdiyseniz gideceğiz."
O an, Zervan’ın yanındayken bir başkasına "eşim" demek ruhumu paramparça etti. Benim tek eşim, Zervan’dı.
Kadın şokla bana baktı. Elindeki çiçekler büyük bir gürültüyle toprağa düştü, su testisi parmaklarının arasından kayıp parçalandı.
"Ne?" diye fısıldadı kadın. "Eşi mi? Ama bu... bu imkansız!"
Zervan, kadının bu tepkisiyle daha da gerildi. "Nesi imkansız?"
Kadın olduğu yerde sendeledi, dizlerinin bağı çözüldü. Düştü düşecekti; hızla hamle yapıp kolundan tuttum ve onu mezarın kenarındaki betona oturttum. Çantamda kalan son birkaç yudum temiz suyu titreyen ellerine uzattığımda, suyu sanki bir can simidiymiş gibi kavrayıp hızla içti.
Benim de ondan farkım yoktu. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, zihnimde binlerce soru işareti dönüp duruyordu.
Boğazımı temizledim, sesimi sabit tutmaya çalışarak sordum: "Ağlamanız bittiyse neden imkânsız olduğunu söyler misiniz?"
"İmkansız çünkü o benim eşim."
Bu beş kelime, mezarlığın sessizliğini bin parçaya bölen bir balyoz gibi indi tepemize. Zihnim bir anlığına durdu, nefesim boğazımda asılı kaldı. Zervan’ın hemen yanımda buz kestiğini, bedeninin bir heykel gibi kaskatı kesildiğini görebiliyordum. Bakışları kadından bana, benden kadına gidip gelirken, içindeki o vahşi fırtınanın kopmak üzere olduğunu anladım.
"Ne dedin sen?" dedi Zervan. Sesi öyle derinden ve öyle kısık gelmişti ki, bir fısıltıdan çok bir tehdit gibiydi.