❗Mahir❗

2211 Words
İçeriye fırtına gibi giren abim Cihan’dı. Gözleri kan çanağına dönmüş, omuzları çökmüş bir haldeydi. Ama asıl canımı yakan onun hemen ardındaki o silüetti. Başı önünde, hıçkırıklarını zapt etmeye çalışarak, adeta sürünerek gelen Mercan... Onunla daha önce hiç tanışmamıştım. Kozcu konağının soğuk ve sessiz duvarlarında asılı o birkaç eski fotoğraf dışında yüzünü bile görmemiştim. Kimse ağzını açıp da onun hakkında, o kaçış hakkında tek kelime etmiyordu orada. Fotoğraflardan güzeldi, hem de çok güzeldi. Abimle yan yana durduklarında, birbirlerine o kadar yakışıyorlardı ki. "Keşke," dedim içimden, "keşke kaçmasaydın da aşkın için başka yollar arasaydın Mercan." Öyle içli içli, öyle çaresiz ağlıyordu ki, o hali içimi titretti. Korkmadan edemedim. Cihan, biriken tüm öfkesini koltuğun minderlerinden çıkarırcasına kendini yanımıza attı. Mercan ise sessizce, her nefesinde ciğeri sökülüyormuş gibi iç çeke çeke yanına çöktü. "Ne oldu oğlum, de hele?" dedi yengem, sesi titreyerek. "Bu haliniz ne? Neden buradasınız?" Cihan, yumruğunu dizine vurdu, gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. "Ne olacak ana? Zervan Ağa almadı bizi! Kapıları yüzümüze kilitledi, koca aşiretin önünde bizi kapıdan çevirdi!" "Nasıl olur?" diye inledi amcam. "Bacısıdır o onun, canıdır!" "Bacım değil dedi baba!" diye bağırdı Cihan. " 'Benim Mercan diye bir bacım yok, ölüsü bile girmeyecek bu kapıdan' dedi. O kilitli kapıların ardında bizi birer paçavra gibi sokağa attı. El öpmeye gittik, affet bizi diye ayaklarına kapanacaktık ama yüzümüze bile bakmadı." Mercan başını ellerinin arasına almış, hafifçe sallanıyordu. "Beni sildi..." dedi fısıltıyla. "Abim beni gerçekten öldü saydı. Ben şimdi nereye giderim?" Mercan’ın "Ben şimdi nereye giderim?" diyen feryadı, odadaki sessizliği bir cam kırığı gibi yardı geçti. Ona bakıyordum; saçı başı dağılmış, kirpikleri ıslanmış, yüzü kederden solmuştu. Cihan abim ise yanına çökmüş, yumruklarını sıkmaktan boğumları beyazlamıştı. İkisi de birer enkaz gibiydi. İçimde bir gram acıma yoktu. Tuhaf bir soğukluk sarmıştı her yanımı. Onlar aşkları için kaçarken, benim dört yaşındaki oğlumla tanımadığım bir adamın kucağına itilişimi izlemişlerdi. Şimdi kapıdan çevrilmiş olmaları, Zervan’ın onları silmiş olması benim için bir adalet miydi, yoksa yeni bir felaketin başlangıcı mıydı, seçemiyordum. "Amca," dedim sesim o kadar duygusuzdu ki amcam bile başını kaldırıp bana bakarken irkildi. "Zervan Ağa 'ölüsü bile girmeyecek' dediyse, bu evde durmaları demek, bu evin temeline dinamit koymak demek. Duymadın mı adamı telefonda? 'Yakın o evi' dedi." "Bacım, sen ne dersin?" dedi Cihan abim, inanamaz gözlerle bana bakarak. "Biz senin canınız, kanınız! Dışarıda mı kalalım?" "Siz benim canımı o gece o avluda bıraktınız abi," dedim, gözlerimi bir an bile ondan ayırmadan. "Zervan’la beni baş başa bırakıp kaçarken, Mervan’ın canını bir berdelle takas ederken neredeydi o kardeşlik? Şimdi kapıda kalınca mı aklına geldi kan bağı?" Mercan hıçkırıklarının arasından bana baktı. "Hejar abla... Özür dilerim. Yemin ederim böyle olsun istemedim..." "İsteyip istememen bir şeyi değiştirmiyor Mercan," dedim buz gibi bir tonda. "Artık bir Kozcu