Hejar’ın bindiği araba bir ağıt gibi bırakarak gözden kaybolduğunda, konağın devasa demir kapıları büyük bir gürültüyle kapandı. Kapı kapandığı an konak, üzerine çöken o yabancı nefesi hırsla kusup atmış gibi yeniden eski, kaskatı ve ruhsuz haline döndü.
Konak her zaman böyleydi; asırlık taşları, insanın genzini yakan havası ve duvarlarına sinmiş onca kanlı yaşanmışlığın ağırlığıyla göğüs kafesine oturan bir mühür gibiydi. Ben bu ağırlıkla yoğrulmuş, onun soğukluğuyla büyümüştüm.
Babamın öldüğü o kara gecede bile konağın ruhu milim oynamamış; aynı katılıkta, aynı dilsiz vakurlukta kalmıştı. Ancak şimdi, o kapının sürgüsü çekildiği andan itibaren içeride bir şeylerin koptuğunu hissediyordum.
Gergin bir yayın aniden boşanması, ince bir ipliğin jiletle kesilmesi gibiydi bu; neyin koptuğunu ruhum biliyordu ama nerenin eksik kaldığını kalbim kendine itiraf etmeye korkuyordu.
Çalışma odama çıktım. Adımlarım taş koridorlarda yankılanırken, sanki bastığım her yer bir yalanın hesabını soruyordu.
Dosyaları önüme yığdım. Masanın köşesinde biriken ihale dosyaları, verilmesi gereken keskin hükümler, cevaplanması beklenen arazi belgeler...
Ama aklım unlarda değilde Hejar ve oğlundaydı. Bu berdeli kabul ettiğimde kimsenin canı için değil kendim için etmiştim. Hakkım değildi belki ama bende evlenip bir ailem olsun istiyordum. Evlendim ama hala bir aile olmamıştık.
Onlara karşı gerçek beni gösterip korkutmamaya çalışıyordum ama sanırım beceremiyordum ama elimde değildi. Hejarın gizlediği her sır üzerimize koca bir dağ oluyordu. Ona da hak veriyordum ama bana yalanlarla gelmeyecekti.
Düşündüklerimle beraber parmaklarım masanın sert ahşabına ritmik bir hırsla vurmaya başladı. Farkında olmadan koridorda bir yankı bekliyordum. Odanın kapısının önünde duraksayan, bazen ürkek bazen bir ağa edasıyla kendinden emin olan o minicik ayak seslerini işitmek için kulaklarımı diktiğimi fark edince kendimden tiksinir gibi oldum.
Bir çocuğun sesine muhtaç kalmak, benim asla sahip olmayacağım bir şeydi.
Tam o sırada kapı tıklandı. Beklediğimden daha erkendi. Tek bir vuruş; kararlı, küçük ama sarsılmaz bir elin darbesi.
"Gir," dedim; sesimdeki o buz dağı tınıyı sadece bu minik yabancıya özel bir sıcaklıkla harmanlayarak.
Mervan içeri girdi. Avucunu sımsıkı yummuş, içinde bir hazine saklar gibi tutuyordu. Masamın önüne kadar, adımlarını sanki önünde bir ordu varmış gibi ölçerek yürüdü.
Bu çocuğun yürüyüşünde bile bir asalet vardı. Dört yaşında bir çocuğun omuzlarında bu kadar dik bir duruşun olması, kaderin bir cilvesi olamazdı.
Durdu ve elini yavaşça açıp masamdaki binlerce liralık anlaşmaların üzerine kirli, rengi solmuş bir tahta parçası bıraktı. Kırık bir oyuncaktan ya da serseri bir ağaç dalından geriye kalmış, dünyaya göre değersiz ama ona göre paha biçilemez bir parça...
Tahta parçasına baktım, sonra da Mervan’a. O ise bana, annesinin o en derin mahzenlerinden çaldığı o sevecen ve güzel bakışıyla bakıyordu. Gözleri çok güzeldi, insanın ruhunu deşen bir berraklığı vardı. Konağa ilk geldikleri günden beri, ikisi de bu taş duvarların arasında kimseye eyvallah etmeden kendilerine kanlı ve sert bir yer açmışlardı. Kimse o yeri onlara vermemişti, onlar bizzat söküp almışlardı.
