Nefes alamıyordum. Biri beni sımsıkı tutmuştu ve bırakmıyordu. Gözlerimi zorlayarak açtığımda belime sarılı olan o devasa kolları gördüm. Koca kollardan anladım ki bu Zervan'dı.
Beni adeta bir yastık gibi göğsüne hapsetmiş, kendi sıcaklığının içine gömmüştü.
Hafifçe kıpırdanmaya çalıştım ama o, uykusunda bile bunu hisseder gibi kollarını daha da sıktı. Burnuma dolan o tanıdık koku; terin, tenin ve hafifçe karışmış yaseminin kokusu, dün geceyi bir film şeridi gibi zihnimden geçirdi.
Çarşafların arasındaki o darmadağın halimiz, tenimizin birbirine mühürlendiği o anlar... Hepsi bu koca kolların arasında yankılanıyordu.
Başımı hafifçe yukarı kaldırıp yüzüne baktım. O her zaman çatık olan kaşları uykuda biraz olsun gevşemişti. "Dağ ayısı," diye fısıldadım dudaklarımı kirli sakallarına yakın bir yere götürerek. Uykusunda bile olsa, bu lakabı duyduğunda dudak kenarının belli belirsiz yukarı kıvrıldığını gördüm.
"Uyan ağam," diye fısıldadım dudaklarına doğru. "Uyan, herkes bizi bekliyordur." Biraz kıpırdansa da uyanmadı, aksine beni daha sıkı kavradı.
Elimle çıplak göğsünde yavaşça daireler çizerek tekrar fısıldadım: "Ağam..."
Elimin altındaki kaslar anında gerilirken çatık kaşları iyice birleşti. Gözlerini açmadı ama sesi, uykunun ve arzunun verdiği o boğuk hırıltıyla odada yankılandı.
"Biraz daha bana ağam dersen kahvaltıya gitmeyeceksin, hatta yürümeyecek hale gelirsin..."
Bu tehditkar ama bir o kadar da sahiplenici sözler karşısında içimi bir ürperti kapladı. Zervan gözlerini yavaşça araladığında, o kömür karası bakışların hedefi bendim. Uykulu hali bile o kadar heybetliydi ki, altındaki esaretimden bir an bile şikayet etmedim.
"Bunu çok istersin biliyorum ama kalkmamız lazım, Mervan birazdan gelir," dedim hafifçe kıkırdayarak.
Mervan ismi kulağına çalınınca, o ağır uykusundan bir anda arınarak bana baktı. Bakışlarındaki o puslu ifade dağılmış, yerini bir berraklığa bırakmıştı. Kollarının arasında mahsur kalmışken, alttan alttan ona bakmakla yetindim sadece.
Uzanıp önce saçlarımdan, sonra dudaklarımdan derin bir solukla öperek, "Kalk hazırlan," dedi. Sesi artık tamamen uyanmış, otoriter tınısına geri dönmüştü ama bu sefer içinde alışılmadık bir heyecan kırıntısı saklıydı.
"Ne bu acele? Az önce uyanmak istemeyen sendin," dedim şaşkınlıkla, Zervan'ın bir anda değişen havasını anlamaya çalışarak.
Beni kendinden hafifçe uzaklaştırıp gözlerimin içine ciddiyetle baktı. "Hazırlan Hejar, İstanbul'a gidiyoruz. Mervan’ı da alacağız," dedi aniden.
Beklemediğim bu karar karşısında dona kaldım. Şaşkınlığımı gizleyemeden ona bakarken devam etti: "O mezar meselesini halledeceğiz. Mahir’in yanına gidiyoruz. Oraya gideceğiz ve bu işi kökten çözeceğiz."
Şaşkınlıkla bakakaldım. İstanbul mu? Sadece uzaklaşmak için değil, en büyük yaramla yüzleşmek için beni oraya götürüyordu.
"Ne birdenbire mi? Zervan hemen mi? Konaktakilere, annene ne diyeceğiz?"
"Kimseye hesap vermek zorunda değilim Hejar, çocuk değilim ben. Kalk ve hazırlan, bir iki gün kalacağız ona göre," dedi kestirip atan bir tavırla.