geliniyim. Ve kocamın kapıları mühürlediği yerde, benim pencereleri açmaya niyetim yok. Zervan Ağa bu sokağın her köşesine adam dikmiştir şimdi. Bu evden bir nefes sızsa haberi olur." Berivan yengem ağlayarak mutfağa kaçtı. Amcam Süleyman ise elindeki tespihi hırsla çekiyor, bir sağa bir sola volta atıyordu. Tam o sırada telefonum titredi. Kalbim göğüs kafesime bir yumruk indirdi sanki. Çantamdan telefonu çıkardığımda, ekranın ışığı yüzümdeki o solgunluğu aydınlattı. Zervan... Hiçbir şey yazmamıştı. Sadece bir fotoğraf yollamıştı. Fotoğrafta Mervan, Zervan’ın o devasa çalışma masasında oturuyordu. Önünde meyve tabağı, elinde Zervan’ın o gümüş kaplamalı kalemlerinden biri... Zervan’ın eli, çocuğun omzunda duruyordu. Sadece bileği ve saati görünüyordu kadrajda ama o elin sahiplenişi, fotoğrafın her santimine sinmişti. Gözlerim doldu ama akıtmadım o yaşı. Dişlerimi sıkarak mesaj kısmına girdim. Hejar: Uyudu mu? Dakikalar geçti. Zervan’ın "Görüldü"sü ekrana düştü ama cevap gelmedi. Adam resmen sessizliğiyle dövüyordu beni. Hejar: Zervan! Sana soruyorum. Mervan nasıl? Bir şey yedi mi? Benim için ağladı mı? Zervan: Yedi. Resim yapıyor. Hejar: Bu kadar mı? Sadece "yedi" mi? Onu benden kopardın, resmen sürgüne yolladın beni. Bir kelime fazla söylemek bu kadar mı zor? Zervan: Adetlerimizi yerine getiriyoruz Hejar. Bir hafta doldu, el öpmeye gittin. İki gün demiştik. İki gün dolmadan o konak kapısından içeri adımını atamazsın. Hejar: Senin adetlerin batsın! Sen resmen beni cezalandırıyorsun. Mervan beni sormuyor mu? Ona ne dedin? Zervan: "Annen geçmişini aramaya gitti," dedim. Hejar: Ne? Zervan sen ne hakla çocukla böyle konuşursun? Zaten aklı karışık! Zervan: Yalan mı? O evin her köşesi senin unuttuğun yalanlarla dolu Hejar. Süleyman’ın dizinin dibinde boş boş oturma. O izlerin, o kaza dediğiniz masalın, o 'şehit' kocanın sor diye bıraktım seni oraya. Akşam yemeğinde kimlerle oturduğunu biliyorum. Sakın benim sabrımı zorlama. Hejar: Senden nefret ediyorum. Zervan: Biliyorum. Çocuğu uyutuyorum şimdi. Telefonu kapatıyorum. Telefonu hırsla koltuğa fırlattım. "Dağ ayısı!" diye inledim kendi kendime. Adamdaki o sarsılmaz otorite, o her şeyi bilen hali beni delirtiyordu. Ama o fotoğraftaki elini, Mervan’ın omzundaki o korumacı duruşunu düşündükçe içimdeki o öfke, tanımlayamadığım bir güven duygusuna karışıyordu. "Noldu kızım? Zervan Ağa mı?" Amcam Süleyman yanıma yaklaştı, sesi titriyordu. Gözlerimi telefondan çekip amcamın ü, korkak yüzüne diktim. Zervan haklıydı; bu evdeki herkes yalancıydı, güvenilmezdi. Ayağa kalktım, Mercan ve Cihan’ın perişan hallerini görmezden gelerek amcama yaklaştım. Tam yanından geçerken durdum. Diğerlerinin duymayacağı kadar kısık ama kemiklerini donduracak kadar sert bir sesle kulağına fısıldadım. "Az önceki konuşma burada bitmedi amca.Bana her şeyi anlatacaksın... Eteğinde ki taşların hepsini tek tek dökeceksin. " ... Odanın dört duvarı üzerime yıkılacak gibiydi. Kapıyı kilitlediğim andan beri içeride bir aslan gibi volta atıyordum. Adımlarım halının üzerinde sessizce ilerlese de zihnimdeki çığlıklar Mardin’in tüm sokaklarını inletmeye yetecek kadar gürültülüydü. Zervan’ın mesajları, amcamın o sinsi ve korkak