"Bu ne, küçük ağa?" dedim, sesimdeki otorite bir mum alevi gibi erirken.
"Hediye senin için. Sana veriyorum."
"Neden?" diye sordum, gözlerimi o minik ellerinden ayırmadan.
"Çünkü sen bana dün kamyon aldın," dedi, sanki kainatın en adil takas kuralını hatırlatır gibi. "Ben de sana bir şey verdim. Annem bana böyle dedi."
Tahta parçasını aldım, parmaklarımın arasında bir pırlantaymış gibi yavaşça çevirdim. Maddi bir değeri yoktu, çöptü. Ama o bunu bir 'izzet-i nefis' göstergesi olarak masama koymuştu.
Bakışlarındaki o masumiyetin ardındaki ciddiyeti görünce, tahta parçasını en önemli ihale dosyasının üzerine, en değerli evrakmış gibi bıraktım. Bu çocuk, benim o sahte dünyamı her dokunuşuyla sarsıyordu.
"Otur," dedim, yanındaki ağır sandalyeyi işaret ederek.
Mervan sandalyeye tırmandı, ayakları yere değmediği için hafifçe sallanıyordu. Dosyaları tamamen kapattım; artık ne arazi umurumdaydı ne de aşiretin bitmek bilmeyen meseleleri. Sadece karşımda oturan bu küçük mucizeyi, bu yaşayan bilmeceyi izliyordum.
Mervan, masadaki kalemime uzandı. İzin istemedi ama bakışlarıyla bana çevirince gözümü açıp kapattım sakince. Kâğıdın üzerine eğilip çizmeye başladı. O resim çizerken, ben celladımı seyreder gibi onu izledim. Bu çocuk benim aynamdı.
"Bu ne renk?" diye sordu Mervan, siyah mürekkebi işaret ederek.
"Siyah," dedim, sesim boğuklaşarak.
"Güzelmiş. Annemin gözleri de bazen böyle oluyor," dedi ve ekledi: "Ama o bazen çok uzaklara bakıyor, sanki orada bir şeyi arıyor gibi... Sen de bakıyor musun o uzaklara?"
Sustum. Cevap veremedim. Sustum. Cevap veremedim. Mervan’la odada resim yaparken ben de dosyalara geri dönmüştüm. Ancak zihnimdeki o uğultu bir türlü dinmiyordu.
Tam o sırada kapı yeniden vuruldu. Bu kez vuruşta bir acele, bir tedirginlik vardı. "Gir!" komutunu verdikten sonra içeri giren sağ kolum, yoldaşım Bekir’i gördüm.
Bekir, masamın önünde resim yapan Mervan’a kısa ve şaşkınlık dolu bir bakış atıp hemen bana döndü. Yüzü kireç gibiydi, ellerini önünde kenetlemişti ama parmaklarının titrediğini görebiliyordum.
"Ağam..." dedi sesi çatallaşarak. "Kardeşiniz Mercan’la Cihan gelmiş. Kapıdalar... El öpmeye gelmişler."
Bekir sözünü bitirir bitirmez kafama kan sıçradı. Kulaklarımda uğuldayan o sessizlik bir anda yerini kör bir öfkeye bıraktı. Elimi masanın sert ahşabına öyle bir vurdum ki, kalemlerin hepsi yere saçıldı. Mervan yerinden sıçrayıp korkuyla bana baktı ama o an gözüm dünyayı görmüyordu.
Ne hadle? Hangi cüretle buraya gelirlerdi? Ben onlara yeteri kadar açık konuşmamış mıydım? "Ölüsü bile bu kapıdan girmeyecek" dememiş miydim? Kozcu aşiretinin namusunu birer paçavra gibi yollara seren o namussuz adam ve ona uyan kardeşim, benim konağıma hangi yüzle ayak basardı?