"T-tamam, ben o zaman kalkayım..." Kalkıp etrafıma baktım, içimde büyüyen bir korku ve panik vardı. Aceleyle dün gece çıkardığım geceliği tekrar üzerime geçirdim. Ellerim titriyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Zervan bu hallerimi görünce yataktan hızla kalkıp kolumdan tuttu ve sağa sola giden bedenimi durdurdu.
"Sakin ol. Sakin ol Hejar, titriyorsun," dedi, sesi bu kez az önceki sertliğinden arınmış, korumacı bir tona bürünmüştü.
"B-ben hazır mıyım bilmiyorum?"
Gözlerim dolu dolu ona bakarken, içimdeki o küçük kız çocuğu sadece kaçıp saklanmak istiyordu. Zervan, koca ellerinin arasına başımı aldı, parmakları şakaklarımdaki sızıyı dindirir gibi usulca hareket etti.
"Hazırsın, olmak zorundasın. Kendin için, Mervan için ve benim için..." dedi gözlerimin içine en derinden bakarak. "Sakin ol, ben buradayım. Panik olmanı gerektirecek bir şey yok. Biletleri aldım; gideceğiz, göreceğiz ve geleceğiz. Bu kadar, tamam mı?"
Koca ellerinin arasındaki başımı, çaresiz bir kabullenişle sallayarak onayladım. Onun bu sarsılmaz duruşu, benim tek dayanağımdı. Zervan alnını alnıma yasladı, nefesi yüzüme çarptığında dünyadaki tüm gürültüler sustu.
"Benimlesin Hejar," diye fısıldadı. "Bavula korkuyu sığdırma. Onu burada, bu odada bırak. İstanbul'a sadece benim karım olarak yürüyeceksin."
Geri çekildiğinde bakışları üzerimdeki, panikle alelacele geçirdiğim geceliğe kaydı. Bir an duraksadı, sonra dolaba yönelip bana uygun bir şeyler çıkardı. "Şimdi giyin," dedi tekrar otoriterleşen sesiyle.
"Mervan aşağıda bizi bekliyordur. Ona korkunu hissettirme. Küçük ağa tatile gittiğimizi sanıyor, bırak öyle sansın."
Zervan'ın bu kadar soğukkanlı ve planlı olması beni sarsmıştı. Titreyen sesimle sordum: "Hazır mı? Ne zaman hallettin her şeyi? Konuştun mu onunla?"
Zervan, üzerini düzeltirken hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme dudaklarından çok gözlerindeki kararlılıkta gizliydi. "Sen uyurken her şeyi hallettim. Mervan baya heyecanlı, seni sordu sadece. Şimdi toparlan da aşağı inelim."
Hazırlandığımızda odanın ağır havası yerini yolculuğun soğuk gerçekliğine bıraktı. Merdivenlerden inerken konaktaki o fısıltıları hissettim ama Zervan’ın elini sırtımda hissettiğim an, dış dünyaya karşı ördüğüm o savunmasız duvarlarım yeniden yükseldi.
Dışarıda bizi bekleyen araca doğru yürüdük. Mervan arka koltukta camdan dışarı bakıyor, heyecanla bacaklarını sallıyordu. Zervan direksiyona geçtiğinde ve motor çalıştığında, Mardin’in o sarı taşlı evleri dikiz aynasında küçülmeye başladı.
Zervan vitesi büyütürken bir eliyle dizimin üzerindeki elimi kavradı, parmaklarını parmaklarıma kenetledi. "Dönüşümüz farklı olacak Hejar," dedi yola bakarak. "Bunu sakın unutma."
....
Havalanında Zervan arabasını bekir diye bir adama bıraktı ve biz bankta oturup onu beklerken uzun uzun konuştular hatta bir ara onlara bakarken adamın Zervan'a bir kağıt uzattığını gördüm.
Zervan, Bekir’in uzattığı o kağıdı sanki elini yakacak bir kor parçasıymış gibi aldı. Parmak uçlarının titrediğini sadece ben gördüm; ya da sadece ben, onun o çelikten iradesinin altındaki çatlakları ezberlediğim için fark ettim.
Kağıdı cebine yerleştirirken göz göze geldik. Ve evlendiğimiz hatta tanıştığımız ilk andan itibaren bana dik dik bakan adam gözlerini benden kaçırdı.
Uçak kalkarken Zervan yanımda, koltuğuna sığmayan o kaskatı gövdesiyle bir kaya kütlesi gibi oturuyordu. Gözlerini kapatmış, elini ceketinin iç cebine, o kağıdın üzerine koymuştu.