bakışları, Mercan’ın kapıdaki perişan hali... Hepsi birer sis perdesi gibi etrafımı sarmıştı. "Sakin ol Hejar," dedim kendi kendime. "Nefes al ve düşün." Pencerenin kenarına gidip alnımı o soğuk cama yasladım. Bir yerlerden başlamam gerekiyordu. Bu kördüğümün ucunu bulmalıydım. Ama neyi sorgulayacaktım önce? Nereden, hangi yalandan başlayacaktım sökmeye bu örgüyü? Tamam, dedim içimden, kaza olayını, o gece o yolda neler olduğunu şimdilik bir kenara bırak. Onları amcamın dilinden sökeceğim zaten. Ama asıl mesele... Asıl mesele Mervan ve ben. Eğer o gece gerçekten ilk kez bir adama teslim olmuşsam... Eğer bedenim daha önce hiçbir erkeği ağırlamadığımı haykırıyorsa; bu demek oluyor ki ben eşimle, yani Mervan’ın babasıyla hiç beraber olmamıştım. "Mahir..." diye mırıldandım. İsmi dudaklarımdan döküldüğünde kalbimde en ufak bir sızı, zihnimde en ufak bir görüntü canlanmadı. Mahir. Amcamın "şehit oldu" dediği, Mervan’ın babası olduğunu iddia ettiği adam. Eğer evliysek, eğer kucağımda onun oğlu varsa; neden bana hiç dokunmamıştı? Ya da ben neden onun dokunuşuna dair en ufak bir ten sıcaklığı hatırlamıyordum? "Salak kafam," dedim kendime kızarak. "Sanki Mahir’i hatırlıyorsun da dokunup dokunmadığını sorguluyorsun." Zihnimdeki yılların bıraktığı boşluk, sanki birileri tarafından özellikle temizlenmişti. Mahir’e dair tek bir anım yoktu. Ne bir gülüşü, ne sesi, ne de bir kokusu... Sadece bir isimden ibaretti benim için. Amcamın bana dediği, oğlumun nüfus cüzdanımda yazan bir isim. Ama Mervan... Mervan oğlumdu. Karnımdaki o sızlayan dikiş izi gerçekti. Peki, eğer Mahir bana hiç dokunmadıysa, Mervan nasıl oldu? Bir kadın dokunulmadan nasıl anne olurdu? Tıp dünyasında bunun açıklamaları vardı elbet ama benim gibi kendi halinde bir kadın neden böyle bir yola başvurmuş olabilirdi? Ya da başvurmuş muydu? "Zervan..." dedim bu kez fısıltıyla. Mervan neden ona bu kadar çok benziyordu? Zervan’ın çocukluk fotoğraflarıyla Mervan’ın şimdiki hali arasındaki o korkunç benzerlik sadece bir tesadüf olabilir miydi? Eğer Mahir’i hiç tanımadıysam, Mervan’ın damarlarında dolaşan o Kozcu kanı nereden geliyordu? "Düşün Hejar, düşün!" Odamdaki eski komodinin çekmecesini hırsla açtım. İstanbul’dan getirdiğim ve Kozcu konağına götürmediğim o tek valizin içini dökmem gerekiyordu. Belki gözümden kaçan küçük bir ayrıntı, eski bir fotoğraf karesi, bir hastane randevu kartı... Herhangi bir şey! Amcamın evindeydim ve o büyük yalanın kökleri bu evin temellerindeydi. Zervan aşağıda mesajlarıyla beni döverken, amcam yan odada korkudan titrerken; ben burada, unuttuğum kendimi bulmak zorundaydım. Eğer Mervan, Zervan’ın kopyasıysa ve ben Mahir’i hiç hatırlamıyorsam; belki de Mahir diye biri hiç var olmamıştı. Belki de Mahir, bu koca oyunun sadece bir parçasıydı. Ellerim titreyerek valizimin gizli bölmesini kurcalamaya başladım. Fermuarı çektiğimde elime küçük, yıpranmış bir zarf geldi. Bu zarfı İstanbul’daki atölyemin çekmecesinden, yola çıkmadan hemen önce almıştım. Mervan büyüdüğünde "Babam kimdi?" diye sorduğunda ona gösterebileceğim tek şey bunlardı. Zarfı açıp içindeki birkaç fotoğrafı yatağın üzerine döktüm. Fotoğraflarda Mahir vardı. Uzun boylu, zayıf, güleç yüzlü bir adam... Yan yana