İçeriye fırtına gibi giren abim Cihan’dı. Gözleri kan çanağına dönmüş, omuzları çökmüş bir haldeydi. Ama asıl canımı yakan onun hemen ardındaki o silüetti. Başı önünde, hıçkırıklarını zapt etmeye çalışarak, adeta sürünerek gelen Mercan... Onunla daha önce hiç tanışmamıştım. Kozcu konağının soğuk ve sessiz duvarlarında asılı o birkaç eski fotoğraf dışında yüzünü bile görmemiştim. Kimse ağzını açıp da onun hakkında, o kaçış hakkında tek kelime etmiyordu orada. Fotoğraflardan güzeldi, hem de çok güzeldi. Abimle yan yana durduklarında, birbirlerine o kadar yakışıyorlardı ki. "Keşke," dedim içimden, "keşke kaçmasaydın da aşkın için başka yollar arasaydın Mercan." Öyle içli içli, öyle çaresiz ağlıyordu ki, o hali içimi titretti. Korkmadan edemedim. Cihan, biriken tüm öfkesini koltuğun minderle