Ondan yayılan o ağır tütün ve soğuk parfüm kokusu, uçağın içindeki o azalan oksijenle birleşip genzimi yakıyordu. Ne bir şey sormaya cesaretim vardı ne de cevabını duymaya mecalim; sadece oturduğu yerden bile etrafındaki alanı daraltan o ezici varlığının altında nefes almaya çalışıyordum.
İstanbul'a indiğimizde şehir beni bir yabancı gibi karşıladı. Beton yığınlarının arasından süzülen o gri nem, Mardin’in kuru sıcağından sonra boğazıma dolandı.
Merdivenlerden inerken ayağım tökezledi; boşluğa düşeceğim o saliseler içinde Zervan kolumdan öyle bir kavradı ki, parmaklarının ceketimin kumaşını ezip etime gömüldüğünü hissettim. O izlerin yarın moraracağını biliyordum.
"Dikkat et," dedi kulağıma eğilerek. Sesi, pistte esen sert rüzgarın uğultusundan daha soğuk, daha mesafeliydi. "Her düştüğünde yanında olmam."
Canım yanıyordu ama geri adım atmadım. Bakışlarımı ona dikip, acıyı bir silah gibi kullandım. "Olacaksın," dedim fısıltıyla ama kararlı bir tonla. "Olmak zorundasın."
Zervan'ın dudakları alaycı bir kavisle büküldü. Kolumu bırakmadan beni kendine biraz daha çekti. O an, Mervan’ın küçük elleriyle hırkamın ucuna asıldığını hissettim. Oğlumun ürkek sesi, İstanbul’un uğultusunun içinden süzülüp kalbime saplandı.
"Zervan amca, nereye gideceğiz?" dedi Mervan, gözlerini o dev binaların arasında gezdirirken. "Yoksa annem bizi evimize mi götürecek?"
Zervan durdu. O sert çehresi bir an için kaskatı kesildi. Bakışları önce Mervan’ın masum yüzüne, sonra benim suçlulukla dolan gözlerime kaydı. "Ev..." dedi, kelimeyi ağzında zehirli bir ok gibi çevirerek. "Eviniz neresi sizin?"
Mervan cevap verecekken, Zervan kolumu sertçe sarsarak sözünü kesti. "Annenin evi burası değil artık koçum. Sizin eviniz, benim dizimin dibi. Nereye gidersem orası."
"Çocuk nerden anlasın böyle lafları? Dört yaşında o, ben bile seni anlamıyorum!"
Sitemim, pistte uğuldayan rüzgara karışıp dağıldı. Zervan durmadı, adımlarını yavaşlatmadı bile. Kolumu tutan parmakları, sanki bana bir rotayı değil, bir kaderi dayatıyordu. VIP salonunun çıkışına geldiğimizde, siyah filmli, heybetli bir arazi aracı tam önümüzde durdu. Kapıdaki görevliler Zervan’ı gördükleri an adeta iki büklüm oldular.
İstanbul, bizi gürültüyle değil, ağır bir sessizlikle karşılamıştı.
"Bin," dedi Zervan, arka kapıyı bizzat açarken.
VIP aracın ağır kapısı kapandığında, dışarıdaki korumaların gürültüsü ve İstanbul’un uğultusu bıçakla kesilir gibi dindi. Zervan, üzerindeki o ağır paltoyu çıkarıp yan koltuğa bıraktı. Mervan, orta koltukta iki devin arasında küçücük kalmıştı ama halinden memnun görünüyordu; elindeki oyuncak kamyonu koltuğun deri döşemesinde sürüyordu.
"Yorulmuşsunuzdur," dedi Zervan. Sesi az önceki sertliğinden arınmış, sadece bana ve oğluna özel o kısık tona bürünmüştü.
Cevap vermedim, başımı cama yasladım. Ama Zervan’ın durmaya niyeti yoktu. Uzandı, Mervan’ın dağılmış saçlarını büyük eliyle hafifçe düzeltti. Mervan ona bakıp gülümsediğinde, Zervan’ın dudak kenarında sadece benim görebildiğim o ince kıvrılma belirdi.
"Mervan," dedi Zervan, çocuğun boyuna iner gibi eğilerek. "Seninle bir anlaşma yapmıştık, hatırlıyor musun?"