"Amca ne oldu? Bana mı kızdın?"
Mervan’ın o titrek, korku dolu sesini duyduğum an sanki başımdan aşağı buz gibi sular döküldü. Bakışlarımı masaya indirdiğimde, Mervan’ın elindeki kalemi hızla masaya bıraktığını ve kucağındaki kâğıtları korkuyla avucunda sıktığını gördüm. Gözleri dolmuş, omuzları çökmüştü.
"Bak bıraktım bir daha kızma..." dedi hıçkırarak. "Resim yapmıyorum artık, bak dosyalarını da kirletmedim..."
Kalbimdeki o devasa öfke, çocuğun bu çaresizliği karşısında bir anda un ufak oldu. O an kendimden tiksindim. Babamın bana o öfkeyle bakışlarını hatırladım; o her bağırdığında masanın altına nasıl saklandığımı, ellerimin nasıl titrediğini... Şimdi aynısını bu sübyana ben yapıyordum.
Eğildim, sesimi olabildiğince alçaltmaya çalışarak ona uzandım. "Sana kızmadım küçük ağa..." dedim, parmaklarım titreyerek saçlarına dokundum. Bakışlarımdaki o sertliği sildim, sadece onun sahip olacağı şefkati yerleştirdim gözlerime.
"Senlik bir şey yok. Bekir amcanla bir işimiz var sadece. Haydi, sen resim çizmeye devam et," dedim, elinden bıraktığı kalemi tekrar minik parmaklarının arasına tutuşturarak.
Masanın üzerindeki boş bir kâğıdı önüne çektim. "Hatta... Bizi çiz. Ben gelene kadar bizi, bu odayı çiz. Tamam mı aslan parçası?"
Mervan’ı odasında resim yapması için bıraktıktan sonra avluya indiğimde kış ayazı gibi bir öfke sarmıştı her yanımı.
Kapıda af dileyip el öpmeye gelen Mercan ve Cihan’ı gördüğümde kalbim mermerden daha sertti. Mercan ayaklarıma kapanıp hıçkırıklarla affımı dilese de, ona artık Kozcu konağında ne yerinin ne de adının kaldığını; o gece namusumuzu kaçarak lekelediği an abisinin öldüğünü söyledim.
Cihan’a ise hala nefes alıyorsa bunun sadece Hejar’ın merhameti sayesinde olduğunu hatırlatıp, ikisini de bir daha bu mülkün gölgesine bile basmamaları üzere kapıdan kovdum. Zervan Kozcu hükmünü vermişti; sildiği insan artık benim için ölüden farksızdı. Kapı, Mercan’ın feryatları arasında yüzlerine kapandı.
....
Akşam yemeği için aşağı indiğimde avluda çıt çıkmıyordu. Merdivenlerden inerken Leyla Mervan'ı masanın en ucuna, mutfak kapısının dibine doğru ittiğini gördüm. Sanki çocuk orada fazlalıkmış gibi onu kenara atıyordu.
Mervan hiç sesini çıkarmıyordu. Pek itiraz etmezdi zaten; Hejar'dan ona geçen o sessizlikle sadece etrafı izlerdi. Ama gözleri kapıdaydı, annesini arıyordu.
Leyla o sahte, tatlı sesiyle çocuğun kulağına bir şeyler fısıldıyordu. "Buraya otur velet," dediğini duydum. "Kozcu konağında herkes yerini bilecek."
Ayak seslerim taş zeminde duyulunca fısıldaşmalar kesildi. Kimsenin yüzüne bakmadan masanın ucuna yürüdüm. Mervan'ı tek bir hamleyle kaldırıp kendi sandalyeme, masanın baş köşesine oturttum. Onu kendi yerime oturttum, ben de Hejar'ın boş sandalyesine geçtim. Taş zemine sürtünen sandalyenin çıkardığı o sert ses, masadaki herkesin içinde yankılandı.
"Buraya otur," dedim Mervan’a. Sesimdeki o soğukluk avludaki havayı dondurdu sanki.
Mervan hemen tırmandı, ellerini dizlerine koyup dik durdu. Leyla’nın yüzü kaskatı kesildi.
Yemek başladı ama kimseden çıt çıkmıyordu. Leyla, yutamadığı o hırsıyla kaşığını tabağına yavaşça bıraktı. Gözlerini doğrudan bana dikti. Bir haftadır konaktaki o sakin halim, onu herhalde fazla cesaretlendirmişti.
"Zervan Ağa’m," dedi Leyla, sesi iğneleyici bir tonda. " Kendi dölünden, kanından bir evladın olmuyor diye bu çocuğu baş köşeye oturtmak... Ne bileyim?"
Masanın altından gümüş tespihimi sıktım. Bir şey demedim ne diyecekse hepsni bekledim.
"Leyla," dedim, sesim her zamankinden daha alçak ama daha tehlikeliydi. "Bir haftadır sesim çıkmıyorsa, Hejar buralara alışsın, yabancılık çekmesin diyedir. Benim sessizliğimi sen kendi aklınca fırsat bellemişsin ama yanlış yapmışsın."
Leyla durmadı, iyice haddini aştı. "Neyine alışacak ağam? İstanbul'dan kucağında velediyle gelmiş bir kadın sonuçta. Senin neslin kurumuş, kısırlığın ortada. Şimdi tutup da elin dölüne burada ağalık taslatmak... Koskoca ağa bir veletle avunuyor."
O an dünyadaki tüm sesler kesildi. Damarlarımdaki kanın hızlandığını hissettim. Sandalyemi sertçe geriye ittim; çıkan ses avluda yankılandı. Masanın üzerinden Leyla’ya doğru öyle bir eğildim ki, kadın korkudan sandalyesinde büzüldü.
"Diline hakim ol Leyla!" dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. "Sen kimsin ki benim kısırlığımı, benim erkekliğimi o boş ağzına sakız ediyorsun? Madem Mardin ne der diye merak ediyorsun, ağzından çıkanın hesabını nasıl vereceğini de düşün!"
Gözlerimden çıkan ateşi gören Leyla nefesini tutmuş, kaskatı kesilmişti. "Dua et Boran'ın karısısın," dedim, masanın kenarını parmaklarımın eklemleri beyazlayana kadar sıkarak. "Yoksa o dilini şu an gırtlağından söker atardım. Benim soframda, benim yerime oturttuğum çocuğa kimse küfüredercesine hitap edemez, aslına söz edemez!"
"Zervan... Kurban olayım dur," Boran bir anlık şoktan sonra ayağa fırladı. Hemen yanıma gelip koluma dokundu ama bakışlarımdaki ne gördüyse elini geri çekti.
Boran, karısının bu hadsizliği karşısında mahcubiyetten yerin dibine girmişti. Bana döndü ve başını hafifçe öne eğdi. "Ağam... Kusura bakma. Leyla hadsizlik etti. Benim hatırıma, bir cahillik etti de geç. Vallahi bir daha ağzına alamaz bu konuları," dedi sesi titreyerek.
"Hatırın buraya kadarmış Boran," dedim, sesim artık bağırmıyordu ama bir hüküm kadar kesindi. "Senin karın benim namusuma, sofradaki çocuğa küfrediyor. Senin hatırın bu saygısızlığı örtmez."
Leyla’ya baktım. Gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı. "Boran," dedim, gözlerimi kadından ayırmadan. "Hemen şimdi... Geç olmadan Leyla’yı alıp babasının evine götüreceksin. Ben yeni bir emir verene kadar da bu kapıdan içeri girmeyecek."
Boran yutkundu, bir şey söyleyecek gibi oldu ama bakışlarımdaki kararlılığı görünce sustu.
"Eğer yarın sabah onu bu avluda görürsem," dedim, sesim buz gibi bir tonda. "O zaman babasının kapısına sadece kendisini değil, sülalesine yetecek kadar öfkeyi de ben götürürüm. Al bu kadını ve çık git Boran. Seçimini yap; ya ağan, ya bu dili uzun karın."
Boran, Leyla’yı kolundan tutup ayağa kaldırdı. "Yürü!" dedi sertçe. Leyla hıçkırıklar içinde kapıya doğru yönelirken, avludaki herkes kaskatı kesilmişti.
Sabrım taşmıştı. Hejar alışsın diye gösterdiğim o bir haftalık sükunet, Leyla’nın sürgünüyle son bulmuştu.
Mervan’a döndüm. Çocuk korkmamıştı; aksine, bu koca adamın kendisi için yaptığı bu hamleyi büyük bir ciddiyetle izlemişti.
"Yürü küçük ağa," dedim, sesimdeki sertliği sadece onun için biraz yumuşatarak. "Bu sofra bugün iştahımızı kaçırdı. Seninle başka yerde doyururuz karnımızı."
Mervan yürürken elini uzattı. Benim elimi değil, parmağımı tuttu. O koca elin işaret parmağını küçük avucuna sığdırdı. Duraksadım. Yüreğimde bir yerin ince ince sızladığını hissettim ama belli etmedim. Yürümeye devam ettim. Parmağımı çekmedim; aksine o küçük sıcaklığın varlığını mühürler gibi adımlarıma eşlik etmesine izin verdim.
...
Gece iyice çöktüğünde odama çekilmiştim. Oda boştu ama Hejar her yerdeydi. Yastığa sinmiş o kokusu... Sabun mu, çiçek mi yoksa sadece ona has o taze ten kokusu mu, seçemiyordum. "Kendine gel Zervan," diye mırıldandım karanlığa. "Sen Kozcu’nun ağasısın, bir kadının gidişiyle oda sana dar gelmez."
Ayağa kalktım. Aynadaki aksime baktım; yorgundum. Sakallarım iyice uzamış, yüzümdeki o sert hatlar loş ışıkta daha da belirginleşmişti. Rahatlamak için banyoya yöneldim, bir tıraş olup şu zihnimdeki ağırlıktan kurtulmak istiyordum. Tam kapıya uzanmıştım ki, odanın kapısı çok yavaşça, neredeyse duyulmayacak bir gıcırtıyla açıldı.
Hemen arkama döndüm. Kapı aralığından görünen o küçük silüeti fark edince elim belimdeki silahtan yavaşça çekildi.
Mervan’dı.
Üzerinde ayıcıklı pijamaları, kucağında ise kendinden büyük, rengi solmuş, bir kulağı kopmak üzere olan oyuncak ayısı... Gözleri uykudan mahmurlanmış, saçları her zamanki gibi darmadağınık. Eşiğin orada durmuş, elindeki ayının bacağını sıkarak bana bakıyordu.
"Mervan?" dedim, sesimdeki o otoriter tonu sırf bu minik can ürkmesin diye olabildiğince alçalttım. "Noldu aslan parçası? Neden uyumadın?"
Mervan cevap vermedi. Küçük adımlarla içeri girdi. Ayakları parkede çıplak ve yumuşak bir ses çıkarıyordu. Yanıma kadar geldi, başını iyice kaldırıp bana baktı. Gözlerinde o mahzun bakış vardı ama bu sefer içine bir parça korku gizlenmişti.
"Korkuyorum," dedi fısıltıyla. "Pencereden rüzgar 'vuuu' yapıyor. Annem de yok."
Eğildim, tam karşısında diz çöktüm. O koca cüssemle bu minik çocuğun karşısında kendimi ne kadar hantal hissettiğimi bir ben bilirdim. "Annen iki gün sonra gelecek," dedim. "Korkacak bir şey yok, kapıda korumalar var."
Mervan yatağa, Hejar’ın boş kalan tarafına baktı, sonra tekrar bana döndü. "Sen korkmuyor musun?"
"Ben kimseden korkmam küçük ağa."
Mervan bir adım daha yaklaştı, ayısını göğsüne daha sıkı bastırdı. "Benimle uyur musun? Ayım da korkuyor, o da senin yanında olmak istiyormuş."
Yüreğimde bir yerin ince ince sızladığını hissettim. Normalde "Git yatağında uyu, erkek adam korkmaz" demem gerekirdi ama karşımda duran bu çocuk benim çocukluğumun aynasıydı. O rüzgarın sesinden korkan çocuk bendim aslında.
"Gel bakalım," dedim. Onu kucağıma aldım. Tüy gibi hafifti ama taşıdığı anlam ruhuma kurşun gibi biniyordu. Onu yatağa, ikimizin arasındaki o boşluğa bıraktım. Ayısını da tam yanına yerleştirdi.
Yatağa sırtımı yaslayıp oturdum. Mervan hemen yanıma kıvrıldı. Bir süre sessizce tavanı izledik.
"Zervan amca?"
"Efendim?"
"Babam..." Durdu. Ayısının kulağıyla oynamaya başladı. "Babam ... O da senin gibi miydi? Böyle kocaman mıydı omuzları?"
Yutkundum. Boğazıma bir yumru oturdu.
"Baban..." dedim kelimeleri tartarak. "Baban bir kahramandı Mervan. Sadece bunu bil yeter."
"Peki o neden hiç gelmiyor? Sen geldin, bizi aldın... O neden bulutların arkasından inmiyor?"
"Çünkü onun görevi seni yukarıdan izlemek," dedim, sesim boğuklaşarak. "O seni izliyor ki, sen yanlış bir yola sapma. Senin her doğrun onun ruhuna bir huzur olur."
Mervan başını koluma yasladı. Küçük avucu, pazumun üzerinde küçücük kaldı. "Annem bazen gizli gizli ağlıyor," dedi uykulu bir sesle. "Fotoğraflara bakıyor, sonra bana bakıp ağlıyor. Ama senin kucağına oturduğumda bana daha çok 'tıpkı o' diyor. Sen Babamı tanıyor musun?"
Sarsıldım. Hejar’ın o 'tıpkı o' deyişi Mahir için miydi, yoksa benimle Mervan arasındaki o imkansız benzerlik için mi? "Tanımam," dedim sadece.
"Ben seni ondan daha çok sevdim galiba," dedi Mervan, sesi artık iyice kısılarak. "Çünkü sen dondurma alıyorsun, Leyla yengeye kızıyorsun ve beni koruyorsun. Babalar da böyle mi yapar?"
Cevap veremedim. Sadece elimi kaldırıp o ipek gibi saçlarına daldırdım parmaklarımı. O koca, nasırlı elimle bu masumiyetin üzerinde gezidirdim. Birisinin babası olmayı çok isterdim, keşke senin baban olsaydım.
Mervan yavaş yavaş uykuya teslim oldu. İşaret parmağımı küçük avucuna hapsederek, huzurla nefes almaya başladı. Banyoya gidip tıraş olmaktan, odayı havalandırmaktan vazgeçtim.
Onun yerine yavaşça yerimden kalkıp banyodan küçük bir makas getirdim.
Yatağa yaklaştım. Mervan mışıl mışıl uyurken, kalbimin göğüs kafesimi delip geçecek gibi atışını durduramıyordum. Titreyen ellerimle, buklelerin arasından minik bir parça saç kestim. O minicik saç teli, tüm şüphelerimi yok etmemi sağlayacaktı.
Bir elimde o saç teli, diğer elimde telefonla balkona çıktım. Bekir’i aradım; bu dünyada bir tek ona, kardeşten öte yoldaşıma güvenirdim.
"Efendim ağam?" dedi Bekir, telefonun ucunda anında hazır bekleyerek.
"Bekir, odaya gel," dedim, sesim bir bıçak kadar keskindi. "Sana ne diyorsam, kime gitmen gerekiyorsa kimse bilmeden, ruhu bile duymadan yapacaksın."
"Neyi ağam?" diye sordu Bekir, sesindeki merakla.
"DNA testini," dedim karanlığa doğru.