bir fotoğrafımız vardı; ben çok daha genç görünüyorum, o ise kolunu omzuma atmış. Ama tuhaf olan bir şey vardı... Fotoğrafa baktığımda ruhumda en ufak bir dalgalanma olmuyordu. Bir yabancıya bakıyor gibiydim. Sanki bu fotoğraf karesine birileri beni zorla yerleştirmişti. Gözlerim fotoğraftaki Mahir’den, Mervan’ın geçen hafta Zervan’ın kucağında ki o görüntüsüne kaydı zihnimde. Benzerlik değil, bu başka bir şeydi. Mervan, Mahir’in değil, Zervan’ın oğluymuş gibi duruyordu her karede. "Allah’ım, ben neyin içindeyim?" diye fısıldadım. Fotoğrafları toplarken zihnime bir şimşek çaktı. Kanım çekildi, ellerim buz kesti. Dört yıl... Tam dört yıldır ben kucağımda Mahir’in oğluyla yaşıyordum. Amcam onun şehit olduğunu, kahramanca öldüğünü anlatıp durmuştu. Ama ben... Ben dört yıldır Mahir’in mezarına bir kez bile gitmemiştim. Neden? Amcam her defasında "Sen çok sarsıldın Hejar, oraları görmen seni güçsüz düşürür, Mervan’ı düşün" diyerek beni uzak tutmuştu. Ben de o zihnimdeki koca boşluktan, o karanlıktan korktuğum için cesaret edememiştim. Gerçeklerle yüzleşmekten, belki de o mezarda kimsenin yatmadığını görmekten korkmuştum. "Mezarı..." dedim sesli bir şekilde. "Mahir’in mezarı nerede amca?" Ayağa fırladım. Zervan’ın dediği gibi; bu matruşkanın her katı yalanlarla örülmüştü. Eğer Mahir’in mezarına gidersem, belki de o dört yıllık karanlığın ilk ışığını yakacaktım. Ya da o ışık beni tamamen yakıp kül edecekti. Zervan haklıydı; bu evin her köşesi yalan, her nefesi oyun kokuyordu. Madem öyle, ben de bu oyunu kuralına göre değil, kendi fırlamalığımla oynayacaktım. Aynanın karşısına geçip kendime baktım. "Hadi bakalım Hejar," dedim fısıltıyla. "Şu şu ana kadar herkesi nasıl dize getirdiysen, şimdi de amcanı öyle dize getireceksin." Gözlerimi iyice ovuşturdum, burnumu çektim, saçlarımı biraz dağıtıp o "çaresiz anne" maskesini yüzüme yapıştırdım. Birkaç derin nefesle o sahte ama ciğerden gelen hıçkırığı boğazıma yerleştirdim. Kavga etmeyecektim; kavga edersem amcam yine kabuğuna çekilir, o sinsi yalanlarına bir kat daha atardı. Onu vicdanıyla, o olmayan ama varmış gibi yaptığı merhametiyle vuracaktım. Odadan süzülerek çıktım. Koridorun o loş ışığında amcamın odasının önünde durdum. İçeriden gelen tespih şıkırtısı ve o ağır nefes alışlar amcamın da en az benim kadar huzursuz olduğunun kanıtıydı. Kapıyı vurmadan, sanki canı burnunda bir kuş gibi yavaşça araladım. Amcam Süleyman, yatağın kenarına çökmüş, elindeki telefonun ekranına dalıp gitmişti. Muhtemelen Zervan’dan gelecek bir tehdit mesajını bekliyordu. Beni o perişan halimle kapıda görünce telefonu hırsla komodine fırlatıp ayağa fırladı. "Hejar? Kızım... Hayırdır, bu saatte ne bu halin? Zervan mı bir şey yazdı yine?" Cevap vermedim. Yanına gidip yatağın kenarına adeta yığılırcasına oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım, omuzlarımı hafifçe sarstım. Amcam yanıma gelip elini omzuma koydu, sesi zangır zangır titriyordu. "Kızım de hele, korkutma beni... Bir haber mi var?" "Mervan..." dedim, sesimi en titrek, en boğuk haline getirerek. "Mervan bugün telefonda ne dedi biliyor musun amca? 