Mervan başını salladı. "İstanbul'da dondurma yiyecektik!"
Zervan güldü. Bu, konaktaki o buz gibi gülüşlerden değildi. "Yiyeceğiz aslanım. Hem de en alasından. Ama önce anneni biraz sakinleştirmemiz lazım, baksana ne kadar heyecanlı."
Dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi. "Yaaa çok çok heyecanlıyım ne demezsin," diye mırıldandım kinayeyle. Mervan bu iğneleyici tonu anlamayacak kadar masum, Zervan’ın yanında olduğu için çok mutluydu.
Mervan sevinçle kocaman bir kahkaha atınca, ben de kendimi tutamadım ve onun o saf neşesine ortak oldum. Araçta yankılanan bu samimi gülüş, aramızdaki o görünmez buzları bir anlığına eritmişti.
Gülüşüm dudaklarımda asılı kalırken, bakışlarım gayriihtiyari yan tarafa, Zervan’a kaydı. O an kalbimde bir sızı hissettim.
Zervan, Mervan’a bakıyordu. Ama bu sadece bir bakış değildi. Sanki karşısında dünyanın en nadide elması, paha biçilemez bir hazinesi varmış gibi... Bakışlarında öyle derin bir sahiplenme, öyle büyük bir hayranlık vardı ki, bir an onun o kaskatı yüreğinin Mervan için nasıl çarptığını gördüm.
Bu adam çocukları çok seviyordu. Hem de öyle böyle değil...
Bu coğrafyada "erkeklik" ve "soyun devamı" her şey demekti. Bir ağa için "çocuk verememek"toplumsal bir infazdı.
Kısır olduğunu bilmek, o sert mizaçlı Zervan Kozcu’yu içten içe nasıl kemirmişti kim bilir? Kadın ya da erkek, çocuk sahibi olamayana "yarım" gözüyle bakan bu topraklarda, Zervan’ın bu gerçeği kabullenmesi ve bunu saklayarak bir ömür geçirmesi...
Mervan’ın elini tutan o iri, nasırlı ellerine baktım. Mervan onun kanından değildi ama Zervan ona kendi canından bir parçaymış gibi tutunuyordu. Belki de Mervan, Zervan’ın hayattaki en büyük telafisiydi.
"Neden öyle bakıyorsun Hejar?" dedi Zervan, bakışlarını Mervan’dan çekmeden. Sesinde garip bir huzur vardı.
"Hiç," dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "Sadece... Mervan’ı gerçekten çok sevdiğini düşünüyordum."
Zervan duraksadı. Bakışlarını yavaşça bana çevirdi. O an gözlerinde gördüğüm şey, sevgi değil, aynı zamanda derin bir yalnızlığın izleriydi.
"Çocuk sevilmez mi Hejar?" dedi kısık bir sesle. Bakışları tekrar oğluma döndü. "Hele ki... Hele ki Küçük Ağa'yı."
O an boğazım düğümlendi. "Küçük Ağa" derken sesindeki o gurur, ona yüklediği o ağır anlam kalbimdeki sızıyı daha da derinleştirdi.
Yolun geri kalanında ikimizden de çıt çıkmadı. Zervan’ın o iki kelimesi aramızdaki havayı kurşun gibi ağırlaştırmıştı. Şehir dışındaki, yüksek duvarlarla çevrili o ihtişamlı evlerinden birine vardığımızda, bizi kapıda karşılayan hizmetlilerin telaşı bile bu ağırlığı dağıtmaya yetmedi.
Mervan, yolun yorgunluğu o çocuksu mutlulukla her şeyden habersizdi. Zervan, eve girdiğimizden beri ona karşı alışılmadık bir ilgi gösteriyordu; sanki az önce itiraf ettiği o gizli sevgiyi artık saklamaya gerek duymuyordu.
Akşam yemeğini birlikte yedik, Mervan'ın neşeli çığlıkları evin soğuk koridorlarında yankılandı. Zervan, bir an bile olsun gözlerini onun üzerinden ayırmadı. O anları izlemek benim için hem dünyanın en güzel manzarası hem de en korkunç işkencesiydi.
Gece çöktüğünde ise evin içindeki o yapay canlılık yerini tekinsiz bir sessizliğe bıraktı. Mervan’ı odalarından birine yatırıp alnına derin bir öpücük kondurduktan sonra, odadan çıkarken kalbimin sıkıştığını hissettim. Zervan beni holdeki geniş pencerenin önünde, şehre tepeden bakan o karanlık silüetiyle bekliyordu.
Yavaşça yanına yaklaştım. Dışarıdaki ışıklar Zervan'ın sert yüz hatlarını gölgeliyor, onu olduğundan daha da heybetli ve tehlikeli gösteriyordu.
"Uyudu mu?" dedi, sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
"Uyudu," diye fısıldadım. "Çok yorulmuştu."
Zervan bana doğru döndü. Aramızda sadece birkaç santim vardı ve ben onun o baskın kokusunu, teninden yayılan o yakıcı otoriteyi tüm hücrelerimde hissediyordum. Elini yavaşça kaldırıp saçlarımın arasına daldırdı; bu hareketi o kadar sahipleniciydi ki, bir an nefes almayı unuttum.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu sesi hırıltılı bir tınıyla.
"Dürüst olayım mı?" dedim, gözlerimi o koyu harelerinden kaçıramayarak.
"Evet, bana asla yalanlarla gelme. Her ne yaparsan yap, direkt gel bana söyle. Kötü de olsa yalan söylemediğin sürece sizin için her şeyi yaparım."
Boğazımda bir yumru oluştu. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan sert darbelerle atıyordu. "Neden?" diye sordum sonunda, içimdeki o bitmek bilmeyen şüpheyle. "Biz berdelle evlendik, hem de benim haberim olmadan. Geldiğimde kucağımda bir çocukla geldim; sesini çıkarmadın, kabul ettin. Neden Zervan? Bize neden bu kadar iyisin?"
Zervan'ın gözlerinde fırtınalar koptu, parmakları saçlarımın arasında hafifçe gerildi. "Sen hiç hakkın olmayan bir şeyi arzuladın mı Hejar?" diye sordu, sesi bu kez çok derinden geliyordu. "İnsanı içten içe yakıyor; onu hak etmediğini biliyorsun ama ona sahip olmak için de kendinle savaşmak zorunda kalmak ne demek bilmiyorsun. Ben aile istedim Hejar... Kısırlığımdan, kendimden utanmadan istedim."
Bu itiraf, odadaki havayı bir anda ağırlaştırdı. Zervan Kozcu, bu toprakların en güçlü adamlarından biri, şimdi karşımda en büyük yarasını çıplak bir şekilde önüme sermişti. Onu yakıcı otoritesiyle tanımıştım ama bu savunmasızlığı beni çok daha fazla sarsmıştı.
"Mervan..." dedim fısıltıyla. "O senin kanın değilken bile mi?"
Zervan, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. Sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Mervan benim bu hayatta tutunduğum tek gerçek dalım oldu," dedi kararlılıkla.
"Sen o kapıdan girdiğin gün, elalem 'Zervan’ın soyu kurudu' diye fısıldarken, sen kucağında o masumiyetle bana bir gelecek verdin. Kimin kanı olduğu değil, kimin ona baba dediği önemli benim için. Sen bana sadece bir eş değil, bir onur verdin Hejar. Bu yüzden diyorum; yalan söyleme. Çünkü bu kurduğum dünyayı sadece senin yalanın yıkabilir."
Gözlerim dolmuştu. Onun bu temiz ama tehlikeli sevgisi karşısında kendimi hem güvende hem de bir uçurumun kenarında hissediyordum. Eğer geçmişimi öğrenirsek bu iyilik dolu adamın içinden nasıl bir canavar çıkacağını düşünmek bile nefesimi kesiyordu.
Elimi yavaşça göğsüne koydum; kalbinin altındaki o hırçın atışı avucumun içinde hissettim. "Benim için yapacaklarını asla unutmayacağım Zervan," dedim, sesim bir yemin gibi döküldü dudaklarımdan.
Zervan, diğer elini de belime dolayarak beni kendine hapsetti. "Söz ver," dedi otoriter bir tonla. "Dünya üzerimize de yıkılsa, o kapıdan içeri sadece gerçeklerle gireceksin."
Sessiz kaldım. O an, bu güçlü adamın kollarında olmak, hem en büyük sığınağım hem de en korkunç zindanım gibiydi.