'Anne, babam beni yukarıdan izliyorsa neden bir kere bile yanıma gelmiyor?' dedi. Zervan ona 'Senin baban bir kahramandı' demiş... Çocuk şimdi o kahramanı istiyor, toprağını istiyor amca." Yüzümü kaldırıp amcamın gözlerinin tam içine baktım. Işığın altında parlayan o sahte gözyaşlarım, amcamın savunma duvarına sızan zehir gibiydi. "Amca, çocuk mahvoldu o koca konakta. Zervan ona ağalık taslıyor, kendi oğluymuş gibi tepesine biniyor ama Mervan’ın aklı fikri İstanbul’da, babasının toprağında. Yüreğim parçalanıyor amca! Ben bugüne kadar senin sözünden çıkmadım. 'Üzülürsün' dedin gitmedim, 'sarsılırsın' dedin tamam dedim. Ama Mervan için... Yalvarırım yerini söyle." Amcamın elleri omzumda buz kesti. "Hejar, şimdi sırası değil güzel kızım... Bak ortalık karışık, Zervan kapıda, adamları sokağı tutmuş..." "Zervan'nın adı batsın amca!" diye inledim, sesimi biraz daha yükseltip tam bir çaresizlik tonuna büründüm. "Mahir şehit oldu ama ben kocamın mezarına bir kez bile gitmedim. İstanbul’dayken kapısından geçirmedin beni. Ne olur, doğruyu söyle... Mahir nerede yatıyor? " Amcam Süleyman derin bir iç çekti, cebindeki telefonun ışığı odayı aydınlatırken bana doğru eğildi. Sesi artık fısıltıdan da öte, bir suç ortağının itirafı gibiydi. " Edirnekapı'dadır. Ama o zamanlar sen çok sarsıldın diye seni uzak tuttuk..." "Peki neden bunca zaman bekledin bunun için?" dedim, elimle sahte bir gözyaşını silerek. Amcamın elini tuttum, sanki bir sığınağa tutunur gibi sıktım parmaklarını. "Yarın sabah... Güneş doğmadan beni Mahir'e götür. İstanbul'a gidemeyiz biliyorum ama sen demiştin ya, 'toprağından bir avuç getirttim, burada bir makam yaptırdım' diye... Beni oraya götür amca. Mervan için. Sadece bir dua edeyim, bir avuç toprak alayım çocuğuma götüreyim." Amcam Süleyman’ın gözleri doldu, vicdanı ya da korkusu ağır basmaya başladı. "Tamam kızım, tamam... Ağlama kurbanın olayım. Sil şu gözyaşlarını. Madem bu kadar istiyorsun, söylerim tam yerini ama ben götürmem seni başıma kocanı bela etme. Sen gidersin söz ben söylerim yerini." "Söz mü amca?" dedim, yüzüme sahte bir umut yerleştirerek. Haklıydı Zervan daha ben konaktan çıkmadan başıma üşüşürdü. "Söz yeğenim. Ama sakın... Sakın Zervan’a bir şey belli etme. Duyarsa hepimizi o toprağa canlı canlı gömer." Başımı hızla sallayarak onu onayladım. "Tamam amca." Biraz da mahcupça devam ettim, sesimi iyice yumuşattım. "Bir de... Sabah için kusuruma bakmayasın amca. Çok dolmuştum, her şey üst üste geldi, çok ani oldu her şey. Ondan öyle çıkıştım sana. Yoksa benim sana hesap sormak ne haddime? Sen benim sığındığım tek limansın bu hayatta." Amcamın omuzları rahatlayarak indi. "Canın sağ olsun güzel kızım, olur öyle... Hadi git yat şimdi, dinlen." Odama girdiğimde yüzümdeki o melek ifadesi bir anda silindi. "Yedi," dedim içimden, "resmen avucumun içine düştü." Ama Zervan dışarıda beklerken, o konuma tek başıma gitmem imkansızdı. Onu bir şekilde ehlileştirmem, en azından bu geceki o buz gibi havasını kırmam gerekiyordu. Yatağa uzandım, telefonumu elime aldım. Zervan’ın profil fotoğrafına baktım; Mervan’la çekilmiş o koca heybetli fotoğrafı... Parmaklarım klavyede gezindi. Onu yumuşatmanın tek yolu, en zayıf noktasından, Mervan'dan ve biraz da kendi fırlamalığımdan geçiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD